Enternasyonal Komünist Partisi

Osmanlı Sosyalizminin ve Türkiye Komünist Partisi’nin Sol Kanadının Tarihine Doğru


I. - Önsöz: Osmanlı İmparatorluğu’nda Kapitalizmin Gelişimi

II. - Osmanlı Sosyalizminin ve Sol Kanadının Ortaya Çıkışı
  -   Giriş
  - 1. Doğu’da Sosyal Sorun, Zacharias Vesesthenis, (1913)
  - 2. Savaşın Ekonomik Sonuçları, Zacharias Vesesthenis, (1913)
  - 3. İstanbul Sosyalist Merkezi’nin Uluslararası Proletarya’ya Hitabı (1914)

III. - Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu
  -   Giriş
  - 1. Türkiye Komünist Partisi Genel Nizamnamesi (1920)
  - 2. Türkiye Komünist Partisi Beyannamesi (1920)
  - 3. Bakü Doğu Halkları Kongresi, Naciye’nin Konuşması (1920)
  - 4. Doğuda, Ziya (1920)
  - 5. Komintern 3. Kongresi, Süleyman Nuri’nin Konuşması (1921)

IV. - Komünist Partisi’nin ve Kızıl Sendikaların Zirvesi
  -   Giriş
  - 1. Nasyonalizm ve Sosyalizm, Ruşen Zeki, Yeni Hayat (1922)
  - 2. Türkiye Devrimci Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller, Ziynetullah Nevşirvan (1922)
  - 3. Türkiye Emekçilerinin Kurtuluş Yolları, İsmail Hakkı (1922)
  - 4. Kızıl Gazete Programı (1922)
  - 5. Millet Meselesi, Kızıl Gazete (1922)
  - 6. Sultanlar ve Saraylar, İsmail Hakkı, Ziya (1922)
  - 7. Bulgaristan Komünist Partisi 4. Kongresi, Petsopoulos’un Konuşması (1922)
  - 8. Maskeler Aşağı (1922)

V. - Sol Muhalefette
  -   Giriş
  - 1. Komünist Geçler Enternasyonali Güney ve Güney Doğu Şubesi’ne Bildirge (1923)
  - 2. Komünist Geçler Enternasyonali Güney ve Güney Doğu Şubesi’ne Mektup (1923)
  - 3. Türkiye’nin Geçmiş ve Halihazır Durumuna Kısa Bakış, Roland Ginzberg (1924)
  - 4. Anti-emperyalist Bağımsızlık Hareketi ve Proletarya, Roland Ginzberg (1924)
  - 5. Komintern 5. Kongresi, Vanlı Kazım’ın Konuşması, (1924)
  - 6. Profintern 3. Kongresi, Roland Ginzberg’in Konuşması (1924)
  - 7. Profintern 3. Kongresi, Roland Ginzberg Tarafından Sunulan Yakın Doğu Sorunu ile İlgili Tezler ve Kararlar (1924)
  - 8. Türkiye’de İşçi Hareketinin Devrimci Büyümesi, Roland Ginsberg (1924)

VI. - Parti’nin Dışında
  -   Giriş
  - 1. Türkiye Komünist Partisi’nin Durumu Üzerine Açıklama (1925)
  - 2. Türk Muhalefetinin Leninbund’a Mektubu (1929)
  - 3. Troçki’nin “Rusya’daki Gerçek Durum”una Giriş (1929)

VII. - Sonuç: Bu Gelenek Bizim İçin Ne Anlama Geliyor?





I.
Önsöz: Osmanlı İmparatorluğu’nda Kapitalizmin Gelişimi

Aşağıda sunduğumuz Osmanlı sosyalizmi ve Türkiye Komünist Partisi’nin sol kanadına ait belgeler, sadece Yakın Doğu’da komünist geleneğin yeniden canlanması için büyük önem taşımakla kalmayıp, partimizin tarihini inceleyen herkes için uluslararası bir öneme sahiptir.

Solun varlığına dair belgesel kanıtlar yirmi beş yılla (1909-34) sınırlı olsa da, bu dönem 1908 devriminden başlayarak İtalya-Türkiye Savaşı, Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, Ermeni soykırımı, İtilaf Devletleri’nin Türkiye’nin bazı bölgelerini işgaline karşı ulusal bağımsızlık hareketinin ortaya çıkışı, Mustafa Kemal’in Yunanlılara ve iç gerici isyanlara karşı kazandığı zafer, Yunan-Türk nüfus mübadelesi, Kemalist iktidarın konsolidasyonu ve bunun sonucunda Kürt isyanlarının bastırılması gibi sayısız mühih tarihsel olayın yaşandığı bir dönemdir.

Bu nedenle, belgeleri zaman dilimine göre sınıflandırdık ve sunduğumuz belgelerin yazıldığı özel koşulları ayrı ayrı tanıtarak ele alacağız.

Bu belgelerin transkripsiyonu, Türkiye’deki solun tarihi üzerine yaptığımız çalışmada kullandığımız diğer çeşitli belgelerle birlikte, çoğunlukla Komintern arşivleri sayesinde çeşitli Türk kaynaklarında yayınlanmış olsa da, bu metinleri geniş çapta üreten geleneği hiçbir akım kendi geleneği olarak sahiplenmemiştir.

Solun tarihine ve belgelerin kendisine geçmeden önce, Osmanlı İmparatorluğu’nda kapitalizmin gelişmesine ve bunun sonucunda sosyalizmin ortaya çıkmasına yol açan durum hakkında bazı genel bilgiler vermek gerektiğini düşündük.

18. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu, geniş topraklara hakim, gelişmiş ancak durgun bir feodal monarşi idi. Batı ile olan ilişkileri sayesinde, kapitalizm yüzyılın başında İmparatorluk içinde yayılmaya ve gelişmeye başladı. Burjuvazinin büyük bir kısmı, Batı sermayesi ve ticareti ile doğrudan bağlantılı olan, İmparatorluğun son derece büyük ve etkili gayrimüslim azınlıklarından çıktı. Daha önce tüccar ve dükkan sahipleriydiler ve kesinlikle topluluklarının en önemli kesimi değillerdi, ancak zenginliklerin ana kaynağının hala toprak olduğu bir İmparatorlukta işlerini ve sermayelerini büyüttükçe statüleri hızla yükseldi.

Şehirlerde fabrikalar ortaya çıkmaya başladı. Gayrimüslim burjuvazinin artan gücü, uzak köylerde bile pozitif bilimler öğretmek için okulların kurulmasına yol açtı. Liberalizm ve milliyetçilik gibi yeni ideolojiler yayıldı. Buna karşılık, köylüler şehirlere göç etmeye başladı ve yeni doğan işçi sınıfının büyük bir kısmını oluşturdu.

Kısa süre sonra, Osmanlı devletinin yöneticileri endişe verici bir durumla karşı karşıya kaldılar. İlk olarak, bu istenmeyen gelişmeyi baskı yoluyla bastırmaya çalıştılar, ancak bu sadece milliyetçilik ateşini körükledi ve ulusal kurtuluş savaşlarına yol açtı. Bu savaşların çoğu, yeni ulus devletlerin kurulmasıyla sonuçlandı (1829’da Yunanistan, 1876’da Bulgaristan ve 1878’de Sırbistan’ın bağımsızlığı). Bununla birlikte, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler gibi geri kalan gayrimüslimlerin sayısı ve daha da önemlisi, imparatorluğun yeni doğan sanayi burjuvazisi içindeki ağırlıkları büyük önem taşımaya devam etti.

Batı kapitalizmi, yerel reform çağrılarına katıldı. Aynı zamanda, Osmanlı bürokrasisi, önceki yüzyıllarda imparatorluğun başarısızlıklarının çözümünü teknoloji, yönetim yöntemleri, sanayi ve bilim alanlarında modernleşme konusunda Avrupa devletleriyle rekabet etme girişimlerinde bulmaya başlamıştı. Onlar da Osmanlı İmparatorluğu’na kapitalizmin ve hatta burjuva demokratik reformların getirilmesini savunmaya başladılar. 1830’lardan sonra özel sektör, Müslümanlar arasında da zanaatkarların yerini hızla almaya başladı. Burjuvazi, bürokratlar ve subayların baskısı karşısında, monarşi 1839’da Islahat Fermanı’nı yayınladı ve 1876’da Birinci Meşrutiyet’i ilan etti. Kapitalist ilişkilerin ortaya çıkması, binlerce yeni proleterleşmiş köylü ile yeni ortaya çıkan burjuvazi arasında sınıf mücadelelerine yol açtı. Fabrikalarda protestolar 1800’lü yıllarda başladı. İlkin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işçi hareketinin en yaygın eylemi üretim araçlarının sabote edilmesiydi. Sonunda bu tür eylemler grevler tarafından gölgede bırakıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nda kaydedilen ilk grev 1863 yılında Ereğli kömür madenlerinde gerçekleşti, ancak grevler 1870’lerin başından itibaren yaygınlaştı ve 1876’da doruğa ulaştı.

Bu dönemde sanayi hızla gelişiyordu ve İngiltere, Fransa ve İtalya gibi ülkelerden birçok uzman ve işçi gönderildi. Yabancı işçiler, yerli Müslüman ve gayrimüslim işçilerle birlikte grevlere katıldı. Böylece, grev deneyimi olmayan yerli işçiler, Avrupalı işçilerin deneyimlerinden yararlanarak onlarla birlikte mücadele edebildiler

On yıllar boyunca imparatorluğu demir yumrukla yönetecek olan Sultan II. Abdülhamid, 1878’de işçi mücadelelerine bir baskı dalgasıyla yanıt verdi ve grevler bir süreliğine nadir görülen olaylar haline geldi. Ancak, baskıların işçi hareketinin gelişimini sonsuza kadar engelleyemeyeceği ortaya çıkacaktı.






II.
Osmanlı Sosyalizminin ve Sol Kanadının Ortaya Çıkışı


Giriş  

Başlangıçta, sosyalizm Osmanlı İmparatorluğu’nda ayrı milletler arasında ortaya çıktı. Bu tür örgütlerin ilki, Avetis Nazarbekian ve Ruben Khan-Azad gibi Doğu Ermeni öğrencilerin Osmanlı İmparatorluğu’nda örgütlenme amacıyla Batı Avrupa’da kurdukları Devrimci Hınçak Partisi idi. 1888’de Hınçaklar, azami ve asgari programlarını yayınladılar; ilki sosyalizm ve özel mülkiyetin kaldırılması, ikincisi ise Osmanlı Ermenistan’ının ulusal kurtuluşuydu. Görüldüğü gibi, programları o dönemin İkinci Enternasyonal’in diğer partilerinden farklı değildi:

     “Şimdiki toplumsal sistem adaletsizlik, baskı ve kölelik üstüne kuruludur. Ekonomik köleliğe dayanan bu örgütlenme, ancak yumruklarının gerçeğine inanan, işçi sınıfını yağmalayan, böylelikle de insan ilişkilerinde eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan kuvvet sahipleri arasında gelişebilir. Bu eşitsizlik, yaşamın ekonomik, siyasal, toplumsal ve maddi bütün alanlarında ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın küçük bir azınlığı, emek gücünün teri ve kanı pahasına iktidarı eline geçirmiş ve pekiştirmiş, toplumsal ve siyasal ayrıcalıklar edinmiştir.
     Özel mülkiyet, bütün insanlığın türlü biçimlerdeki köleliğine dayanmaktadır. Bugün dünyayı yöneten azınlığın temel ilkesi ve başlıca niteliği, budur.
     Bu acıklı ve haksız duruma, ancak sosyalist örgütlenme, halkın doğrudan iktidarını kurup koruyarak, herkese toplumsal işlerin düzenlenmesine gerçekten katılma olanağı vererek çare bulabilir. Sosyalist sistem insanların doğal ve yadsınamaz haklarını gerçekten savunur; her bireyin bütün güçlerini, bütün yetenek ve olanaklarını çeşitli biçimler altında tam olarak geliştirmesini destekler; her türlü toplumsal ve ekonomik ilişkiyi barış içinde, örgütler, halkın iradesinin gerçek ifadesi olur.
     Bu temel inançlar doğrultusunda, Hınçak grubu sosyalisttir”.
     “Türkiye Ermenistan’ındaki Ermeni halkı, bugün siyasal ve ekonomik kölelik zincirlerine vurulmuş bir cemaat halinde yaşamaktadır. İktisaden müflis bir hükümetin yöneliminde birbirini izleyen her malî bunalımda iki ya da üç katına çıkan çeşitli dolaylı ve dolaysız vergilerle ezilmektedir. Topraklarına hükümet tarafından sürekli olarak saldırılmakla, emeklerinin ürünleri de gerek devletin gerekse özel kişilerin yağmasına uğramaktadır. Bu koşulların arasına sıkışmış insanlar, ancak hükümeti ve doymak bilmez sınıfları beslemek için çalışmakta ve üretim yapmaktadırlar”.
     “Halkı yoksulluğundan kurtarmak, doğru yola çıkarmak ve nihai amaç olan sosyalist örgütlenmeyi gerçekleştirmesine olanak sağlamak için, Türkiye Ermenistan’ında her şeyden önce, kısa erimli amaçlar olarak, geniş tabanlı bir demokrasinin kurulması, siyasal özgürlüğün ve ulusal bağımsızlığın olması zorunludur”.

1889’da Ruben Khan-Azad’ın İstanbul’a taşınmasının ardından Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk Hınçak örgütleri ortaya çıktı. 1890’da Hınçaklar, sosyalist ve anti-sosyalist gruplardan oluşan başka bir Ermeni örgütü olan Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (Taşnaklar) kurulmasına katıldı. Yeni örgütün programı, sosyalizmi isimlendirmeden bazı yönlerini savunuyordu. Birlik altı ay sürdü. 1891’de, Taşnakların başında antisosyalistlerin olduğu ortaya çıktı ve Hınçaklar bu örgütle hiçbir ilgileri olmadığını ilan ettiler.

Bu arada, 1891’de Dimitar Blagoev’un önderliğinde ortodoks Marksist pozisyonlar etrafında kurulan Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Vasil Glavinov’un önderliğinde Osmanlı Makedonya’sındaki ilk sosyalist örgüt olan Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği’ni kurdu. Örgütün milli meseleye ilişkin tutumu, Devrimci Hınçak Partisi’ninkine benziyordu. 1893’te, Osmanlı Makedonya’sında silahlı bir ulusal kurtuluş hareketi olan İç Makedonya Devrimci Örgütü ortaya çıktı ve Makedonya sosyalistleri bu örgütün faaliyetlerine katılmaya başladı. 1898’e gelindiğinde, Makedon sosyalistler Makedon ulusal hareketine ilişkin değerlendirmelerini değiştirmişler ve Bulgaristan’ın Makedonya’daki yayılmacı emellerini kınamışlardı. Makedon milli bağımsızlığı fikrinden vazgeçilmeden, Blagoev’in Balkan Sosyalist Federasyonu formülasyonu uygulanmaya başlandı.

1894-1895 yıllarında, Müslüman nüfusun ilk işçi örgütü olan Osmanlı İşçi Cemiyeti, İstanbul’un Tophane semtindeki cephanelik işçileri tarafından kuruldu. Paris Komünü’nün etkisinde kalan ve Komünist Manifesto’yu yaymayı amaçlayan örgüt, işçileri örgütlüyor ve Sultan II. Abdülhamid’e karşı ayaklanmaya teşvik ediyordu. Bir yıllık faaliyetin ardından, örgütün liderleri tutuklandı ve örgüt dağıldı. 1901-2 yıllarında, Osmanlı İşçi Cemiyeti’nin kurucuları İstanbul’a geri döndü ve yeniden bir araya gelmeye çalıştı. Bu çabalar büyük ilgi gördü ve örgütü yeniden kurmak amacıyla birçok tartışma toplantısı yapıldı, ancak önde gelen militanlar yeniden tutuklandı ve örgüt bastırıldı.

Aynı zamanda, gayrimüslim milletlerin yeni ortaya çıkan sosyalist hareketleri de ulusal sorunla yüzleşmeye devam etti.

1896’da Devrimci Hınçak Partisi’nde iki fraksiyon ortaya çıktı: parti merkezini kontrol eden Nazarbekian liderliğindeki geleneksel sosyalistler ve anti-sosyalistler. İkinci grup ayrı bir kongre düzenleyerek partiden ayrıldı ve Hınçaklar, kitlesel gösteriler ve silahlı eylemler gibi uygulamaları reddederek bunun yerine sosyalist doktrini vurguladılar.

NBununla birlikte, Hınçaklar, daha sınıf temelli Ermeni sosyalistleri için çok ılımlı hale gelmişti. 1898’de, Hınçakların solunda yer alan Marksist Ermeni İşçi Grubu, Devrimci Hınçak Partisi’nin kurucularından ve programının yazarlarından biri olan Gevorg Gharadjian (Arkomedes) ve Osmanlı Ermenistanı’ndan Karekin Kozikian (Yessalem) liderliğinde Tiflis’te kuruldu. Yeni örgüt, Gürcü sosyalistlerle yakın bağlara sahipti. 1900-1901 yıllarında Marksist Ermeni İşçi Grubu, Taşnaklar ve Hınçaklar’ı şiddetle eleştiren ve Ermeni sorununun ancak işçi sınıfı tarafından çözülebileceğini savunan yasadışı bir yayın olan Banvor’u (İşçi) yayınlamaya başladı. Örgüt, nihayetinde polis baskısıyla yok edildi. 1903’te, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi üyesi Stephan Shaumyan, Tiflis’e geldi ve Marksist Ermeni İşçi Grubu’nun kalan üyeleriyle Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği’ni kurdu.

Lenin, Ermeni Sosyal Demokratların Manifestosu başlıklı yazısında bu oluşumu memnuniyetle karşıladı ve yeni grubun aşağıdaki görüşlerini onaylayarak alıntıladı:

     “Ermeni Sosyal-Demokratlar Birliği, Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin, örgütlerinin ağını tüm Rusya’ya yaymış olan şubelerinden biri olarak, faaliyetlerinde R.S.D.İ.P. ile tam bir uyum içindedir ve onunla birlikte genel olarak Rus proletaryasının, özel olarak da Ermeni proletaryasının çıkarları için mücadele edecektir”.
     “Bize göre sosyalist ideale ulaşmak, ne işçi sınıfının ekonomik alandaki çabalarıyla ne de kısmi siyasi ve sosyal reformlarla mümkündür; bu ancak, proletaryanın siyasi diktatörlüğünün gerekli bir önsöz olması gereken toplumsal bir devrim yoluyla mevcut sistemin tümüyle parçalanmasıyla mümkündür”.

Aynı yıl, yeni örgütün baskısı nedeniyle, Kafkasya’da Nazarbekian ve Khan-Azad’ın liderliğindeki, Kafkasya’daki üyelerin RSDLP’ye katılmaları gerektiğini savunurken partinin Osmanlı İmparatorluğu’nda mücadeleye devam etmesi gerektiğini savunan ayrı bir sol fraksiyon ve daha milliyetçi bir fraksiyon Devrimci Hınçak Partisi içinde ortaya çıktı. 1905’te Devrimci Hınçak Partisi’nin sol fraksiyonu bölündü ve RSDLP’ye katıldı. Hınçak solunun liderleri Bolşeviklerin veya Menşeviklerin tarafına geçmedi, ancak Erivan ve Bakü gibi şehirlerdeki bazı Hınçak örgütleri Bolşeviklere katıldı. Geri kalan, Osmanlı merkezli Hınçaklar kendilerini Sosyal Demokrat Hınçak Partisi olarak yeniden adlandırdılar.

Osmanlı Hınçakları da çok geçmeden solun baskısını hissetmeye başladı. 1906’da, Osmanlı İmparatorluğu’na odaklanan Ermeni sosyalist hareketinin enternasyonalist sol kanadı, aynı yıl Tiflis’te yayın hayatına başlayan Yerkri Tzayn (Ülkenin Sesi) gazetesi etrafında yeniden toplandı. Bu grubun liderleri arasında Marksist Ermeni İşçi Grubu’ndan Kozikian da vardı. Gazete, Türk milliyetçi muhalefet hareketi olan Jön Türkler ile herhangi bir işbirliğine karşı çıktı ve tüm Osmanlı işçilerini bir araya gelmeye çağırdı. Buna karşılık, 1907’de Taşnaklar İkinci Enternasyonal’e katıldı ve aynı zamanda Türk milliyetçisi İttihat ve Terakki Komitesi ile, yani en büyük Jön Türk örgütü ile ittifak kurdu.

Bulgaristan ve Makedonya’daki sosyalist hareketler de aynı sorunlarla karşı karşıya kaldı. 1900 yılında, Bulgaristan ve Makedonya sosyalizminde Blagoev’in liderliğine karşı, sosyalizm konusunda daha ılımlı ve daha milliyetçi bir sağ fraksiyon ortaya çıktı. 1903’te Bulgaristan Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin sol ve sağ kanatları dar ve geniş fraksiyonlara bölündü. Sağ kanat, sol kanadın proleter tabana hitap etme, burjuva ve küçük burjuva eğilimlerle işbirliği yapmayı reddetme ve dar bir militan parti olarak örgütlenme politikasına karşı çıktı. Glavinov liderliğindeki Makedonya dar kanadı, geniş kanattan ve milli hareketten tamamen uzaklaştı.

1905’te Makedonya dar sosyalistleri, Ermeni solu gibi Jön Türk hareketiyle herhangi bir işbirliğine karşı çıkan Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü’nü kurdular. 1908’deki Darlar Kongresi’nde şu açıklama yapıldı:

     “(Dar) BSDİP Kongresi… Türkiye proletaryasının, mutlakıyet rejimini ortadan kaldırmak ve Türkiye proletaryasının tamamıyla kurtulması için yaptığı savaşımı sürdürmesini ve bu savaşımda tam zafere ulaşmasını temenni eder. Türkiye proletaryası tam özgürlüğüne, ancak öz sınıfsal örgütüyle, sosyalizm bayrağı altında, uluslararası sosyal demokrat güçlerle omuz omuza savaşarak erişebilir”.

1908’de, Jön Türk devrimi olarak bilinen askeri ayaklanma, Sultan II. Abdülhamid’i devirdi ve İkinci Meşrutiyet rejimi ilan edildi. Ayaklanmanın ardından kitlesel grevler dönemi başladı. İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Midilli, Varna, Samsun, Üsküp, Bitola, İskenderun, Aydın, Afyon, Gevgelija, Kavala, Drama, Eskişehir, Ankara, Konya, Ereğli, Zonguldak, Manisa, Edirne, Svilengrad, Mitrovica, Zbekche, Şam, Riyaq, Halep, Balıkesir, Diyarbakır, Hareke, Xanthi, Adana ve Kudüs gibi şehirlerde en az 119 grev gerçekleşti. Osmanlı proletaryasının neredeyse tüm sektörlerinden işçiler greve katıldı. Toplam katılımcı sayısının 100.000’in üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Dar sosyalistler, grev dalgasında aktif rol alan en önemli siyasi akımdı.

1909’da Darlar, Bulgar Teodor Sivachev, Yunan Zaharias Vezestenis ve Ermeni Karekin Kozikian’ın önderliğinde İstanbul Sosyalist Merkezi’ni kurdu. Türkiye Komünist Partisi’nin sol kanadının liderlerinden Roland Ginzberg, 1921’de Profintern’e sunduğu raporda bu günleri şöyle hatırlıyor:

     “Sınıf mücadelesinin ve işçi dayanışmasının ilk unsurları, yabancı işçiler veya Avrupa şehirlerinde yaşamış yerli işçiler arasından çıktı. Sendikacılık doğrultusunda sistemetic bir sosyal hareket ancak 1909’da başladı. Denilebilir ki, İstanbul için yepyeni olan bu fikirlerin ilk propagandacıları Bulgar proleterleri oldu. Burgaristan “tesniak/dar sosyalist” partisi üyesi, yaşama gözlerini yummuş olan mürettip Teodor Sivaçev yoldaşın mücadelesini bugün yoldaşlarımız takdirşe hatırlamaktadır. İstanbul ilk sosyalist teşkilatı kuran, birkaç yoldaşıyla odur. Bu teşkilat aynı yıl 1 Mayıs’ı kızıl bayraklarla, çelenklerle vb. kutladı”.

Bu, Osmanlı sosyalizminin sol kanadının ilk birleşik, uluslararası örgütüydü. Aynı yıl, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, yerel dar ve geniş sosyalistlerin ortak çabalarıyla kuruldu, ancak iki fraksiyon arasındaki ilişkiler başından beri gergindi ve birkaç ay içinde bölünmeye yol açtı. Sonuç olarak Selanik Sosyal Demokrat İşçi Örgütü’nü kuran darlar, şehirde azınlıktaydı, ancak imparatorluğun geri kalanındaki işçi örgütlerine liderlik ediyorlardı. Bunlar arasında, Yunan, Türk, Ermeni, Yahudi ve Bulgar işçileri örgütleyen ve kendilerini devrimci enternasyonalist sınıf sendikaları olarak tanımlayan, sayıca Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’na yaklaşık olarak eşit olan sekiz sendikadan oluşan İstanbul Sendikalar Birliği de vardı. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu lideri Avraam Benaroya’ya göre, 1910 yılına gelindiğinde imparatorlukta sendikalı işçi sayısı 150.000’e ulaştı.

Osmanlı solunun yayınları birkaç dilde yayınlanıyordu: Türkçe İşçiler Gazetesi, Ermenice Nor Hossank (Yeni Akım), Ladino El Laborador (İşçi), Yunanca Ergatis (İşçi). Aynı yıl Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü tarafından yayınlanan Rabotnicheski Iskra (İşçi Kıvılcımı) ile birlikte, Osmanlı sosyalizminin sol kanadı imparatorlukta beş dilde yayın yapıyordu. Tüm yayınların siyasi çizgisi proleter enternasyonalizmine dayanıyordu.

İşçiler Gazetesi’nde şöyle yazıyordu:

     “Karşılıklı dayanışmak ve ilişkiler geliştirmek amacıyla henüz yabancı ülkelerde yaşayan kardeşleriyle genel bir birlik oluşturamamış olan Osmanlı ülkesi işçileri, Avrupa’daki arkadaşlarına alenen beyan ederler ki kendileri daima kalben onlarla beraberdir. Yakın zamanda Osmanlı ülkesindeki işçiler gerek Avrupa’nın, gerek işçi ordusunun öncülerinden olacaklardır”.

Benzer şekilde Nor Hossank’ta da şöyle deniyordu:
     “Türkiye’de ekonomik gelişmenin çok yavaş olmasına ve mekanize endüstrinin daha yeni başlamış olmasına karşın… Türkiye şimdiden kapitalist bir ülke olmak yolundadır. Sınıf mücadelesi başlamıştır bile… On binlerce işçi ülkenin fabrikalarında, atölyelerinde ve demiryollarında çalışıyor ve hiç kuşkusuz her zamankinden daha fazla sömürülüyor. Bunlar, Türkiye’nin Avrupa düzeyine erişmesini beklerken sessiz kalacaklar ve hiçbir tepki göstermeyecekler, öyle mi?”

Ergatis’te de şöyle yazıyordu:
     “Bu gazete Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sosyalistleri bir araya getirmek ve burada uluslararası bir sosyalist parti kurmak – ‘uluslararası bir parti’ çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nda başka türlü bir sosyalizm olanaksızdır – onun sözcüsü olmak için yayınlanıyor. Dolayısıyla bize katılmak isteyen hiçbir Türk’ü, Yahudi’yi veya Bulgar’ı, eğer sosyalistlerse dışarıda bırakmayacağız”.

Osmanlı sosyalizminin sağ kanadı da etkisini sürdürdü. 1910 yılında, reformist Hüseyin Hilmi, milliyetçi Refik Nevzat ve anarşist Baha Tevfik gibi az sayıda Müslüman entelektüel tarafından Osmanlı Sosyalist Partisi kuruldu. Osmanlı Sosyalist Partisi, Hınçaklar ve Geniş sosyalistler ile birlikte, Taşnak destekli İttihat ve Terakki rejimine karşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın liberal muhalefetini destekledi. Osmanlı solu her iki tarafa da karşı çıktı.

1911’de Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı sosyalizminin solu tarafından enternasyonalist ve devrimci gerekçelerle açıkça karşı çıkılan İtalyan-Türk savaşına girdi.

1912’de Hürriyet ve İtilaf Partisi, İtalyan-Türk savaşındaki feci yenilginin ardından, ordudaki Halaskar Zabitan adlı bir grup tarafından organize edilen bir ayaklanma ile İttihat ve Terakki Komitesini kısa süreliğine devirdi. Osmanlı İmparatorluğu daha sonra Birinci Balkan Savaşına girdi ve Osmanlı sosyalizminin sol kanadı bu savaşa da açıkça karşı çıktı.

1913’ün başlarında, İttihat ve Terakki Komitesi, rakiplerinin Birinci Balkan Savaşı’nda feci bir yenilgiye uğramasının ardından iktidarı yeniden ele geçirdi, siyasi baskıyı artırdı, aynı yıl İkinci Balkan Savaşı’na ve ertesi yıl Birinci Dünya Savaşı’na girdi.

Solun ilkeli duruşu bozulmamış olsa da, örgütü sürekli olarak zayıflatılmış ve yasadışı hale getirilmişti, bu nedenle sol, İtalyan-Türk Savaşı ve Balkan Savaşları’nda olduğu gibi Dünya Savaşı’na kamuoyunda güçlü bir tepki veremedi. İmparatorluktaki sosyalist örgütler savaşın başlamasından sonra yok edildi ve sendikalar tamamen yasadışı ilan edildi.

1915’te Ermeni soykırımı başladı. Kozikian yakalanmamak için bir nehre atlayarak intihar etti. Gharadjian Kafkasya’ya kaçtı. Sivachev savaş sırasında öldü. Glavinov Sofya’ya, Vezesthenis ise Amerika’ya kaçtı.




Belgeler

Aşağıda sunduğumuz üç belge 1913 ve 1914 yıllarına aittir ve solun emperyalist savaşları ilkesel olarak reddetmesini ve Osmanlı işçi hareketinde aktif olan her türlü oportünist akıma karşı çıkmasını açıkça göstermektedir.

Anarşizmden uzak milliyetçilik ve parlamenterizme yönelik eleştiriler de göze çarpmaktadır.

Bununla birlikte, en azından elimizdeki ve burada yeniden yayınladığımız üç metinden ikisinin yazarı olan Vezesthenis’in belgelerinde, Avrupa anarşist sendikacılığının bir miktar etkisi olduğu açıktır.




Zacharias Vezestenis
Doğu’da Sosyal Sorun (Zacharias Vezestenis, 1913)


1. Türkiye’de İşçi Sınıfının Uyanışı

Bugün tüm insanlığı işgal eden sosyal sorun, hiçbir zaman durumunun ve çıkarlarının bilincinde olmayan Doğu’daki işçi sınıfında bir yankı bulmazlık edemezdi.

Diğer ülkelerin işçi sınıfından uzun zamandır tecrit durumdaki Doğu işçi sınıfı bugüne kadar uluslararası işçi mücadelesinde yer alıp dünya çapındaki kardeşleriyle dayanışmasını gösteremedi. Nihayet uzun süren uykusundan uyanmış, kendisini ezen köleciliği sarsıp diğer ülkelerle aynı zamanda kendi kurtuluşunu sağlamak istiyor gibi görünüyor.

Doğu işçi sınıfının önünde dikilen soru aynı: İnsanın insan tarafından sömürülmesi, halkın devlet tarafından ezilmesi, bireyin yasa tarafından aşağılanması.

Üstelik, serflik ülkemizde hüküm sürmekte ve yeni köleciliği, iktisadi serfliği de kendi yerine geçirmektedir.

Ancak her yerde, serfin saman kulübesinden, sanayi işçisinin gecekondusuna kadar, yeni bir ruh hali, başkaldırı ruhu ortaya çıkıyor. Türkiye’de işçi sınıfının uyanışı başlıyor. Sosyalist ideal, sosyal devrimin habercisi olarak ufukta görünüyor.


2. İktisadi Kölelik

Devletin ne gibi değişik biçimlerle hüküm sürdüğünü sergilemek için ciltler yetmez; ülkemizdeki iktisadi durumun en temel özelliklerini ortaya koymakla yetineceğim.

Komşu ülkelerde olduğu gibi, üretim tarzı, bizde de küçük tarım ve küçük sanayidir. Makine buralarda pek az tanınır, ulaştırma araçları ilkeldir; buradan çıkan sonuç da küçük üretimin ortadan kalktığını görmekten uzak olmamızdır. Bununla birlikte kabul etmek gerekir ki mücadele başlamıştır ve üretimdeki ilkel durumun dönüşüme uğraması kaçınılmazdır.

İktisadi açıdan ülkemiz iki bölgeye ayrılabilir. İlk bölge büyük Arap topraklarıyla birlikte orta Anadolu’yu kapsar.

Bu bölgede, ulaştırma ve iletişim araçlarının mutlak eksikliği, patriyarkal gelenek ve görenekleriyle eski feodalite rejimini hala muhafaza ediyor. Hayvancılık, avcılık, küçük ölçekli tarım, yerel ihtiyaçlarla sınırlı üretim biçimleri işte bunlar. Alışveriş buralarda yok seviyesinde. En güçlü aileler, adaleti kılıç ve tüfeğin sağladığı bu bölgelerde zayıf ailelere hükmediyor. Güçlü olan haklıdır düsturu tek başına egemen.

Bu bölgede, Kürdistan ve Ermenistan vilayetlerinde ve çevrelerinde, küçük ölçekli tarım ve hayvancılık daha gelişkindir. Ne var ki toprağın eşitsiz dağılımı, köylüleri sert ve acılı bir köleliğe sürüklüyor ve emeklerinin az çok doğrudan bir sömürüye tabi kılıyor.

Böylece çoğu zaman doğanın felaketlerinin, fırtınalı yağmurların, sert kışların, dolunun, su baskınlarının kurbanı olan Kürt, Ermeni veya Türk küçük mülk sahipleri, bu bölgelerde oldukça kalabalık olan eşkıyaların baskılarına karşı da mücadele etmek ve zengin komşu mülk sahiplerinin yardımını istemek zorundalar. Yaşamlarını ve hayvanlarının bakımını sürdürebilmek için komşularından çoğu zaman bir veya iki çuval arpa veya mısır ödünç alıyorlar. Feodal beyler, onların sefaletinden yararlanıyor ve onlara borç veriyor fancak karşılığında %50 hatta %100 faizli tutarlarla borç senetleri imzalatıyorlar.

Birkaç yıl içinde borçlu köylü toprağını kaybederek köle durumuna düşüyor. Böylece mülksüzleştirilen ve büyük feodal mülk sahiplerinin kölesi durumuna düşen köylülerin içine düştükleri acınası durumu görmek için oraya gitmek gerekir. Kürdistan’da ve Ermenistan’da patlak veren isyanların gerçek nedenlerini incelemek için de oraya gitmek gerekir. Bu isyanların nedenlerinin, bunları Ermeni serflernin siyasi haklar ve milli bağımsızlıklarını kazanma çabaları olarak sunmaya devam eden – sosyalıst olanlar da dahil – Ermeni partilerinin iddialarının tersine tamamen iktisadi olduğu tespit edilebilir.

Kürt ve Ermeni kardeşleriminizde hiçbir siyasi halk bilinci bulunmadığını gayet iyi bilen bizler için, sorun tamamen iktisadi olarak kalmaktadır. Dolayısıyla şunu ifade edebiliriz ki, bu ülkelerin köylü emekçi sınıfı, tam tersine, iktisadi çıkarlarının derin bir bilincine sahiptir ve bu bilinç onu feodal efendilerinin boyunduruğundan kurtulmaya kesinlikle götürecektir.

* * *

Ülkemizin diğer bölümünün tümünü kapsayan iktisadi bölgede halkın faaliyetlerini küçük sanayi ve küçük ticaret rejimi oluşturmaktadır.

Her kentte, emekçiler, mesleklere göre değişik loncalar halinde toplanmıştır. Örnein terziler, tıpkı marangozlar, dülgerler, bakkallar vb. gibi kendi loncasına sahiptir. Hemen hemen bütün küçük zanaatkarlar ve küçük tüccarlar benzer gruplaşmalara sahptir.

Bu loncalar geçmişte siyasi ve sosyal etkenler olarak büyük rol oynamıştı ve bugün de kimi kentlerde oynamaya devam ediyor.

Patronlar ve işçiler günde on beş veya on altı saat çalışıyor; aynı mekanda oturuyor ve yaşıyorlar, atölye karanlık ve sağlık koşullarından yoksun. Çalışmalarında belirli bir hiyerarşi onları sınıflandırıyor.

On veya on iki yaşlarında erkek çocukları çırak olarak atölyeye giriyor. Patronlar, ailelere çırağın atölyede on yıl, on beş yıl ve hatta daha uzun süre kalmasıyla ilgili taahhütte bulundukları bir sözleşme imzalatıyorlar.

Bu süre geçtikten, satılmış köleler mesleği öğrendikten sonra, patron onlara, bütün bu uzun çalışma dönemi için kırk veya elli Türk Lirası ödeme yapıyor.

Bununla birlikte, bu zavallı çocukların aileleri bu tutarın bir miktarını peşin alıyorlar.

Erişkin erkekler haline gelmiş ve mesleklerinde iyi yetişmiş bu çocuklar, istedikleri takdirde, başka yere yerleşip kendi hesaplarına çalışabilirler veya eski patrolarıyla, o isterse ve lonca tarafından kabul edildikleri ve çalışma arkadaşlarının saygısını kazandıkları takdirde, ortaklık kurabilirler.

İş ağır ve süreklidir ve kaba aletlerle yapılır. Ne haftalık, ne de aylık tatil vardır. Gün boyu ve kimi zaman gece de çalışılır. Yılda sadece üç veya dört kez, dini bayramlarda, atölyeler kapanır ve bu iş köleleri özel elbiselerini giymiş, solgun yüzleri ve aşırı çalışma nedeniyle zayıflamış halleriyle sokakları, kiliseleri, camileri ve eğlence yerlerini doldururlar.

Karabasanları, çalışma düzenlerine son verecek ve loncaların ortadan kalkmasına yol açacak buharlı makinelerdir. Ama gelişme kaçınılmazdır ve onların tüm çabalarına rağmen gerçekleşecektir.

Nitekim bu gelişme daha şimdiden bizde yol almaya başladı. Buharlı makine ve geliştirilmiş iş aletleri her iş kolunda yerlerini aldı ve bugün fabrikaların yüksek bacalarından çıkan dumanlar bize yavaş yavaş küçük işletmelerin yıkımıyla kapitalizmin zaferini gösteriyor. Bugün – başka ülkelerin işçilerinin emeğinin sömürülmesinin ürünü olan - uluslararası kapitalizmin kendilerine sağladığı tam serbestiyet ve mutlak güçle emeklerini sömürdükleri binlerce erkek, kadın ve çocuğu emirlerine amade tutan, büyük bir demiryolu ağı, çok sayıda gemicilik ve taşımacılık şirketi, bir dizi zengin maden, binlerce fabrika, bir yığın büyük ticari ve finansal işletme, ülkenin iktisadi durumuna hakimdir.

Yeni doğmuş bu kapitalizmin sömürülenleri, emekçi halkın büyük ailesinden gelen bizler, Doğu’nun proleterleriyiz, bir lokma ekmek için kapitalizme satılmış köleler olan köylü ve zanaatkar babalarımızın oğullarıyız. Köleliğimiz tamdır. Ne güvenli sığınacağımız bir yer, ne de yarın için güvenliğimiz var. Çalışma koşullarımız kapitalistlerin elindedir. Çalışırken sefalet içindeyiz, zorunlu işsizlik dönemlerinde açlıktan ölüyoruz. Bize iş verilmediğinde sokağa atılıyor, hem modern toplumun utançlarını, hem de burjuvazinin kötücüllüğünü öğreniyoruz.

Uzun zamandır, durumumuzun, iktisadi çıkarlarımızın derin bilinci, bizi, Albülhamit’in istibdat rejimi boyunca bile, kapitalist sömürüye karşı mücadeleye itti. Ne var ki, işçi enternasyonalindeki tüm kardeşlerimizden tecrit edilmiş olduğumuzdan ve hala dini ve milli fanatizmin kusurlarına maruz kaldığımızdan, örgütlerimiz ve sömürücülere karşı direnişimiz herhangi bir olumlu sonuç vermedi. Her zaman patronların hakimiyeti altındaki yardımlaşma ve hayırseverlik örgütleri, büyük hayırseverler, yıllık ayinler ve benzer dualar, iktisadi durumumuzu bir nebze iyileştirmedi. Sefaletimiz giderek artıyor.

Ne mutlu ki 1908 Anayasasından sonra, aramızdan birçoğu, her türlü dini ve siyasi etkinin dışında bir takım işçi sendikaları, işçilerin kurtuluşu için patronlara karşı mücadele ve eylem sendikaları kurmaya başladı. Bu ilk sendikalar İstanbul’de ve Selanik’te eşzamanlı olarak kuruldu. Kısa sürede bu sendikalar maddi ve manevi olarak güçlendi. Ne var ki işçiler dini ve patron boyunduğundan kurtulduklarını gördükleri anda, karşılarına onları kendi boyunduruğuna almak üzere başka bir hayalet çıktı. Bu kimi reformist yoldaşların parlamenterizm hayaletidir.

Selanik’te böylesi bir akım, işçi hareketini ve sosyalist ve sendikal Federasyonu’nu ele geçirdi ve sendikal hareketin bir araya getirdiği tüm güçleri, militanlarından birini Meclise temsilci olarak seçtirmek amacıyla parlamenter eyleme saptırdı.

Bizde, İstanbul’da gelişmeler Selanik’teki gibi olmadı. Reformist yoldaşlarımızın çabalarına rağmen, sendikalarımızın işçi kulübü parlamenterist akıma direnebildi ve devletçi siyasette yer almayı reddetti. “Toplumsal Araştırmalar Grubu”nu işçi-sendikalı olmayan unsurlardan ayırmayı başardı.

Fransa’daki ve İtalya’daki sendikalist kardeşlerimizin örneğini izleyerek, Kulübümüzün Sendikası tüzüğünü değiştirdi ve İstanbul Sendikalar Birliği’ni devrimci sendikalizm temellerine ve ilkelerine dayalı olarak kurdu. Bugün büyük adımlarla amacımıza doğru yürüdüğümüzü söyleyebiliriz.


3. Manevi ve Entelektüel Durum

Manevi ve entelektüel durumumuz, doğu halklarının üzerinde yüzyıllardır ağırlığını hissettiren iktisadi köleliğin sonucudur.

Hayatımız, inançlarımız, geleneklerimiz, mizaçlarımız ve alışkanlıklarımız, atalarımızın bize miras bıraktıkları cehalet ve kabalık kalıtımımız tarafından düzenleniyor.

Hepsi, Türkler, Araplar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve diğer “hasta adamlar”, tümümüz Tanrı’ya iman etme ve dogmatik ve zora dahalı ahlak hastalığında olduğu gibi farkında bile olmaksızın hayata geçirdiğimiz tüm batıl inançlardan gerçekten de hastayız.

Geçmişe dönük bakışlar ve göğe açılan eller, zihnimizi Tanrı’nın esirgeyiciliği ve Tevrat’ın, İncil’in ve Kuran’ın vaat ettiği gelecek hayat hakkındaki soyut fikirlerle hasta ediyor ve sefalete ve mevcut hayatın diğer kötülüklerine, bunları giderecek yollar aramaksızın kayıtsız kalıyoruz.

Din adamlarına ve yöneticilere körcesine boyun eğiyoruz, evlatlarımızı bu canilerin ellerine teslim ediyor ve böylece kişiliklerinin, bağımsızlık duygularının yıkılmasına ve onlara kölelik ve nefret duyguları aşılama yoluyla bakir beyinlerinin ve masum yüreklerinin zehirlenmesine yol açıyoruz.

Aileden ve okuldan ayrıldığımızda, milli ve dini fanatizmle doluyuz ve birbirimizden tiksinioruz.

Türkler Rumlardan, Rumlar Yahudilerden, Yahudiler Ermenilerden karşılıklı olarak nefret ediyor; birbirlerinin düşmanı olarak bizler bölünmüş halde kalıyor ve birbirimizi boğazlıyoruz; oysa o sırada efendilerimiz, mükemmel bir birlik içinde, bizim bölünmüşlüğümüzden ve nefretimizden bizi daha kolayca köleleştirmek için yararlanıyorlar.

* * *

Cehalet herkesi kapsıyor: okul ve edebiyat yok. Mevcut birkaç milli ve cemaat okulunda, eğitim dinin damgasını taşıyor ve yöntemler aklı özgürleştirecek hiçbir yan taşımıyor.

Cehaletin süregitmesinin diğer nedenleri arasında şunları sayabiliriz: Müslümanlarda, derin dini fanatizm, ilkokullarının hemen hemen hiç olmaması, yazılı dilin zorluğu ve halk edebiyatının yokluğu; Rumlarda milli fanatizm meghali idea (büyük fikir, dünyayı bir kez daha fethetme fikri), ailelerde, okullarda ve toplumda Bizansçılık, dini fanatizim ve digliossi (yaşayan dil ile saflaşmış denilen yazı dili); Ermenilerde dini batıl inançlar ve milli fanatizm; Yahudilerde de dini fanatizm, Mesih bekleyişi, batıl inançlar ve bir yurt, Sion sahibi olma fikri.

Oysa ki maddi kurtuluşumuz, her şeyden önce manevi ve entelektüel kurtuluşumuzu gerektiriyor. Sadece kendimize güvenerek, kendimizi bilime göre eğitmeye, Tanrı’nın esirgeyiciliği fikriyle mücadele etmeye ve bireysel olarak her türlü baskıcı otoriteden kendimizi özgür kılmaya çalışmalıyız. Sendikalarımızı tüm emekçiler için özgür okullar haline getirmeli, konferanslar, gazeteler ve broşürler yoluyla fabrikalarda, ailelerde, kahvelerde ve toplantılarda hakikati anlatmalı, komünist idealimizi öğretmeli, beyinlerde başkaldırı ruhunu, o olmadan hiçbir sosyal ortamın iyileşemeyeceği bu ruhu uyandırmalıyız.


4. Siyasal Boyunduruk Altına Alma

Manevi ve maddi bakımdan böylece köleleştirilmiş ve sömürülen bizler, bir yandan da devletin despotizminin ve tiranca baskısının boyunduruğu altındayız.

Sadece tarihin bu dönemini anacak olursak, beş yüzyıldır, şiddet ve despotizme dayanan bir siyasi rejimin boyunduruğu altında yaşıyor ve adalet ve insanlık adına her protestomuzda işkencelere uğratılıp katlediliyoruz.

Acılarla beli bükülmüş, her türlü yoksunluğa maruz kalmış, hastalıklara mahkum ve her türlü sefaletin kurbanı olan bizler büyük padişahın, sultanın ve efendimiz bey ve beyzadelerin paşa gönüllerine tabiyiz ve en özel hayatımıza girenler de dahil her türlü davranışımızın bağlı olduğu Kanun ve Şeriat hükümlerinden bize kalmış son özgürlük ve bireysellik kalıntılarını da kurban etmek zorundayız.

Bu devletin vekilleri, din adamlarımız ve yöneticlerimiz, dini yasalara bağlamayı uygun bulmuşlar. Böylece bizi yöneten hükümet, teokratik bir hükümettir, zira hükümdar, sultan aynı zamanda tüm Müslümanların halifesidir, din adamları aynı zamanda yöneticilerdir ve Tanrı’ya iman ve din, cezası ölüm olmak üzere herkes için zorunludur.

Modern Türkiye’nin kurucusu, İstanbul’un fatihi Mehmet, yenilmiş olanların yeni köleliğini hafifletmek için, Rum milleti Patriğini, dini ve milli önder olarak kabul ettiği gibi, ona kendi müminlerini yönetmek üzere, bugün de geçerli olan bir dizi ayrıcalık verdi. Bu tedbir, İmparatorluğun diğer gayrimüslim uluslarına da yayıldı. Ve devlete böylece bağlanan Kilise, eserini efendilerine boyun eğmeyi ve sefalete razı olmayı vaaz ederek sürdürdü.

* * *

Uzun istibdat dönemi boyunca katledilmiş babalarımızın şehitliği, masum ihtiyarların, kadınların ve çocukların katli, halkın İstanbul’da gündüz vakti katledilmesi, eski Yeniçeriler ve Abdülhamit rejiminin hükümdarlığı budur.

Ezilen uluslar, bu caniliklere karşı sürekli olarak başkaldırmıştır ve birçok halk arzuladıkları özgürlüğü bağımsız uluslar oluşturmak suretiyle boşuna aramışlardır. Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Bulgaristan böylece oluşmuştur. Ancak bu ülkeler tüm hata ve kusurlarıyla aynı devlet biçimini korumayı iyi sanmışlardır. Ve bu küçük devletlerin halkları, yeni despotlarının, prenslerinin ve krallarının boyunduruğu altında, sefaletten körleşmiş bir halde efendilerinin tutuklu siyasetini izlemiş ve Don Kişotvari bir biçimde topraklarımızı ve limanlarımızı ele geçirmek üzere “Haç” adına, “ezilenler” adına bize karşı gözü pek bir mücadeleye girmişlerdir.

* * *

Otoritelerinin rahat divanında uzanmış efendilerimiz ülkenin zenginliklerini ve halkın emeğinin ürünlerini saçıp savururken, eski Avrupa devletlerinde, zamanın toplumunu dönüştürecek büyük bir olay oluyordu. Bu, kapitalizmin doğuşu ve feodalitenin son buluşuydu.

Muazzam zenginliklere sahip masalsı bir ülke olan Hindistan denizden gidilecek yeni yolun keşfi ve tükenmek bilmez altın ve gümüş yataklarıyla Amerika’nın keşfi, Avrupa’ya servet yığınları akmasına yol açtı. Avrupalı maceraperestlerin ticaretiyle ve hırsızlıklarıyla toplanmış bu servetler, kapitalizmin doğuşunu hazırladı.

Makinenin ve yetkin aletlerin keşfi, yeni doğmuş sermaye, kralın ve onun ihtiraslarının yardımcısı olarak ortaya çıktı. Kapitalizm hükümeti hedefliyordu. Elde etmek için mücadele etmesi bile gerekmedi: Tüm monarşiler kapitalizme bağlandı ve onu koruyup desteklemeye yemin etti. Kapitalizm de bu himayeciliğe bir şükran ifadesi olarak para kesesini açtı ve bu monarşi yöneticilerine ve onların devletlerine borç para vererek bunları kendisine borçlu hale getirdi;onları kendi egemenliği altına aldı ve onları, kendi arzularına uyum sağlatarak, ulaşım yollarını güvenli kılıp bunları geliştirererek, sömürgeler fethedip bunları muhafaza ederek, rakip ticari uluslarla savaş yaparak vb. kendi çıkarlarına gerçekten hizmet etmeye zorladı.

Sömürge siyaseti, yani yabancı ülkelerin talanı, iyi veya kötü malların dağıtılması, Avrupa’nın yeni kapitalist devletlerinin tüm siyaseti bu oldu.

Bu karlı siyasetin ilk kurbanı, yarı vahşi ülkelerden sonra, bizim ülkemiz, Doğu oldu. Avrupa’nın kapitalist güçleri, büyük tüccar ve sanayiciler, pek az işlenmiş ovalarımızı, yalnızca küçük sanayiye sahip kentlerimizi, sessiz ırmaklarımızı gördükten sonra, bu el değmemiş zenginliklerden kaç çuval altın çıkarabileceklerini, yerli halkları sermayelerinin boyunduruğu altına nasıl sokabileceklerini düşündüler ve sonunda bize “uygarlık” yani sömürü getireceklerine yemin ettiler. Ezilen Hıristiyanları koruma gerekçesiyle, bizden zaman zaman mallarının fazlasını sürmek üzere bir bölgeyi veya ticaretlerini aktifleştirmek için limanlar almaya başladılar.

Ve paraya, haremlerinin lüks giderlerini karşılamak üzere çok paraya ihtiyacı olan efendilerimiz, kapitalist işgalciden en küçük bir endişe duymadılar. Tam tersine ona hizmet ettiler ve öylesine büyük borçlar aldılar ki bunların faizini bile ödeyecek durumda değillerdi. Nitekim çok geçmedi Avruplalı kapitalist alacaklılar, mutfağımızdaki tuza kadar her şeye el koydular. Limanlar, demir yolları, karayolları, madenler, ormanlar vb. hepsi Avrupalı kapitalistlere satıldı. Bunlar da, sermayelerine %30’luk bir geliri teminat altına almak için Bab-ı Ali Sarayı’nın yanı başına daha güzel ve daha “Ali” bir saray yaptırdılar: Duyun-u Umumiye Sarayı. Buradan ülkeyi yönetmeye ve ülkenin ekonomik hayatını düzenlemeye başladılar.

Böylece efendilerimiz kendi efendilerini buldular.

* * *

Tüm otoritelerini kaybedecekleri perspektifi karşısında, efendilerimizin çocukları, miraslarını ve altın kaplama rütbe şeritlerini kurtarmak için, müsrif babalarının yerine geçmek ve iflas etmiş imparatorlukta reformlar yapmak için başkaldırdılar. Zaıflamış ve korkak halk adına ve ondan aldıkları sahte vekaletle, birkaç subay ve birkaç yetkisini yitirmiş sivil, babaları Abdülhamit’i tahttan indirdiler ve iktidarı ele geçirdiler. Hürriyet, Adalet, Müsavat, Uhuvvet şiarlı anayasal tabela, böylece ele geçirilen devletin kapısına asıldı. 23 Temmuz Jön Türk Devrimi’nin nedenleri bunlardır.

Bugün, bizler için, bu devletçi manevraların efendilerimizin oğulları tarafından, sadece kendi çıkarları için ve tehditkar Avrupa’ya karşı otoritelerini korumak amacıyla yapıldığı açıktır. Bizim durumumuzda genel olarak hiçbir değişiklik olmamıştır. Zaten başka türlü nasıl olabilirdi? Devletin kötülükleri iktidara gelen insanlara mı balıdır? Hayır. Bunlar her zaman sisteme içkindir ve öylesine derindir ki sistem değişikliği de dahil hiçbir değişiklik bunlarla baş edemez. Parlamenterizm de yıldız mutlakiyetçiiği kadar kötüdür; düzeni korumanın araçları, polis ve ordu, Abdülhamit rejimindeki gibi baskıcıdır; Halk Temsilciler Meclisi’nde oluşturulan yasalar, bize vaat edilmiş özgürlük ve eşitliğin ne olduğunu gösteriyor. Serserilere (işsiz ve evsiz işçiler böyle adlandırılıyor) karşı yasalar, basın özgürlüğüne karşı yasalar, toplantı özgürlüğüne karşı yasalar, grev karşıtı yasalar vb. eskisinden daha fazla özgürlük mü getiriyor?

Yeni yöneticilerimiz, Jön Türkler, şövalyece havalarına rağmen, bencil bireyciliklerini savunmaya, uluslar arasında kin tohumları ekmeye ve merkeziyetçi devletlerine mutlak hakimiyet sağlamaya çabalıyorlar. Şövenizm gütmek, fanatizmi canlı tutmak, işte tüm siyasi faalietleri budur.

Bizi, baskıcı devlet boyunduruğunu sarsmak üzere isyan etmiş Araplara, sürekli yoksulluklarından bıkmış Arnavutlara karşı savaşa sürüklediler; Trablus savaşına, Balkan devletleriyle savaşa sürüklediler.

Hep açgözlü ve tedbirsiz Jön Türkler ülkede sefaleti ve halkın felaketini arttırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

* * *

Kuşkusuz hepiniz seçim fuarlarına katılmış ve muhalefet partilerinin adaylarının söylevlerini dinlemişsinizdir. Kim bilir kaçınız, iyi niyetle, bu adamların sahtekarlıklarının kurbanı oldu ve kaderinizin daha iyileşeceğini bekleyerek bunlara oyunu verdi?

Siyasal partiler: gerici Hürriyet ve İtilaf Fırkası, dinci-milliyetçi Rumların O Ethnikos Ellinikos Syndesmos, Brüksel’den onaylı ve tavsiye edilen “sosyal devrimci” etiketli Ermeni milliyetçi partisi Taşnaksutun, “sosyal demokrat” etiketli Ermeni ulusal partisi Hınçak ve bizim sosyal parlamenteristler, bağımsızlar, bunların hepsi de tüm felaketlerimizin kaynağı olan devletten birlikte nemalanmak isteyen siyasetçilerin partileridir; hepsinin özlemi bizi yönetmek ve otoriter biçimde hükümet etmek üzere iktidara gelmektir.

Bu partilerin çıkarları bizimkilerle aynı olabilir mi? Devletçi, liberal, radikal veya kolektivist programları bizi kurtarabilir mi?

“İyi hizmetkar” taktiği bizim taktiğimiz olabilir mi?

İsyan etme yeteneğinden yoksun, sosyal parlamenterist yoldaşlarımızın sabırlı ve çilekeş tutumu, bizim tutumumuz haline gelebilir mi?

Efendilerimizin masalarından düşen ekmek parçalarını düşürme için yürüttükleri mücadeleler bizi ilgilendirebilir mi? Hayır.

Birey olarak bizlerin kurtuluşu ne gerektiriyor, proleterler olarak bizim çıkarlarımızın bütünü ne talep ediyor; özgürlük, eşitlik ve adalet neyi gerektiriyor; tüm insanlığın gerek duyduğu şey, her şeyden önce büyük sosyal adaletsizliğin süregitmesine yönelik bu geçici çarelerde bulunmuyor.

Tanrı, Mülkiyet, Devlet ve Otorite, bizlerin kurtuluşunun önündeki belli başlı engeller, felaketimizin nedenleri bunlardır.

Tüm biçimleriyle tiranlık, tüm tekelleriyle mülkiyet, acının kutsallaştırılması, rahatlık, mutluluk, zevk haklarının inkarı Tanrı’dır. İnsanlığın gayrı-insanileşmesidir Tanrı.

İnsanın insan tarafından sömürülmesine yol açan, proletaryayı yaratan, ücretliliği sürdüren Mülkiyettir. Bencilliğin vahşi ve caniyane tezahürü, insanların en büyük katilidir Mülkiyet.

Otoritesiyle baskı ve despotluk olan, efendilik taslayan, köleyi yaratandır Devlet.

Herkes, varlığının ve hemcinslerinin özgürlüğünü ve kurtuluşunu istiyorsa, efendilere karşı, bugünkü topluma karşı, komünist idealimiz doğrultusunda uzlaşmaz bir biçimde mücadele etmelidir.

Daha önce söylediğimiz gibi, bizim idealimiz, hedefimiz, sendikalizmimizin hedefi, emeği özgür kılmak, kurtuluşumuzu sağlamak için, bugünkü toplumu yıkarak Özgür Komün’ü kurmak doğrultusunda mücadeledir, ortak eylemdir.




Zacharias Vezestenis
Savaşın Ekonomik Sonuçları
(İstanbul, 3 Mayıs; La Battaille Syndicaliste, 11 Mayıs 1913)

1 Mayıs vesilesiyle güçlerimizin gözden geçirilmesi ve mevcut durumumuzun incelenmesi, burjuvazinin sömürmek için yeni topraklar ve insanlar fethetmek üzere başlattığı savaşın yol açtığı büyük kayıplarımızı bize gösterdi.

İşçi Kulübümüzde kilitli kaldık - Jön-Türk hükümeti kuşatma durumuna dayanarak dışarıda herhangi bir gösteri yapmamızı yasaklamıştı - uzun saatler boyunca Balkanlar’daki kardeşlerimizin bir yıl boyunca karşılıklı olarak katledilmesinin bize neye mal olduğunu ve özellikle de sonu görünmeyen korkunç bir işsizlik nedeniyle acımasızca devam eden sefaleti konuştuk.

Sendika ofisinin küçük raporu bize dört binden fazla sendikalı yoldaşımızın kaybolduğunu, şüphesiz militarizm tarafından götürüldüğünü veya ekonomik kriz ve sefalet tarafından uzaklaştırıldığını rakamlarla gösterdi.

Çalışanlar sendikasında da durum aynı. Krizi fırsat bilen patronlar sendikalı işçileri kapı dışarı etmekte, ücretlerini düşürmekte, çalışma saatlerini arttırmakta ve onlara sert davranmaktadır.

Sigara kağıdı fabrikalarında çalışan işçilerin sendikasında üç yüz elli sendikalı işçi, patronlarının hakaretlerini ve ücret kesintilerini protesto ettikleri için lokavta uğradı.

İki yüz otuz bira fabrikası işçisi de üç aydır lokavtla karşı karşıya.

Ekonomik krizin bir sonucu olarak ciltçi yoldaşlarımız işsiz kaldı. Marangozlar arasında da zorunlu işsizlik yaygın.

Ve sanki bir ironi gibi, hayat on kat daha pahalı hale geldi. Ekmek artık eskisinden on kat daha pahalı; et - bundan bahsetmeyelim - bir lüks haline geldi. Peynirin fiyatı üç katına çıktı; kömür, tuz, zeytin önemli ölçüde arttı. Ve akbabalar, vergi artışı bahanesiyle kiraları yüzde 200 artırıyor.

Ve tüm bunlarla birlikte savaş devam ediyor ve edecek, çünkü finans kralları için oldukça karlı bir iş ve yurtseverler için çok eğlenceli bir oyun.

* * *

Ancak tüm bunlar cesaretimizi kırmıyor. Savaş, kardeşlerimizin katledilmesi, işsizlik, sefalet ve bizi bunaltan diğer tüm felaketler içimizdeki isyan ruhunu bastıramayacak, aksine daha da ateşlendirecektir.

Yarın, dünkü olaylardan çıkardığımız derslerle, kaybettiklerimizi yeniden inşa etmek için cesaretle çalışacağız ve geçmişteki hatalarımızı ve zayıflıklarımızı daima aklımızda tutarak ileriye doğru bir adım atmaya çalışacağız.

Ve hiç şüphesiz, İşçi Enternasyonali’ndeki bizden daha ileri ağabeylerimiz, talihsizliğimizin nedeni olan Balkan Savaşı’nı önlemek için yapamadıklarını bu durumda bizim için yapacaklardır. Doğu’nun sömürücü kapitalistlerine karşı mücadelede bizi desteklemek ve cesaretlendirmek için onların manevi yardımına güveniyoruz.

Bu hepimizin görüşü ve gelecek için yeminimizdir.




İstanbul Sosyalist Merkezi’nin Uluslararası Proletarya’ya Hitabı
(1914)

Bütün dünya sömürülenlerinin protesto haykırışlarının bir kere daha birleştiği bu tarihi günde, biz de, kapitalist toplumu, emeğin sömürülmesini, emekçilerin ezilmelerini, büyük toplumsal haksızlığı sizlerle beraber protesto ediyoruz.

Sınıf çıkarlarımızın ve her birimize düşen görevin bilincinde olarak insanın insan tarafından sömürüsüne ve sefalet düzenine son verebilecek tek şey olan büyük toplumsal devrimin gerçekleşmesine katkımızı ve bağlılığımızı kardeşçe tekrar dile getiriyoruz…

Ne yazık önleyemediğimiz Balkan Harbi denilen savaş, etkilerini Doğu emekçi sınıfının daha uzun süre üzerinden atamayacağı, halkın ve proleterlerin henüz yeni uyanışlarını geciktirecek sonuçlar doğurmuştur.

Bu savaş, bugün açlık içinde kıvranan şehir ve kır işçi ailelerinin binlercesini öksüz bıraktı, bu zalim toplumun insafına terk etti.

Bu savaş, şehirleri ve köyleri yerle bir etti ve beraberinde bütün halkı kırıp geçiren sefalet ve açlığı getirdi.

Bu savaş, Doğu ulusları arasında kin ve bağnazlığı yeniden canlandırdı, yöneticiler ve sermayedarlar çıkarına milliyetçi zihniyeti güçlendirdi.

Bu savaş, devlet hazinesini tamtakır bıraktı; şimdi de o paraları bizlere, kölelerine ödetiyorlar.

Bu savaş şimdiye kadar görülmemiş bir siyasi zorbalık getirdi.

Şehirlerimizin sokakları, yersiz yurtsuz, aç yaşlılar, kadın ve çocuklarla dolu. Rumeli’yi istila edenlerin savaş sırasında bütün mallarına mülklerine el koydukları göçmenler kafileler halinde bize sığınıyor, Trakya’ya ve Anadolu’ya yerleşiyorlar. Bu kez de Anadolu’da bağnazlık ve din ayrılıklarına bağlı kinlerin körüklediği yeni olaylar patlak veriyor ve yerli ahali ters yöne göç etmek zorunda kalıyor.

Hükümet, mahvolmuş halkın sırtına, tabii sürekli anayasaya uygun etiketi altında, rezil bir baskı yönetimi yerleştirdi: Devamlı sıkıyönetim, örgütlere, toplantılara ve basına karşı şiddet tedbirleri…

1 Mayıs 1914 günü yürüyüş yapamadık, bu keyfi yönetimi protesto ediyor ve sizlerle birlikte bir kez daha haykırıyoruz: Kahrolsun burjuvazi! Yaşasın özgürlük! Yaşasın toplumsal devrim!






III.
Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu


Giriş

Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunun arka planı, büyük ölçüde Rusya’daki Ekim Devrimi’nde bulunabilir.

O zamana kadar Rusya ile savaş halinde olan Türkiye’de devrimin ilk etkisi fazlasıyla doğrudan oldu. Doğu Anadolu’dan dönen Rus askerleri, iktidarı Erzincan’da bulunan ve Türkleri, Kürtleri ve Ermenileri temsil eden bir sovyet hükümetine bıraktı. Erzincan’da yerel halk, idari binalara kızıl bayraklar astı. Erzincan’ın ötesinde, yeni sovyet hükümeti Erzurum, Dersim, Bayburt ve Sivas’ta da etki sahibiydi, ancak yine de İttihat ve Terakki Komitesi İtilaf Devletleri’ne teslim olmadan ve Enver ve Talat paşalar gibi liderleri ülkeden kaçmadan önce Osmanlı ordusu tarafından kısa sürede bastırıldı. Böylece, İstanbul ve Anadolu’nun büyük bir kısmı savaşın galipleri tarafından işgal edildi.

1918’de Moskova’da düzenlenen ve eski savaş esirlerinin katıldığı Birinci Türk Sol Sosyalistler Kongresi’nin sonucunda, Mustafa Suphi, Şerif Manatov ve Süleyman Nuri’nin liderliğindeki Türkiye Komünist Örgütü kuruldu.

1918 ve 1919’un sonlarında, Hüseyin Hilmi’nin liderliğindeki ve en parlak döneminde 14.000 üyeye sahip olan Türkiye Sosyalist Fırkası ve 2.000 üyeye sahip olan Sosyal Demokrat Fırkası gibi yasal sosyalist örgütler İstanbul’da ortaya çıktı. Onların solunda, yurtdışında, özellikle Almanya’da eğitim gördükten sonra Türkiye’ye dönen Türk öğrenciler, Türkiye İşçi ve Köylü Partisi’ni kurdular. Bu parti daha sonra Türkiye İşçi ve Köylü Sosyalist Partisi olarak yeniden adlandırıldı. Ethem Nejat ve Şefik Hüsnü’nün liderliğindeki parti, ideolojik olarak USPD’nin (Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi) çizgisini izledi.

Son olarak, Osmanlı sosyalizminin sol kanadının bazı kalıntıları, Bolşevizmin etkisiyle Roland Ginzberg’in etrafında Komünist Grup olarak İstanbul’da yeniden örgütlendi. Komünist Grup, uluslararası sınıf sendikaları örgütlemeye başladı ve ayrıca, Vanlı Kazım’ın liderliğindeki Türkiye Sosyalist Partisi’nde ve daha sonra İstanbul’dan ayrılıp Anadolu’daki komünist harekete katılan Ziynetullah Nevşirvan’ın liderliğindeki Sosyal Demokrat Parti’de yeni ortaya çıkan sol muhalefetlerle de yakın ilişkiler kurdu.

İstanbul’daki komünistler, daha sonra Fransızlar tarafından hapsedilen ve Nevşirvan’ın grubu tarafından organize edilen cesur bir firarın ardından şehri terk etmek zorunda kalan, yeni kurulan Komünist Enternasyonal’i temsil eden Şerif Manatov’un da yardımını aldı. Nevşirvan, 1923 tarihli Yoldaş Ethem Nejat adlı kitapçığında İstanbul’daki siyasi durumu şöyle tanımlıyordu:

    “Bize deneyler; Sosyal Demokrat Fırkası Merkez Komitesi’nde, sosyal devrime ve işçi yararına ait geleneklerinin azınlıkta olduğunu göstermiştir. Bundan dolayı işçilerin sempatileri olduğu halde ilerletmek mümkün olamıyordu. Yalnız siyasi mevki ve çıkar için fırka kurulmasına katılmış olan Dr. Hasan Rıza gibi büyük burjuvaların yamakları, uşakları ve küçük burjuva olmaya çalışan yardakçılar fırkanın emekçi yapıya sahip olmasına ve devrimci niteliğe bürünmesine engel olmaya çalışıyorlar, devrimci unsurları içerdeki savaşta yalnız bırakıyorlardı. Diğer taraftan Hüseyin Hilmi’nin diktatörlüğü altında yuvalanan Türkiye Sosyalist Fırkası için de aynı durumda aynı savaş sürüyordu”.

“Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi Etem Nejat yoldaşa göre de bir aydınlar örgütü olduğundan, daha çok halk yığınları örgütü olan Sosyal Demokrat ve Türkiye Sosyalist fırkalarıyla uyuşmak, birleşmek gerekti. Benim kanıma göre, böyle bir birleşme olmadığında, yığınları yeni fırkaya çekmek zor olacağı gibi, ötekiler içerisinde de, rehberleri arasındaki o ’yarı burjuva’ çoğunluklarıyla işçi yararına pek büyük bir iş görmek mümkün olmayacaktı”.

Bu arada, 1919’da Anadolu’da işgale karşı çıkan düzensiz milisler olarak Kuva-yi Milliye ortaya çıktı. Kısa süre sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki bir grup subay Osmanlı ordusundan ayrıldı ve bir dizi kongre yoluyla hareketin liderliğini üstlendi. Mustafa Kemal ve müttefikleri, kısa sürede Anadolu’nun her yerinde örgütlenen Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurdu. Yıl sonuna kadar Kuva-yi Milliye’nin sayısı 7.000 civarına ulaştı. 1920’de, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti tarafından Ankara’da, İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’a alternatif olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Nazım Resmor ve Şeyh Servet’in önderliğindeki, yeni hükümetin gidişatına samimi bir şekilde muhalefet eden bir dizi sol milliyetçi milletvekili, daha sonra gözden düşen hükümet destekçisi Hakkı Behiç ve İttihat ve Terakki Komitesi’nin kalıntılarını temsil eden Yunus Nadi, askeri bir örgütten çok siyasi bir örgüt olan Yeşil Ordu’yu kurdular.

Birkaç ay içinde Kuva-yi Milliye 15.000 kişiye ulaştı. Bunların en güçlü kısmı, kendini Bolşevik ilan eden Çerkes Ethem’in liderliğindeki 5.000 kişilik Kuva-yi Seyyare’ydi. Kuva-yi Seyyare, İstanbul merkezinden kopan Türkiye Sosyalist Partisi’nin bir şubesinin örgütlendiği Eskişehir’de konuşlanmıştı. Kuva-yi Seyyare, davalarının yararına zenginleri mülksüzleştirme eylemlerine sık sık girişiyordu. Bu kuvvetlerin arasında, Mustafa Suphi’nin bir takipçisi tarafından komuta edildiği için bu adı alan 700 kişilik Bolşevik Taburu da vardı. Ethem, yılın çoğunu Ankara hükümetine karşı halifeliği destekleyen ayaklanmaları bastırmakla geçirdi.

Bununla birlikte, Mustafa Kemal ile arasındaki gerginliğin artması üzerine Çerkes Ethem Yeşil Ordu’ya katıldı. Bu noktada, Yeşil Ordu’nun Halk Zümresi adlı meclis grubu, TBMM’deki 200 sandalyenin 85’ini kontrol ediyordu ve kısa bir süre için Resmor’u İçişleri Bakanı olarak seçti, ancak Mustafa Kemal hızla Yunus Nadi ile bir anlaşmaya vararak Resmor’un istifasına neden oldu. Halk Zümresi Yeşil Ordu’yu terk etti ve Yeşil Ordu, Resmor ve Şeyh Servet’in kontrolündeki bir örgüte dönüştü.

O günlerde Şerif Manatov Ankara’ya geldi ve muhalif askeri veteriner Salih Hacıoğlu ve birkaç diğer yoldaşla birlikte, Yeşil Ordu’nun programını reddettikten sonra 14 Temmuz’da Türkiye Komünist Partisi’nin kurulduğunu ilan etti. Parti, İstanbul hükümetine karşı olduğu kadar Ankara hükümetine de karşıydı. Nevşirvan, İstanbul’dan geldikten kısa bir süre sonra partiye katıldı.

Türkiye Komünist Partisi kısa süre sonra Eskişehir’de Çerkes Ethem’i destekleyen milisler arasında faaliyet göstermeye başladı. Ethem’i destekleyen bir gazetecinin sahibi olduğu Eskişehir’deki Seyyare Yeni Dünya gazetesi, Komünist Partisi liderlerinin yazdığı makaleleri ve Komünist Enternasyonal’in Doğu Halklarına Çağrısı’nı yayınladı.

Manatov, Kemal’in güçleri tarafından tutuklanıp sınır dışı edilse de, yıl sonuna kadar partinin Ankara, Eskişehir, Kızılcahamam, Çamlıdere, Yozgat, Kastamonu, İnebolu, Şebinkarahisar, Alanya, Konya, Sivas ve Trabzon’da 350-400 militanı vardı. Partinin geçmiş ve günümüz Türk siyaseti hakkındaki tutumuna bir örnek, Bolşevikler ve İttihatçılar başlıklı metinlerinde görülebilir:

“Bolşeviklik, bildiğimiz anlamda particilik demek değildir. Bolşevikler dünyada sosyalizmi yerleştirmeye azmetmiş bir insanlık zümresidir…
İttihatçıların her türlü fenalığını, ahmakça ve budalaca ve cahilce hareket ve yaptırımlarını ve baskıcı yönetimlerini bir tarafa bırakalım. Yolsuzluk ve rüşvetin adını bedava koyarak ülkenin her yerinde ahlaksızlığı son noktaya vardıran, hırsızlığı göklere çıkartan o zalim idare adamlarının yoktan meydana getirdiği servetler, savaş zenginleri hatırlardan nasıl silinir? Çıkıp da bu şeytani ruhlar, yüce Bolşevik ismini nasıl taşıyabilirler? Hayır arkadaşlar hayır! Türkiye Bolşevikleri arasında ne yüzü kara ve elleri kanlı olan bir İttihatçı ne de İttihatçılardan daha fena olan ve özellikle son zamanlarda bütün dünya Müslümanlarının, bütün dünya işçi ve fakirinin düşmanı olan İngiliz menfaatleriyle el ele veren İtilafçılardan bir kişi bile bulunması imkan ve ihtimali yoktur.
Genel kanıda oluşan bu şüphe ve tereddüde yalnız bir açıdan hak verilir. O da pek kurnaz ve şeytan doğalı olan İttihatçı sülükleri tanılmadıkları yerlerde Bolşevikler arasına karşabilir, sokulabilir ve bu mümkündür. Fakat bunlar ne kadar şeytanlık ve samimiyet gösterirse göstersin, çok geçmez foyaları meydana çıkar. Ve çıkacaktır ve meydana çıkınca da derhal layık oldukları muameleyi göreceklerdir.
     Yalnız şurasını da belirtmek gereklidir ki Türkiye Bolşevikleri bütün namuslu insanları kendi arasında görmekten övünç duyarlar. Bu nokta dolayısıyla eski partilerden hangisine dahil olursa olsun, fakir halkın zararına çalışmamış, zulüm ve gaddarlık etmemiş, ve son moda tabirle bedavcılığa karışmamış, namus ve erdemiyle tanınmış her vatandaş Türkiye Komünistleri arasına girebilir”.

Ancak, Moskova’ya temsilciler göndererek yeni kurulan Komünist Enternasyonal ile ilk teması kuran, ne İstanbul’daki Komünist Grup ne de Anadolu’da kurulan Türkiye Komünist Partisi oldu; bunu yapan sol sosyal demokrat Türkiye İşçi ve Köylü Sosyalist Partisi oldu. Komintern’in İkinci Kongresi’nde bu partinin delegelerinden biri olan Kayseri’li İsmail Hakkı, Anadolu komünistlerinin tutumunun tamamen tersi bir tutum sergiledi:

     “Rus Devrimi’nden ve Türkiye’nin Avrupa kapitalistleri tarafından bölüşülmesinden sonra, Türk halkı İngiliz ve Fransız kapitalistlerinin gerçek yüzünü görünce – bu andan itibaren Türkiye’de yeni bir hareket başlamaktadır, bir kurtuluş hareketi. Şimdi demokratik partilerin önderlik ettiği Anadolu hükümeti, Türkiye’nin Batı tarafından uğratıldığı hayasız sömürüye en iyi cevaptır. İstanbul’un işgali, bardağı taşıran son damla oldu ve harekete hız verdi. Bütün Batı düşmanı güçleri çevresinde toplayan ve emperyalizme karşı öteden beri nefret duygularıyla dolup taşan Anadolu’daki devrimci hükümet, şimdi Avrupa Emperyalizmine karşı bir savaşıma girişmeye hazırlanmaktadır. Türkiye’nin emekçi kitleleri, bir daha Batı’nın baskısına boyun eymeyeceklerdir. Emekçi Türkiye’nin en iyi dostu olan Rus Devrimi sayesinde Türk ulusu kısa zamanda tam özgürlüğe kavuşacak ve öteki ülkelerin işçi kitleleriyle birlikte dünya emperyalistlerine karşı güçlü bir savaşıma başlayacaktır”.

Kısa bir süre sonra, 10-16 Eylül tarihleri arasında Bakü’de Türkiye Komünist Örgütü’nün Birinci Kongresi yapıldı. Örgüt, Türkiye Komünist Partisi olarak yeniden adlandırıldı ve Mustafa Suphi parti lideri oldu. Kongrede Türkiye’yi temsil eden tek örgüt, lideri Ethem Nejat’ın parti sekreteri olduğu İstanbul İşçi ve Köylü Sosyalist Partisi idi. Bununla birlikte, Bakü örgütü oldukça radikal militanlardan oluşuyordu, bu nedenle kongre belgeleri İşçi ve Köylü Sosyalist Partisi’nin pozisyonlarının oldukça solundaydı:

     “Anadolu’da devam eden milli devrimci hareketin tüm dünya emperyalizmine karşı mücadelesiyle bütün dünya proletarya hareketine yardım ettiğine kaniyiz, bu milli hareketin memleket dahilinde gelişmesi ve derinleşmesiyle, sınıf bilincinin meydana gelmesine hizmet ettiği ve böylece yarınki toplumsal devrime uygun bir alan hazırladığı kesindir.
Türkiye Komünist Fırkası bir taraftan Türkiye’de emperyalizme karşı olan bu hareketin derinleşmesine yardım etmekle beraber diğer taraftan rençber, işçi halkın asıl maksadı ve son emeli olan çalışanlar hakimiyetini elde etmek esaslarını hazırlamak için uğraşacaktır”.

Dahası, Bolşevizmin etkisi altında, kongre Ermenilerin soykırımını tanıdı ve milliyetler sorununun çözümünde proleter enternasyonalist bir yaklaşım benimsedi:

     “Türk ve Ermeni halk arasına husumet sokmaktan çekinmediler. Tarih boyunca beraber yaşayan bu iki milleti birbirine düşman ettiler. Her yerde ve her zaman ölen, ezilen ve yaşama hakkından mahrum, fakir, çaresiz halklı. Avrupa emperyalizminin bir neticesi olan Dünya Savaşı esnasında zavallı fakir Ermeni köylüsü yine İngilizlerin yalanlarına, Taşnakların, papazların doldurmalarına alet oldu. Van ve Bitlis taraflarında Müslüman fakir halkı kesmeye, evlerini yakmaya, mallarını yağmalamaya başladı… Buna karşı İttihat ve Terakki hükümeti amansız davrandı, Ermeniler tehcir edildiler; malları alındı ve gizli emirlerle büyük kısmı öldürüldü”.
“Her ulus gibi Araplar, Kürtler ve Bulgarlar da ne şekilde yaşayacaklarına kendileri karar verecek ve belirleyeceklerdir. Rusya nasıl federasyonu kabul ediyorsa, biz de kabul etmeliyiz. Sadece biz değil, tüm uluslar bu ilkeyi kabul etmelidir. İnsanlık ancak bu ilke sayesinde geniş bir aile haline gelebilecektir”.
“Türkiye Komünist Partisi, Türk işçi ve köylülerini İttihatçıların ve hain sosyalistlerin etkisinden kurtarmaya çalışacağı gibi, Rum, Ermeni ve Kürt uluslarının ezilen sınıflarını Taşnak ya da Bedir Han örgütlerinden ayırmak, onları aynı çıkarlar ve amaçlar adına tek bir sınıf olarak birleştirmek ve hem iç asalaklara hem de dış güçlere karşı savaşmaya yöneltmek zorundadır”.

Kongreden kısa bir süre sonra, devrimci sınıf sendikaları kurmayı amaçlayan militan işçilerin koordinasyon organı olan Beynelmilel İşçiler İttihadı, Komünist Grup da dahil olmak üzere Osmanlı sosyalizminin sol kanadının kalıntıları tarafından 1920 Ekiminde İstanbul’da kuruldu. Başlangıçta örgüt, ilkeleri o zamana kadar az çok bir anarşist haline gelmiş olan Vezesthenis tarafından ithal edilen Amerikan Dünya Endüstri İşçileri (IWW) sendikasından esinlenmişti. Bununla birlikte, sendikanın ilk başkanı ve aynı zamanda bir anarşist olan Seraphim Maximos, Komünist Enternasyonal’e sendikanın kurulduğunu duyuran sıcak bir mektup gönderdi ve Profintern’e katılmak için başvurdu. Tüzüğüne göre:

     “Bİİ’nin amacı, bütün işçileri kapitaist sömürüye karşı, ücretli kölelik boyunduruğundan kurtuluş için devrimci sınıf mücadelesi ilkesine dayalı olarak mücadele eden büyük bir teşkilat halinde birleştirmektir”.

Tüm bu gelişmeler Mustafa Kemal’i alarma geçirdi ve 1920’lerin sonunda, eski Yeşil Ordu mensubu Hakkı Behiç’in liderliğinde resmi, hükümet yanlısı bir Türkiye Komünist Partisi kurdu. Sahte partinin Komünist Enternasyonal’e üyelik başvurusu reddedildi.

Bununla birlikte, sahte parti, kitlelerin aldatılmasını önlemek için Anadolu’daki Komünist Parti’sini yasadışılıktan çıkmaya zorladı. Yasal bir örgüt kurma çabası içinde olan Türkiye Komünist Partisi, Yeşil Ordu’nun Resmor ve Şeyh Servet liderliğindeki kalıntılarıyla birleşerek 22 Kasım’da Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası adını aldı ve 7 Aralık’ta yasal bir parti haline geldi. Parti çizgisi değişti, proletarya dışındaki sınıflara da hitap etmeye çalıştı ve Kemalistlere karşı yumuşadı. Parti, Ankara’da komünizm ve kadınlar, komünizm ve İslam, Bolşevik dış politikası ve Batı ile bir anlaşmanın Anadolu proleterlerinin çıkarlarına uygun olup olmadığı gibi konularda konferanslar düzenledi ve Ethem’in milisleri arasında aktif olmaya devam etti. Birleşme, 1921 tarihli Komünist Enternasyonal Doğu Sekreterliği Raporu’nda şu şekilde açıklanmıştır:

     “1920 sonbaharında Kemal Paşa hükümeti ‘kendi’ Türkiye Komünist Partisi’ni kurdu. Diğer görevlerinin yanı sıra bu parti illegal komünist partisiyle savaşı kendine amaç edindi ve legal varlığının öncelikleri ve çevirdiği dolaplar sayesinde yeterince başarılı oldu. Durum böyle olunca illegal parti legale çıkmak için elinden geleni yapmaya ve provokasyon faaliyetlerine karşı savaşta daha etkin önlemler almaya karar verdi. RSFSC hükümeti illegal partiye kimi yardımlarda bulunuyordu.
     Legalleşmeden önce parti Yeşil Ordu MK’nin en devrimci üyeleriyle ve Meclis’teki Halkçı grubun sol kanadıyla anlaşmayı gerekli gördü. Görüşmelere başlandı ve ortak komünist temelde birleşme olanağı belirlendi. 22 Eylül 1920 tarihinde anlaşma imzalandı ve o zamandan beri yeni parti, Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası varlığını sürdürüyor (1. Hükümetin kurduğu partiden ayrıt etmek için; 2. Birleşen iki grubun ortak niteliğini vurlamak için “Halk” partisi dendi)”.

Anadolu’daki parti, Mustafa Kemal’i eleştirel bir şekilde destekleyen sol milliyetçilerle birleşince, Mustafa Suphi, Mustafa Kemal’in burjuva hükümetini destekleme fikrine kendisi kadar sıcak bakmayan komünistlerin varlığından açıkça şikayet etmeye başladı:

     “Şimdiye kadar Anadolu’da arasıra meydana çıkarak komünizmden bahseden bazı kişilerin yeryüzünü birdenbire her türlü pislikten, her türlü zulüm, rahatsızlık ve kıtlıktan temizlemek istemeleriyle ilgili, şüphesiz ki yüksek ve insani fakat aynı zamanda aşırı ifadeleri hükümetin bazı kesimlerinde Türkiye Komünist Fırkası’nın Ufak Asya’da toplumsal devrimin gerçekleşmesi için gerekli olan şartların olgunlaştığını düşünmesi gibi yanlış bir fikrin doğmasına nede olmuştu.
Diğer taraftan Anadolu’da kalkışma hareketi başladıktan sonra Büyük Millet Meclisi içinde eski politikacılarımız tarafından vücuda getirilen yeni parti ve zümrelerin, şahsi mülkiyet meselesine bile değinmeksizin, sola doğru her adımda birkaç menzil atlayıvermeleri, komünistlerden bazı yoldaşların ’yine mi suni ve yalancı hareketler karşısında bulunuyoruz?’ kuşkularını uyandırmıştı.
     Biz ise bu yanlış düşünce ve fena anlayışların yeri olmadığını, Ufak Asya’da başlayan hareketlerin ise doğallığını iddia ediyoruz. Rusya’da başlayarak Avrupa ve Amerika içlerine doğru dalgalanıp ilerleyen toplumsal hareketin, Rusya’nın karşısındaki Ufak Asya’ya karşı etkisiz kalması mümkün müdür? Büyük Millet Meclisi’nin esas teşkilatı olan halkçı ve halk zümreleri partisi de, işçi ve ırgat devriminin – Bolşevizmin – rüzgarı içinde doğmuş birtakım hücrelerdir”.

Mustafa Suphi, Mustafa Kemal ile mektuplaşmaya başlamış ve paşanın iyi niyetinden emin olmuştu. Mustafa Kemal’e mektuplarından birinde şöyle diyecekti:

     “Teşkilatımız Bakü Kongresinde bir program ve teşkilat nizamnamesini kabul ile fırka haline geldikten sonra, memlekette takip edeceği siyaseti belirlemiştir. TKF TBMM Hükümetini emperyalist devletlerle savaş halinde bulunduğu müddet içerisinde bütün kuvvetiyle destekleyemeye, savaş cephelerinde zaaf ve dağılmaya neden olacak her türlü haddini bilmezlikten kaçınmaya karar verdiği gibi, zulüm ve yağmaya karşı savaş hislerinin halk içerisinde derinleşmesini temin etmek üzere fırka faaliyetine geçmeye gerek görmüştür ki, bunun yasal biçimde gerçekleşmesi için TBMM Hükümetinin izni esirgemeyeceğini ummaktadır”.

Manatov ve Süleyman Nuri gibi militanların uyarılarına rağmen, Mustafa Suphi, Bakü Kongresi’nde kurulan parti liderliğinin çoğunluğunu açıkça Anadolu’ya seyahat etmeye ikna etti. Erzurum’a vardıklarında, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yerel şubesi halkı onlara saldırmaya kışkırttı. Aynı senaryo, daha sonra gittikleri Trabzon’da da tekrarlandı. Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve diğer yoldaşlar geri dönmeye karar verdiler, ancak şehri bir tekneyle terk ettikten sonra, suikastçılarla dolu başka bir tekne onlara yaklaştı ve hepsi Mustafa Kemal’in emriyle öldürüldü. Türkiye’deki komünist hareket için büyük bir travma olan bu olayın ardından, Bakü şubesi Süleyman Nuri’nin liderliğindeki sol kanat ile Ahmet Cevat Emre’nin liderliğindeki Kemalist sağ kanat olarak ikiye bölündü.

Bu arada Komünist Grup, Beynelmilel İşçiler İttihadı içinde anarşizmin etkisine karşı mücadele ediyordu. Komünist Grubun üyesi Ginzberg, 1921’de Komünist Enternasyonal Doğu Sekreterliğine sunduğu raporunda bu mücadeleyi şöyle ifade etti:

     “Bİİ… geçtiğimiz beş ay içinde Amerika’nın IWW’sinin ilkelerinin ve programının kabulü nedeniyle izlenen kötü bir politikaya sahip olmuştur; ancak şimdi içeride güçlü bir kampanya yürütüyoruz ve bu değişiyor”.

Komünist Grup, İstanbul’daki Beyazların varlığına karşı askeri eylemlerde bulundu, Rus karşı-devrimci ordularına silah taşıyan bir gemiyi batırdı, Wrangel’in büyükelçiliğini bombaladı ve İstanbul’daki Beyaz göçmenlere ait bir bankayı soydu. Ginzberg, bu tür eylemleri tamamen onaylamasa da, bunları 1920 yılına kadar grupta gelişen anarşist-komünistlerin varlığına bağlamaktadır.

Her halükarda, sendikal çalışma Komünist Grubun en önemli önceliğiydi. Komünist Grup, Yunanca “Sovyetlerin Kuruluşu” başlıklı bir broşür yayınlarken, Beynelmilel İşçiler İttihadı da yine Yunanca olarak haftalık bir sendika yayını olan Neos Anthropos’u (Yeni İnsan) yayınladı ve İstanbul’da 1 Mayıs gösterisini düzenledi. Komünist Grup, Sosyalist ve Sosyal Demokrat Partileri takip eden binlerce işçiyi, liderlerinin hain ve işbirlikçi oportünizmini ortaya çıkararak Beynelmilel İşçiler İttihadı’na çekmeye odaklanmaya başladı. Bu partiler grevleri yönetmekte başarısız olunca, tabanları kısmen Bİİ’na çekildi.

1921’de Komünist Grup, Bedros Torosyan liderliğindeki İstanbul Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nin sol kanadıyla birleşerek İstanbul Komünist Partisi adını aldı. Parti böylece Ermeni bir yayın olan Yerkir (Ülke) gazetesini de bünyesine kattı. İstanbul Komünist Partisi, çoğunlukla Müslüman kökenli militanlardan oluşan ve Türkiye Sosyalist Partisi’nin sol kanadının lideri Vanlı Kazım’ın önderliğindeki Beynelmilel İşçiler İttihadı’nda aktif olan küçük bir komünist grupla birlikte hareket etti. Ginzberg, 1924 tarihli “Türk İşçi Hareketi’ne Kısa Bir Bakış” başlıklı raporunda bu olayları şöyle anlatmıştır:

     “İstanbul’da çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu 2.000 üyeli bir Ermeni sosyal demokrat partisi (Hınçakist) de vardı… 1921’de Bİİ Komünist Grubu… bu partinin sol kanadıyla ilişkiye geçti ve bu iki grup birleşerek Aralık 1921’de İstanbul Komünist Partisi’ni oluşturdu… İstanbul Komünist Partisi’nin komünist Ermeni fraksiyonu, hem Sovyet Rusya lehine, hem de Sovyet Ermenistan lehine basın, konferans, ajitasyon yoluyla büyük bir kampanya yürüttüyordu.
     İstanbul Komünist Partisi’nin politik çizgisi, Franklin Bouillon anlaşmasına kadar Kemalist hareketle ilgili olarak onları desteklemek biçimindeydi; ancak bağımsızlık hareketine bir ihanet olarak değerlendirilen bu anlaşmadan sonra, parti Kemalistlerin maskesini alaşağı etmekten geri durmadı ve işçi sınıfını, her ilerici adımı desteklemekle birlikte, yerli burjuvaziye ve emperyalizme karşı sınıf savaşı yoluyla mücadele etmeye yöneltti”.

1921’in sonlarında, gerilla lideri Çerkes Ethem, yayınlarında kendisini Türkiye Kızıl Ordularının komutanı ilan eden sahte Türkiye Komünist Partisi’ne katıldı. Mustafa Kemal’in 6.000 kişilik düzenli ordusu ile Ethem’in düzensiz güçleri arasındaki çatışma şiddetlendi. Nihayetinde Ethem, Kemal ile savaşmaktan kaçındı ve Yunanlılara teslim oldu. Zira Mustafa Kemal’i yenilgiye uğratsa bile, Türk milliyetçi güçlerinin toplam sayısının birkaç katı olan Yunanlıların elinde daha kötü bir yenilgiye uğrayacağından korkuyordu. Ethem’in ihanetinin ardından, sahte Komünist Partisi amacına ulaştığı için kapatıldı. Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası yasadışı ilan edildi ve liderleri, özellikle Ethem sahte Komünist Partisi’ne katıldıktan sonra, Ethem’i desteklememiş olmalarına rağmen hapse atıldı.




Belgeler

Burada sunduğumuz ilk iki belge, Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluş belgeleridir ve sol milliyetçilerle birleşmek ve yasal bir parti olmak için kısmen revize edilmiş olsalar da, doktrinsel netlikleri ve ilkeli yaklaşımları ile övgüye değerdir.

Üçüncü belge, Bakü Doğu Halkları Kongresi’nde Naciye’nin yaptığı konuşma, Doğu’daki tüm Komintern için genel bir öneme sahiptir ve ne yazık ki, o dönemde komünist bir kadın tarafından yazılmış tek belge olmasına rağmen, İstanbul’da ve Anadolu’da parti çalışmalarında aktif olan az sayıda militan komünist kadın olduğu iyi bilinmektedir.

Dördüncü belge, ilk olarak Bulgaristan Komünist Partisi’nin Türkçe gazetesi Ziya’da, daha sonra da Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası’nin organı Emek’te yayınlanan “Doğuda” başlıklı makale, iki ülkenin komünistleri arasındaki bağların ve işbirliğinin devam ettiğini göstermektedir.

Son olarak, Süleyman Nuri’nin Komintern’in 3. Kongresi’nde yaptığı cesur konuşma, Mustafa Suphi ve diğer yoldaşların öldürülmesinin ardından Türk milliyetçi hareketinin ne ölçüde desteklenmesi ve ne zaman karşı çıkılması gerektiği konusunda Bakü solunun görüşlerini ifade etmektedir.




Türkiye Komünist Partisi Genel Nizamnamesi
(1920)

1- Bütün insanlığa refah ve saadet temin edecek olan dünya devriminin Türkiye’de bir an evvel hasıl olmuş olmasını temin ve sosyalizmi tesis için Türkiye’de bir Komünist yani Bolşevik Partisi ortaya çıkmıştır.

2- TKP kapitalizm ve emperyalizm zorba yönetiminden bütün mazlum milletlerin ve sınıfların kurtulması için bütün kuvvetiyle mücadele edecektir.

3- Yönetim sistemi meselesinde Türkiye Bolşevikleri Rusya Şura Teşkilatının esaslarını kabul eder.

4- Türkiye Bolşevikleri köy, bucak kaza, sancak ve merkez şuraları vasıtasıyla toplum hayatında hakiki bir halk hükumeti cumhuriyetini meydana getirecek ve sosyalizmi yerleştirinceye kadar yoksul işçilerden meydana gelen bu şuraların diktatörlüğünü öngörür.

5- Türkiye Bolşevikleri şura hükumetlerinin seçimlerinde şimdilik burjuva ve zorba yönetici sınıfını seçme ve seçilme hakkından mahrum eder.

6- Türkiye Bolşevikleri bu mücadelesinde hedefine ulaşmak için ve bütün insanoğluna hizmet etmek için her memleketteki komünist sosyalist teşkilatlarıyla sıkı bir ittifak oluşturarak onlarla birlikte hareket eder. Ve Üçüncü Enternasyonale bağlıdır.

7- Türkiye Bolşevikleri savaş ve askerliği ve bunlardan doğan bütün eşitsizlikleri ve haksızlıkları reddeder. Savaş ve mücadeleyi ancak militarizm ve emperyalizmi ortadan kaldırıncaya kadar meşru görebilirler.

8- Toplumsal devrim neticesinde dünyada sosyalizm yerleşinceye kadar geçici bir devrim ordusu oluşturulur.

9- Türkiye Bolşevikleri arazi, bankalar, fabrikalar, ticarethaneler, yapılar, demir yolları, vapurlar sözün kısası bütün servet ve sanayi kaynaklarını tamamen millileştirir ve yani milletin ortak malı olarak değerlendirir. Bu sayede şahıslara dalkavukluk etmeyi ortadan kaldırır. Hasılat ve milli ekonomiden halkın geneli maddi ve manevi kabiliyetlerine göre çalışmak şartıyla eşit olarak istifade etmiş olur.

10- Dış ticaret ve mübadele tamamen hükumetin tekelindedir. İçeride ise kooperatifler tamamen ortaya çıktıktan sonra derhal ticaret serbestisi ortadan kaldırılır.

11- Zenginlik yaratmayan ve herhangi bir birey için gerekli miktardan fazla olan süs ve tüketim eşyalarına el konulacaktır.

12- Aciz, yaşlı, sakat ve hasta olanlar kamu gelirinden eşit olarak faydalanabilirler.

13- Türkiye Komünistleri ergenlik çağına erişen herkes için günlük ortalama sekiz saat çalışmayı zorunlu kılar.

Şerh:

a- Hamile kadınlar doğumdan altı hafta önce ve altı hafta sonra çalışmazlar.

b- Küçük çocuklar imkan oldukça süt nine ve mürebbiyeler tarafından bakılacağı gibi 4’ten 8’e kadar olanlar da yuvalarda, çocuk bahçelerinde eğitileceklerdir.

c- Şimdilik 8 yaşından 14 yaşına kadar olan bütün çocukların ücretsiz olarak ve imkanlar elverirse yatılı olarak zorunlu eğitim görmeleri ve ileride bunun 6 yaşından 16 yaşına kadar bütün çocukları kapsayacak şekilde kamusal eğitim için hedef olarak kabul edilir.

d- 14 yaşından 18 yaşına kadar olan gençler, maden ocaklarında ve diğer ağır iş kollarında çalışanlar günde en fazla altı saat ve hafif iş kollarında çalışanlar ise günde en fazla on saat çalışırlar.

h- Yüksek tahsil zorunlu olmamakla birlikte herkes için ücretsizdir. Bunun dışında boş saatlerinde okuyup yazmak ve öğrenmek için yetişkinlere özgü gece okulları, kamusal kütüphaneler, sinema ve müzeler açılacaktır.

14- Türkiye Komünistleri din ve devlet işlerini birbirinden ayırır. Dinin tam serbestliğini tanır ve hiç kimsenin vicdanına saldırıda bulunmaz. Vicdan özgürlüğü ilan eder.

15- Türkiye Komünistleri milletlerin özgür gelişimini tanır ve her milletin kendi kaderini tayin hakkını o milletin kendisine bırakır.

16- Türkiye Bolşevikleri eski mahkemeleri lağveder. Ama geçici bir zaman için devrim mahkemeleri tesis edilir. İlerisi için ara bulucu mahkemeleri yeterli bulur.

17- İdam cezasını ancak gericilik taraftarlarına karşı meşru bir karşılık olarak uygular. Diğer suçlar için idam cezası kaldırılmıştır.

18- Türkiye Bolşevikleri sosyalistliği kabul eden diğer milletlerle Türkiye arasında belli bir usule göre siyasi sınır ve gümrük işlemlerini lağveder.

19- Türkiye Bolşevikleri memlekete yüklenen bilumum borçları ve bütün anlaşmalar ve esaslar yok hükmünde sayar.

20- Devrimin başlarında dolaylı vergiler kaldırılır. Diğerleri de kazanç vergisi adıyla geometrik olarak artan oranlarda kuralına uygun olarak alınır. Gerekirse tazminat olarak burjuva sınıfından yeniden vergi de alınabilir. Bütün bu tedbirler elbette paranın kalktığı güne kadar devam eder.

21- Doktorlar hükumetin memurları olup hastaları ücretsiz olarak muayene ve tedavi etmek zorundadırlar. Bütün hastaneler ve eczaneler herkes için ücretsiz olarak hizmet verecektir.

22- Türkiye Bolşevikleri, sadece bileğinin veya zihninin emeğiyle var olarak yaşamını sürdüren köylü, çiftçi, işçi, memur ve hizmetkarlar gibi insanlığın gerçek yoksul işçilerini partinin en sağlam taraftarları ve unsurları olarak görür.

23- Türkiye Bolşevikleri yönetim şekli ve toplumsal örgütte yıkılması zaruri olacak olan eski zihniyetlerin, boş inançların aleyhinde yapılacak düşünsel tartışmalarda açıktan açığa eksiksiz bir cesaretle hareket etmeyi görev bilir. İdari ve siyasi her türlü gizli saklı ve entrikalı işlerden ve maske altında hareket etmekten nefret eder. Ve halka hakikatleri açıktan açığa söylemekten katiyen çekinmez.

24- Sosyalist Bolşevik partisine hizmet maksadıyla propaganda yapan arkadaşlar hakkında herhangi bir şekilde açılacak soruşturmalara ve saldırılara karşı bütün mensuplar, savunmaya geçmeyi ve karşılık vermeyi kendisine kişisel bir görev bilir.

25- Türkiye Komünist Partisi Moskova’da kabul edilen Üçüncü Enternasyonal’in Bakü Kongresi’nin kararları ulaşana kadar bu adı geçen esaslar dahilinde halkı aydınlatmaya ve onlara doğru yolu göstermeye devam eder.

Türkiye Komünist Partisi Genel Merkezi




Türkiye Komünist Partisi Beyannamesi
(1920)
 
Türkiye Köylülerine, İşçilerine, Çiftçilerine, Askerlerine ve Diğer Vatandaşlarına!
Beynelmilel Proletarya ve Komünistlere!

Türkiye’de genel merkezi Ankara’da olmak ve sosyalizmi yerleştirmek üzere Üçüncü Enternasyonal’e bağlı bir Komünist Partisi kurulmuştur.

Rusya’da baş gösteren toplumsal devrim göz karartıcı bir süratle üç sene zarfında yerli ve yabancı bütün kapitalist hükumetlerin, bu muazzam devrimi söndürmek için bütün kuvvetlerini sarf etmiş olmalarına rağmen doğudan Vladivostok, batıdan Lehistan, kuzeyden Buz Denizi, güneyden Orta Asya ve İran içlerine kadar yayılmıştır. Böyle az zamanda büyük bir başarı kazanan Rus Devriminin gerçek niteliği anlaşılınca bütün dünyadaki mazlum milletlerin kapitalist esaretten kurtarılmasına meyilli olduklarından tereddüt ve şüphe kalmıyor. Kapitalistlerin zulüm ve tahakkümüne uğramış olan milletlerin en bahtsızının Türk milleti olduğundan şüphe yoktur. Bir taraftan milyonlarca liralık dış borç altında ezilen ve kapitülasyonların zincirleri içinde kıvranan, diğer taraftan bizzat kendi vatandaşlarından iletilen maceracı ve partizan adamların ve bunların güven gösterdiği yerli burjuva ve zorba yönetici takımının zulüm uygulayan ve baskıcı yönetimi altında inleyen ve bütün anlamıyla her türlü medeniyetin ilerleyişinden mahrum kalan bizlerin kurtuluşu ancak ve ancak bir enternasyonal toplumsal devrim ülküsünü kabul ve bu inançlar üzerine inşa edilen bir idareyi tesis etmekten ibarettir. İşte bu sebepten Türkiye’de Komünist Partisi doğmuştur.

Türkiye Komünist Partisi komünizm esaslarından ibaret olan tüzüğü dahilinde halkı gafletten uyandırma ve bu büyük gaye etrafında vatandaşları toplayarak eski zihniyet ve eski bakış açıları üzerine inşa edilen mevcut idare tarzını yıkmak ve toplumsal devrimi gerçekleştirmek amacıyla ortaya çıkmıştır.

Rusya Şuralarının (Sovyetlerinin) esasları üzerine halkın fikirlerine müracaat ve karşılaştırma ile halk hükümetlerini oluşturma ve ilk seçimlerde zorba yönetici takımı ve burjuvayı seçim hakkından mahrum ve yoksul işçilerin diktatörlüğünü tayin ve ilan ederek kişisel ve özel mülkiyetleri ortadan kaldırmak ve üretim araçları ile iş aletleri ve her çeşit benzer kullanım eşyalarını ve tüketim mallarını millileştirerek zorunlu emek ile üretimi düzenleme ve eşit hisselerle ihtiyaçları ve tüketimi denkleştirme, refah ve toplumun mutluluğunu temin etmek; ilköğretimi ve onu takip eden eğitimleri zorunlu ve ücretsiz kılarak pek geri kalmış olan eğitim ve öğretim sistemini kısa sürede hedefe yönlendirmeye çalışmak “Türkiye Komünist Partisi”nin esas ilkelerini teşkil eder.

Türkiye Komünist Partisi içinde bulunulan durumu incelerken memleketi ve halkı iki akımın etkisi altında görmektedir. Bunlardan biri İstanbul hükümetinin ortaya koyduğu, diğeri de Kuva-yi Milliyenin ortaya koyduğu meselelerdir.

İstanbul hükümeti esas itibarıyla eski sultanlık devrinin ihyasına çalışan bir heyetten başka bir şey değildir. İstanbul hükümeti bu esasları yerleştirmeye muvaffak olmak için bütün mazlum insanların düşmanı olan kapitalist müttefik devletlerle birleşmek, bütün mevcudiyetiyle onlara güven duymaktan çekinmeyen ve halkı birbirine kırdırmaktan memleketi en adi düşmanlara çiğnetmekten zevk alan şerefsiz, haysiyetsiz ve hatta vicdansız bir kütleden başka bir şey olamaz.

Mustafa Kemal Paşa tarafından vücuda getirilen Kuva-yı Milliye hükümetine gelince: saray hükümetinin aldığı bu korkunç vaziyet üzerine memleket dahilindeki milliyetçiler memleketin demokratik burjuva sınıfına güvenle sözü edilen kişinin etrafında toplanarak Anadolu’nun İstanbul hükümetine karşı olan milli ayaklanmasını ve olağanüstü bir hükümet meydana getirilmesi maksadıyla milletin bütün işlerine el koyan Büyük Millet Meclisi’ni meydana getirdiler.

Uzun ve ezici bir savaştan çıkan Anadolu bu vaziyet karşısında ne yapacağını şaşırmış ve bitap bir halde bulunduğundan bu yorgun halkı canlandırmak ve onlara yeni bir ruh vermek ve bilhassa dayanak noktası göstererek manevi gücü yükseltmek icap ediyordu. Kuva-yi Milliye hükümeti bunu da bulmakta güçlük çekmedi.

Uluslararası sermayeye düşman olduğunu, kapitalist devletleri yıkmaya ve bütün dünyada toplumsal devrimi yapmaya azmettiğini her tarafa ilan eden ve İslam alemine de destek olmayı vadeden Rus Sovyet hükümetini bir dayanak olarak halka gösterdiler. Hatta bir müddet sonra resmi beyannamelerle Rus Sovyet hükümetiyle ittifaka varıldığını ve onlardan para, top, silah ve hatta asker geleceğini bile ilan ettiler. Fakat burjuva elinde bulunan bu hükümet de aldatma siyasetini elinden bırakmadı. Burjuvaların tesiri altında millliyetçilikten ayrılamadığı gibi Rusya’daki akımı da alkışlamaktan geri durmadı. Milliyetçilikten ayrılamadığını aylardan beri eski idareyi muhafaza etmekle ve bilhassa komünizm akımlarına fiili müdahelelerle ispat ettiği gibi kandırma siyasetini elden bırakmadığı da Rusya Sovyet hükümetine ve hatta Üçüncü Enternasyonal Kongresine maskeli milliyetçi siyasetçileri delege olarak göndermek suretiyle ispat etti.

Sonuç olarak: Yukarıda zikredilen gerçeklere dayanarak Türkiye Komünist Partisi şimdiki durumda: bir tarafta zorba diğer tarafta kandıran iki siyaset sisteminin mevcut olduğuna ve hüküm sürdüğüne, daha açık bir tabirle bir tarafta İngiliz siyesetine alet olan Hürriyet ve İtilafçılar, diğer tarafta halk için onlardan hiç farkı olmayan ve fakat maskeyle meydana çıkan eski İttihatçılar olduğuna kanaat ve bu kanaati resmen ilan ve her iki hükümetle hiçbir alakası olmadığını beyan eder. Dünya devriminin bir ordusu olarak kızıl bayrak altında bütün dünyadaki komünist arkadaşlarıyla beraber çalışmayı en kutsal görevi sayan Türkiye Komünist Partisi yoldaşlarını hürmet ve samimiyetle selamlamayı bir şeref addeder. Ve onların başarılarını kendi başarısı olarak görür.


Yaşasın enternasyonal toplumsal devrim!

Türkiye Komünist Partisi Genel Merkezi




Bakü Doğu Halkları Kongresi
Naciye’nin Konuşması
(1920)

Yakın zamanda Doğu’da başlayan kadın hareketine, toplumsal hayat içinde kadının rolünün narin bir bitkinin ya da kibar bir oyuncak bebeğin rolünden öteye gidemeyeceğini savunan düşüncesiz feministlerin gözüyle bakılmamalıdır. Bu hareket, dünya genelinde cereyan eden devrimci hareketin ciddi ve önemli bir sonucu olarak görülmelidir. Bir çok insanın zannettiği gibi, Doğulu kadınlar sadece sokaklarda çadra giymeden dolaşma hakkı için dövüşmüyor. Yüksek ahlaki değerlere sahip Doğulu kadınlar için, söylenebilir ki, çadra en az önem sahibi meseledir. İnsanlığın nüfusunun yarısını teşkil eden kadınlar eğer erkeklerin rakibi olarak kalırsa ve onlara eşit haklar verilmezse toplumun ilerlemesi elbette ki imkansızdır: Doğu toplumlarının geri kalmışlığı bunun inkar edilemez ispatıdır.

Yoldaşlar, emin olunuz ki, eğer yaptığınız çalışmalarda gerçek birer yardımcı olan kadınlara başvurmuyorsanız, ne kadar içten ve etkin olursa olsun, toplumsal hayatın yeni biçimlerini somutlamak için harcadığınız bütün emek ve çabalar sonuçsuz kalacaktır.

Savaşın sebep olduğu koşullara bağlı olarak Türkiye’de kadınlar çeşitli toplumsal görevleri yerine getirebilmek için evini ve ev ahalisini terk etmek zorunda kaldı. Fakat kadınların savaş sonrasında, o zamana dek erkeklerin işgal ettikleri yerlerde var olmaları ve yük hayvanlarının bile aşmakta zorlandığı yollara sahip Anadolu’nun kimi kesimlerinde sırtlarında askeri araç gereci taşımaları toplumsal ve politik eşitliğe dair bir devrimde ileriye doğru atılan bir adım olarak nitelendirilmemelidir. Kadınların yük hayvanlarının yerini doldurarak toplumsal bir başarı kazandığını düşünenlerin delilleri üzerinde durmaya bile değmez. 1908 Devrimi’nin başlarında kadınlar lehine kimi tedbirlerin alınmış olduğunu inkar etmiyoruz. Ancak bu tedbirlerin yetersizliği ve etkisizliği noktasında yapılanların büyük bir öneme sahip olduğuna inanmıyoruz.

Kadınlar için başkentte ve diğer bazı şehirlerde birkaç ilkokul ve yüksekokulun açılmış olması, kadınlara yönelik bir üniversitenin inşa edilmesi, yapılması gerekenlerin binde birini bile teşkil etmez. Politikası zayıfın güçlü tarafından ezilip sömürülmesi üzerine kurulmuş olan Türk hükümetinden kimse tabii ki esaret altında tutulan kadınlar lehine ciddi ve köklü tedbirler almasını bekleyemez.

Fakat biz İran, Buhara, Hiva, Türkistan, Hindistan ve diğer Müslüman ülkelerdeki kız kardeşlerimizin durumunun daha da kötü olduğunu biliyoruz. Ancak bize ve kız kardeşlerimize yapılan haksızlık cezasız kalmamıştır. Bunun ispatı, gericilik ve çöküş içindeki Doğu ülkelerinin durumudur. Yoldaşlar, biliniz ki kadınlara yapılan her türlü kötülük bugüne kadar cezasız kalmamıştır, bundan sonra da kalmayacaktır.

Doğu Halkları Kongresi’nin bu oturumunun zaman darlığı yüzünden sona yaklaşması sebebiyle Doğu’daki birçok ülkede kadınların durumuna ilişkin değerlendirmemi yapamıyorum. Fakat devrimin büyük ilkelerini kendi vatanlarında yayma görevini üstenmiş olan delege yoldaşlar şunu hiç unutmasınlar ki, halklarına mutluluk götürme çabaları kadınların somut katkıları olmaksızın kısır kalacaktır.

Tüm bu kötülüklerden kurtulmak amacıyla Komünistler sınıfsız bir toplumun kurulması gerektiğine inanıyor ve bu hedefe ulaşmak için tüm burjuva ve diğer ayrıcalıklı sınıflara karşı aralıksız mücadele veriyorlar. Komünist Doğulu kadınların savaşının daha da zor olacağı kesindir çünkü tüm bunlara ek olarak erkek milletinin despotizmine karşı da mücadele etmek zorundadır. Eğer siz Doğulu erkekler geçmişte oluğu gibi gelecekte de kadınların kaderine karşı kayıtsız kalırsanız sizler ve bizlerin hep birlikte üzerinde yaşadığımız ülkelerimiz yol olacaktır: bunun tek alternatifi, tüm mazlumlarla birlikte kanlı bir ölüm kalım mücadelesi başlatmak ve haklarımızı güç kullanarak kazanmaktır.

Kadınların tüm taleplerini kısa da olsa izah ettiğimi düşünüyorum. Eğer kendi kurtuluşunuzu yakınlaştırmayı düşünüyorsanız taleplerimize kulak verin ve somut katkılarla birlikte bizimle işbirliğine gidin.      1) Haklarda tam eşitlik.
     2) Erkeklere temin edilen eğitsel ve mesleki kurumlardan faydalanma fırsatının koşulsuz olarak kadınlara da sunulması.
     3) Evlilikte her iki tarafa eşit haklar verilmesi. Çokeşli evliliğin koşulsuz olarak ortadan kaldırılması.
     4) Kadınların tüm yönetsel ve idari kurumlarda çalışma hakkının koşulsuz olarak kabul edilmesi.
     5) Tüm şehir, kasaba ve köylerde kadınların haklarını koruyan komitelerin oluşturulması.

Şüphe yok ki tüm bunları istemek bizim hakkımızdır. Eşit hakları kabul eden komünistler ellerini bize uzattı ve biz kadınlar onların en sadık yoldaşları olduğumuzu kanıtlayacağız. Karanlıkta yürürken sendelediğimiz veya uçurumun kıyısında durduğumuz doğrudur fakat korkumuz yok, çünkü biliyoruz ki herkes gün doğumunu görmek için karanlığın içinden geçmek zorundadır.




Doğuda
Ziya, 8 Aralık, 1920

Baron Wrangel’in Kırım yarımadasında uğradığı büyük bozgun İtilaf Devletlerini şaşırttı. İngiltere ve özellikle Fransa Wrangel ve Balahoviç vasıtasıyla Bolşevikleri daima işgal etmek istiyorlardı. Fakat Rusyanın kızıl askerleri Lehistan’ı barışa zorladıktan sonra bütün kuvvetleriyle diğerlerinin üzerine hücum ettiler ve kısa sürede kendi topraklarından kovdular.

Wrangel bozguna uğratıldıktan sonra Venizelos’da düştü ve Yunanistan’dan kaçtı. Ardı sıra İzmir cephesindeki Yunan askerlerinin başkumandanı General Paraskevopulos dahi savaş meydanını bıraktı ve Fransa’ya sığındı. Bundan dolayı Yunan askerlerinde bir perişanlık oldu ve Mustafa Kemal Paşa’nın “Milli Kuvvetleri” kuvvet kazandı.

Wrangel Kırım’da bulunur, Venizelos Atina’da yönetirken İstanbul iki ateş arasında bulunuyordu ve İtilaf Devletlerinin İstanbul’da siyasi ve askeri nüfuzları elbet büyüktü. O zaman İstanbul Hükümeti ne yapacağını bilmiyordu. Bu sadrazam düştükten sonra yerine Tevfik ve İzzet Paşalar geldiler ki bu değişimin sebebi İstanbul ile Anadolu’yu barıştırmaktı. Fakat bu barıştırma bugün biraz zordur. Çünkü İtilaf Devletlerinin Doğudaki kuvvetleri kırıldı. Wrangel Bolşevizmin Anadolu’da yayılmasına karşı büyük bir engeldi. Wrangel şimdi yok. Bunu geçelim İngiltere’nin kuklası olan Venizelos’un yerine de Almanya’nın eski dostları Ralis ve Gonaris idare ediyorlar.

İtilaf Devletleri Türkiye’yi aralarında paylaşmak için Yunan askerlerini kullanmak istiyorlardı. Çünkü kendi askerlerini toplayamazlar. Venizelos küçük Yunanistan’dan büyük bir Yunanistan yaptı; bununla beraber bu diktatör yine de düştü. Çünkü Yunan toplumu artık bu uzun süren savaştan bıktı ve savaşmak istemiyor. İngiltere ve Fransa’nın yeni Yunan Hükumetine o kadar itimatları yok, ona güvenmiyorlar. Türkiye’nin de Yunan askeri dolayısıyla parçalanması daha zordur.

Bu sebepten dolayı Mustafa Kemal Paşa’nın kuvveti bile fazlalaştı. Hatta geçenlerde İtilaf Devletleriyle göndermiş olduğu notasında İzmir ve Trakya’nın tahliyesini istemiştir. Diğer taraftan da Batı devletleri Anadolu ile bir barışma, anlaşma yolunu arıyorlar. Herhalde şimdi Doğudaki durum değişti ve Anadolu’da hakimiyeti elinde tutan Mustafa Kemal Paşa’dır. İleride işlerin ne renk alacağını şimdiden belirlemek mümkün değildir. Fakat bugün Anadolu’da milliyetçilik duyguları pek kuvvetlidir. Ve bu doğal bir durumdur. Çünkü her millet kendi toprağını yabancı boyunduruğundan kurtarmak için her şekilde çabalar.

Şimdi farz edelim ki ileride Mustafa Kemal Paşa büyük zaferler kazansın ve Anadolu’yu hatta bütün Türkiye’yi yabancıların elinden kurtarsın. Acaba bununla Türklerin geleceği temin edilebilir mi? Dünya Savaşından önce Türkiye yabancıların işgali altında değildi. İstanbul’da bir Türk Hükumeti ve Sultan vardı. Bütün vilayetlerde bunların emirleri gerçekleştirilmesi zorunlu sayılıyordu. Bununla beraber Türkiye’nin sıradan insanları, halk kitlesi yine sefalet içinde bulunuyor ve daima savaşlar eksik olmuyordu. O zaman yoksullar işliyor beyler, paşalar, memurlar yiyordu. Demek halkın büyük kısmı zahmet çekiyordu ve bir avuç oranında olan “büyük”ler durumu suistimal ediyorlardı. Nasıl ki Venizelos küçük Yunanistan’dan büyük Yunanistan yaptı, fakat halkın halini iyileştiremedi; Mustafa Kemal Paşa da ne kadar zafer kazanırsa kazansın Anadoluluları mutlu edemez. Çünkü ilim ve felsefece açıktır ki bir veya birkaç kişi halkı sefalet halinden hiçbir zaman kurtaramazlar.

Nasyonalizm artık iflas etti. Bugün dünyada en mühim şey yemek, içmek, geçinmektir. Eğer bir Türk veya bir Bulgar için yemek içmek yoksa ister Türkiye veya Bulgaristan büyük veya küçük olsun, onlar için birdir. Ben ve ailem açlıktan ölürsek o zaman isterse dünya yansın! Onun içindir ki Anadolu’da da yabancılara karşı savaş bittikten sonra kapitalistler – zenginler – aleyhine iktisadi mücadele açılacaktır ki o da bütün dünya işçi ve çiftçilerinin kızıl bayrakların altında toplanmaları ile olacaktır.




Komintern 3. Kongresi (1920)
Süleyman Nuri’nin Konuşması

Yoldaşlar, Türkiye Komünist Partisi adına, kongreyi çalışmalarına ve Anadolu’daki milli harekete dair haberdar etmek istiyorum.

Türk bağımsızlık hareketi Doğu için aşırı derecede önemlidir. Dünya Savaşı’ndan önce, diğer Doğu ülkeleri gibi, emperyalizmin hükmü altındaydı. Türk halkı, köylüler ve işçiler, onları ezen paşalar tarafından iradeleri ve istekleri çiğnenerek bu emperyalist savaşa sürüklendiler. Savaş sırasında çok miktarda Türk genci – subaylar ve askerler – esir alındı ve Rusya, Almanya ve başka ülkelerde tutuldu. Orada Savaşın anlamını ve kökenlerini anladılar ve yurtlarına döndüklerinde sosyalist ve Komünist hareketin ruhunu da beraberlerinde getirdiler. Savaştan sonra paşalar Versailles Anlaşasını imzaladıında, Anadolu işçi ve köylüleri ellerinde silah bağımsızlık için savaşmak için ayaklandılar.

Bağımsızlık hareketinin başını aynı paşalar çekiyordu – Mustafa Kemal Paşa ve diğerleri. Kemal Paşa’nın rolü ve politikaları önceki Türk hükümetininkilerin aynısıydı. Bir yandan Ankara hükümeti Antant’a karşı bağımsızlık için silahlı bir mücadele yürüttü, diğer yandan her türlü Komünist hareketi bastırma çabasına girdi. Yoldaşlarımızın, ve başta Suphi yoldaşın ölümü ve pek çoklarının tutuklanması Kemal’in Komünistlere karşı amansız bir mücadele yürüttüğünü göstermektedir.

Kemalist örgütlediği (“komünist”) partisi Komünistleri bastırmak ve Komünist etkisini ortadan kaldırmak için provokasyon amacıyla kuruldu. Bizim Komünist İşçiler Parti’mizin bu partiyle hiçbir ortak noktası yoktur.

Fakat Anadolu köylüleri işçileri bağımsızlık hareketi devam ettiği müddetçe kendileri – ve biz Komünistler – bu hareketi desteklemek zorundadır. Antant’ın ve emperyalistlerin yıkımı her tür köleliği ortadan kaldıracak olan dünya devriminin temeli ve başlangıcıdır. Dolayısıyla Anadolu işçi ve köylüleri de Antant’ı hedef aldığı müddetçe bu mücadeleyi destekleyeceklerdir.

Fakat eğer Kemal Paşa bu bağımsızlık mücadelesini keser ve bir uzlaşmayı kabul ederse, Anadolu işçi ve köylüleri tek kişiymişçesine Kemal’i devirmek ve onun cesedinin üzerinden tüm Doğu’nun yanında bağımsızlık için savaşacakları cepheye yürümek için kalkışacaklardır.

İlk kongresini Bakü, Azerbaycan’da gerçekleştiren Komünist Parti’miz, bütüm baskılara rağmen Türkiye’de ajitasyonal faaliyetlerini sürdürüyor ve Üçüncü Enternasyonal bayrağı altında gerçekleşecek dünya devriminin muzaffer olacağı ve tüm dünyanın ezilen halklarını ve işçi sınıfını kurtaracağı umudunu ifade ediyor.






IV.
Komünist Partisi’nin ve Kızıl Sendikaların Zirvesi


Giriş

1922, Türkiye Komünist Partisi’nin etkisinin zirveye ulaştığı yıldı. Anadolu’da, Sakarya Savaşı’nın ardından Halk İştirakiyyun Fırkası liderleri hapishaneden serbest bırakıldı. Yeniden yapılanma döneminin ardından parti, merkezi parti basını Emek, Resmor tarafından Ankara’da yayınlanan Yeni Hayat dergisi, sürgüne gönderildiği Kırşehir’de Hacıoğlu tarafından yayınlanan Kurtuluş dergisi ve Mersin’de yayınlanan Doğru Öz dergisi gibi yeni yayınlar çıkarmaya başladı.

Bu dönemde Resmor lider olarak ortaya çıktı ve onun oportünist ve muhafazakar fraksiyonu, ataerkil gerekçelerle toplantılarda kadın yoldaşların bulunmasına karşı çıktı ve partinin eski muhafızlarını muhalefete zorladı. Partinin bölgesel şubelerinde Ruşen Zeki etrafında En Sol ve Devrimci Fraksiyon kurulurken, solun merkezi liderleri Nevşirvan ve Hacıoğlu idi. Bu arada, Türkiye Sosyalist Partisi’nin Eskişehir şubesi’nden 2.000 işçi üyelik başvurusunda bulundu ve birçoğu bireysel olarak kabul edildi.

Parti, Anadolu genelinde sınıf örgütleri kurma girişimlerine başladı ve militanlarını Kürdistan ve Suriye’ye göndererek etkisini dışarıya yaymaya çalıştı. Şeyh Servet’in Kürdistan turu çok başarılı oldu ve camilerde yaptığı konuşmaların ardından kitleler onu omuzlarında taşıdı. Ne yazık ki Servet, dönüşünden kısa bir süre sonra Kemalistler tarafından yakalandı ve komünizmden vazgeçti. Partinin sınıf örgütlenmesi merkezi kurduğu Mersin’den koordine edilen Suriye’deki çabalar nispeten daha başarılı oldu ve bölgede komünistlerin daha uzun süreli varlığına ve İngilizlere karşı yerel ulusal hareketle temaslara yol açtı.

Aynı yıl, İstanbul Komünist Partisi’nin önderliğinde, binlerce Türk, Rum, Ermeni, Yahudi vb. işçi, Beynelmilel İşçiler İttihadı etrafında örgütlenen sendikalarında bir araya geldi ve İstanbul’da 1 Mayıs’ı kutladı. Ginzberg, Komintern’in Doğu Şubesi’ne sunduğu 1924 tarihli Komünist Gruplar ve Devrimci Sendikalar başlıklı raporunda, İstanbul’daki 1 Mayıs gösterisiyle ilgili olayları şöyle anlatıyor:

“Komünist Grup, Aralık 1921’de Ermeni Hınçak Partisi’nin sol kanadını kazanmayı ve böylece İstanbul Komünist Partisi’ni kurmayı başardı; bu parti işçi kitlesini etkisi altında bulunduruyordu ve sıkıyönetime, sıkıyönetim mahkemesine ve özel yasaklama kararına rağmen bu 1 Mayıs 1922 gösterisiyle kanıtlandı. Bu parti, mutlak yönetyimi altındaki farklı milliyetlerden 6.000’i aşkın işiyi sokağa çıkarmayı başardı. Hatta bu 1 Mayıs gösterisinin masrafları için sarı şeflerin (Türkiye Sosyalist Partisi) otomobili satıldı ve parası gösteri için harcandı. Bu 1 Mayıs’tan sonra, Temmuz ayına kadar sendikalr teşkilatı, 4.000’i aşkın işçiyi ve hemen hemen bütün sendikalarda bunları yöneten güçlü komünist nüveleri kapsıyordu. Etkisinin büyüdüğünü gören İstanbul Komünist Partisi, toplam 20.000’i aşkın 17 sendikayı temsil eden 23 delegenin katıldığı bir konferans topladı. Bu konferansta delegeler oybirliğiyle Bİİ’na katılmayı ve onun program ve tüzüğünü kabul etmeyi onayladılar… Sosyal Demokrat Parti, Komünist Partisi tarafından bütünüyle dağıtıldı ve şu anda parti olarak yok… Açıktır ki hükümet Bİİ’nin etkisinin arttığını ve güçlendiğini görererek gözü dönmüş baskılara başladı, konferansarı, toplantları yaskladı, aidatlarına el koydu, gazetelerini yasakladı vb. bir yandan da militanları hakkında tutuklama emirleri çıkardı”.

Dahası, İstanbul’daki sol, hükümetin baskısından daha fazlasıyla karşı karşıya kaldı. 1 Mayıs gösterisinden sonra, Maximos liderliğindeki Beynelmilel İşçiler İttihadı’ndaki anarşistler, komünistlerin artan etkisinden endişe duyarak harekete geçmeye karar verdiler. Ginzberg, 1924 tarihli “Türk İşçi Hareketi’ne Kısa Bir Bakış” başlıklı raporunda olayları şöyle anlatıyor:

“1 Mayıs 1922’den sonra anarko-sendikalist eğilim ile komünist eğilim arasında keskin bir mücadele başladı. Birinci akımı, genel sekreter Maksimos ve Haziran genel kurulunda Bİİ’nin Kızıl Sendikalar Enternasyonali’nden çıkmasını talep eden Merkez Komitesi temsil ediyordu. Ancak İstanbul Komünist Partisi üyelerinin aktifliği ve enerjik tutumu karşısında azınlığığa düştüler. Bunu izleyen seçimlerde genel sekreterliğe, Merkez Komitesine ve gazeteye İstanbul Komünist Partisi üyeleri seçildi”.

İstanbul Komünist Partisi, Genel İşçi Konfederasyonu’nun kurulmasını zorlamak istedi ve 1 Mayıs gösterileri sırasında temas kurduğu İşçi ve Köylü Sosyalist Partisi’nin kalıntılarından oluşan Aydınlık dergisi çevresini, Müslüman kitleler üzerindeki etkisini genişletmek amacıyla düzenlediği sendika kongresine davet etti. Ginzberg, yukarıda alıntılanan raporda olayları şöyle anlatıyor:

“İstanbul Komünist Partisi komitesi, büün işçi teşkilatlarının kongresinin 15 Temmuz’da toplantıya çağrılmasını kararlaştırdı… 10 Temmuz’da İstanbul Komünist Partisi’nin burjuva devrimcilerinden öte bir şey olarak göremedikleri Aydınlık’a karşı hasmane tutumuna rağmen, onların kendi başlarına bırakılmaması ve faaliyete çekerek tutumlarını değiştirmeye çalışılması kararını aldırmayı başandım. 10 Temmuz’da, bürolarında önde gelenleri ile, Dr. Şefik, Sadrettin Celal ve Fahri ile bir görüşme yaptım… Durumu onlara izah ettim ve dedim ki, konferansın 15 Temmuz’da toplanmasına karar verdik ve sizden bu konferansa aktif bir biçimde katılmanızı bekliyoruz. Benden ayrı olarak aralarında on beş dakika kadar görüştükten sonra kendilerinin de böyle bir şey yapmayı düşünmekte olduklarını söylediler. Onlara artık düşünecek bir şey olmadığını söyledim; hazırlık çalışması yapıldı, 20’yi aşkın işçi teşkilatı bizim çağrımıza cevap verecek; zaman, artık aktif bir biçimde harekete geçme zamanı ve onların bunu reddetmeyeceklerini düşündüğümüzü ekledim.
Bunun üzerine Sadrettin Celal şöyle dedi: ‘Toplantı çağrısında inisiyatif kimde olacak?’ Onlara bunun temel bir konu olmadığını söyledim. Bunun üzerine gündemi tespit edelim dedi. Gündemi tespit ettik. Sonra, ‘Çağrı mektuplarını yazalım’ dedi. Gündemi önce Bİİ ve TKP Merkez Komitesine sunmam gerekir dedim. Olmaz dediler, niye zaman yitirelim, çağrı mektuplarını hemen gönderelim ve mühlerini kaldırdılar. Reddettim ve acele etmeye gerek olmadığını söyledim: gündei komitelerimizin onayına sunduktan sonra kendilerine cevap vereceğimi söyleyerek yanlarından ayrıldım. Ertesi gün Aydınlık tarafından gönderilmiş çağrı mektubunu aldık. Hepimiz şaşkına döndük… Bİİ MK’nin ve İKP komitesinin hasmane tutumuna rağmen çağrıya katılma kararına varıldı.
İki gün sonra yaklaşık 15 işçi teşkilatından komiteler Bİİ MK’ya Aydınlık’ın ve davetinin ne olduğu sorusunu yöneltti. Cevabımız buna atılma yönünde oldu. 15 Temmuz’da konferans açıldı… 22.000 teşkilatlı işçiyi temsilen 23 delege katıldı. İlk iki oturum, teşkilatların durumu hakkında raporların okunması, konuşmaların yapılmasıyla geçti. Üçüncü oturumda bütün sendikların bir Genel İş Konfederasyonu içinde birleşmesi ve erimesi orbirliğiyle kabul edildi… Hükümeti, Bİİ’nı Genel İş Konfederasyonu olarak kabul etmeye zorlamak üzere bir genel greve gitmeyi düşünüyordukç Bunun için Aydınlık üyelerinin – Türk militanlar olarak – bu yönde gündelik ajistasyon ve propagandaya girmesini istiyorduk. Bir oturumda bu görev için komisyonlar seçilmesini önerdik. Aydınlık’ın bu eylem komisyonlarında büyün üyeleriyle yer alması gerekiyordu. Ne var ki Aydınlık, gündelik pratik faaliyete girmeyi reddetti. Bu da genel bir öfkeye yol açtı. Bir işçi delege söz alarak şöyle dedi: ‘Şimdi çok iyi anlıyoruz, siz lafta kalıyorsunuz, eylem deyince gerçek yüzünüz ortaya çıkıyor, işçi sınıfını eğitmeyi reddediyorsunuz. Ama biz bir sarı Hilmi’nin yerine on kızıl Hilmi istemiyoruz’… Çıkışta herkes, farklı teşkilatlardan bütün işçi delegeler şöyle diyordu: ‘Ama bunların hepsi birer Bey (burjuva)’”.

Aydınlık liderliğinin yıkıcı davranışları sadece İstanbul Komünist Partisi tarafından değil, Aydınlık’ın gençlik grubu içindeki, sekreteri İsmail Hakkı (Kayseri’li İsmail Hakkı ile karıştırılmamalıdır) tarafından yönetilen Türkiye Komünist Gençlik Birliği tarafından da sorgulandı. İsmail Hakkı ve yoldaşları Aydınlık gençliğinden ihraç edildi ve iki yıl önce Komünist Grup tarafından birlikte kurulan Beynelmilel Komünist Gençlik Grubu ile güçlerini birleştirdi. BKGG, Beynelmilel İşçiler İttihadı ile bağlantılı yasal bir Genç İşçiler ve Öğrenciler Derneği kurdu. BKGG, bu dönemde İstanbul’da Komünist Gençlik Enternasyonali’nin ana irtibat noktasıydı. BKGG, İtalyan faşistlerinin faaliyetlerini, Komünist Grubun Rus Beyazları’na karşı yaptığı gibi değerlendirdi ve faşizme karşı siyasi birleşik cepheyi savunmadan, koku bombalarıyla faşist toplantıları dağıttı.

Bu arada, Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası parti kongresi hazırlıklarına başladı. Hükümet, katılımcılar arasında yabancı Komintern delegeleri de olduğu için kongreyi yasakladı. Bununla birlikte, Türkiye Komünist Partisi’nin İkinci Kongresi 15-16 Ağustos’ta Ankara yakınlarındaki bir köyde yasadışı olarak gerçekleştirildi. Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri, Trabzon, Karahisar, Adana, Ankara ve Mersin’den yoldaşlar kongreye katılırken, Tarsus, Zonguldak, Konya, Kastamonu, Malatya ve özellikle İstanbul’daki şubeler katılamadı. Parti, önceliğini ülke çapında sendika hareketinin örgütlenmesi olarak belirledi ve bu da Anadolu Kızıl Sendikaları’nın kurulması kararını aldı. Kongre için hazırlanan parti program taslağı şu şekildeydi:

     “Parti işçi ve proleter yığınları içinde sınıf savaşı, sosyal devrim ve komünizm ülkülerinin yayılmasını kendi görevi saymaktadır.
     Parti emekçi halk yığınlarını örgütleyip elindeki bütün güçleri kullanarak işçi sınıfının ve yoksul köylülerin çıkarlarını sağlamayı amaçlayan bu istemleri savunacaktır.
     İdealist dünya görüşü ve tutucu nitelik taşıyan burjuva ve küçük burjuva örgütlerine karşı Komünist Partisinin tavrı şu görüş noktasından hareket eder: Her türden Batı yanlısı gruplara karşı amansızca savai, orta köylülerin ve aydınların çıkarlarını savunan Halkçılarla ve diğer parti ve gruplarla bazı siyasal sorunlarda ilişki kurmak ve işbirliği yapmak.
     THİF kişilerin değil, çelik iç örgütsel disipline sahip, proletarya ve köylülerin kurtuluşu için her şeyini feda etmeye hazır, işçi sınıfının ve köylülerin kalıcı ve kararlı en ilerici kesimlerinin partisidir. Yenilmez Marksist yöntemlerle donanmış olan parti Türkiye’nin tüm bilinçli proleterlerini, tüm emekçi insanlığın süregelen sömürü ve baskıdan kurtarılması için sınıf savaşı alanına davet etmektedir”.

Sivas delegesi ve En Sol ve Devrimci Fraksiyon üyesi Ruşen Zeki ve bazı diğer yoldaşlar, Komintern’e Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni devrimci bir hükümet olarak görmemeleri ve ona yardım göndermemeleri konusunda uyarıda bulundular. Kongre delegesi M. Golman raporunda şöyle diyordu:

     “(Kimi yoldaşlar) bizi, TBMM’ni devrimci bir hükümet saymamamız ve ona yardım etmememiz konusunda oldukça sert bir dille uyarıyorlar. Çünkü Emniyet bizim altınımızla kendi işlerini başarabilir, Hükümet de bizim altınımız ve silahımızla Türk işçi ve köylülerini kurşuna dizebilir. Tabiatıyla onlara itiraz ettik ve geçmiş siyaseti anlamaları gerektiğini söyledik”.

Sovyet Rusya, Mustafa Kemal’in hükümetine 1920’de 3.065.000 altın ruble ve 100.000 Osmanlı altını, 1921’de 9.400.000 altın ruble ve 1922’de 4.600.000 altın ruble, toplam 10.791.42 lira ile birlikte 37.812 tüfek, 324 ağır ve hafif makineli tüfek ve 44.587 kasa mühimmat hediye etti. Anadolu solunun, Sovyet Rusya’nın tüm bu altın ve silahları komünist harekete fayda sağlamadan Kemalistlere hediye etmesine yönelik eleştirileri, genel olarak partinin sol kanadı tarafından da paylaşılıyordu. Bununla birlikte, Kemalizmin desteklenip desteklenmemesi konusunda Anadolu solunun en radikal militanlarının itirazlarına katılmamasına rağmen, Komintern, partinin başında Hacıoğlu’nun yerini alan ve kısa süre sonra komünist hareketten tamamen ayrılacak olan Resmor’un destekçilerine karşı solu destekledi. Goldman’a göre:

“Delicesine kışkırtmalar yapmasına rağmen Nazım (Resmor) yeni MK’nin dışında kaldı. Biz, MK sekreterliği için Salih’in adaylığını destekliyorduk.. Nazımcıların dağıtılması ve oybirliğinin kazanılması gerekiyordu… Salih’in seçilmesinden sonra, bu ihtiyar (Nazım) dedi ki: ‘Ben sekreterken size sakin bir yaşam, güvence ve olaysız bir varoluş sağladım. Bakalım, Salih size bunu verebilecek mi?’ Bu vilayetsiz vali şunu anlamamıştı ki Salih kendisi gibi hareket etseydi hiçbir zaman sekreter seçilemezdi, çünkü parti hayatı sakin bir yaşam değil, bir kavga yaşamıdır”.

Komintern’in Dördüncü Kongresi sırasında, İstanbul ve Anadolu’da Komünist Enternasyonal’e bağlı tüm örgütlerin birleştirilmesi kararı alındı. Yeni Örgüt Bürosu üç kişiden oluşuyordu: Halk İştirakiyyun Fırkası’ndan Hacıoğlu, İstanbul’daki solu temsil eden Vanlı Kazım ve Aydınlık dergisi etrafında örgütlenen sağı temsil eden Şefik Hüsnü. Şefik Hüsnü, büro çoğunluğunu oluşturan solun etkisini dengelemek için büro sekreterliğine getirildi. Ginzberg gibi İstanbul Komünist Partisi delegelerinin kongrenin bu tür kararlarına yönelik protestoları stenografik kayıtlardan çıkarıldı. Dahası, Nevşirvan, Bakü şubesinin sağ kanadının lideri Ahmet Cevat Emre ile çatıştı. Bununla birlikte, Hacıoğlu’nun delegasyon başkanı olarak görev yaptığı dönemde, Aydınlık delegesi Sadreddin Celal bile Kemalistlere verilen desteği eleştirdi. Hacıoğlu’nun Komintern’in Doğu Bölümü’ne yazdığı mektup, bu noktada partinin genel ruh halini yansıtıyordu:

     “Türkiye Komünist Partisi’nin Anadolu’da Sovyet hükümeti mali ve siyasi yardımıyla sınıfsal bilincini elde etmiş olan milli burjuvazi tarafından uğradığı son saldırı ve hücum, şiddeti ne kadar fazla olursa olsun, ne Türkiye komünistlerini milli burjuvazi önünde baş eymeye mecbur edebilir ne de Türkiye’de toplumsal devrim akımlarını sekteye uğratabilir”.

Bu genel sol hissiyata yanıt, kongrede Karl Radek tarafından verildi:

     “Türk komünistlerine, ayrı bir parti olarak örgütlendikten sonra ilk görevlerinin Türkiye’deki ulusal kurtuluş hareketini desteklemek olduğunu söylediğimiz için bir an bile pişman değiliz… Ve bu zulüm döneminde bile Türk komünistlerine şunu söylüyoruz: Mevcut durumda yakın geleceği unutmayın. Uluslararası devrimci açıdan büyük öneme sahip olan Türk bağımsızlığını savunma görevi henüz bitmedi. Zulüm edenlere karşı kendinizi savunmalı, darbelere karşılık vermelisiniz, ancak tarihsel olarak kurtuluş mücadelesinin zamanının henüz gelmediğini anlamalısınız; Türkiye’de henüz oluşmaya başlayan devrimci güçlerle birlikte hâlâ uzun bir yol kat etmeniz gerekecek”.

Gerçekten de, Komünist Enternasyonal’in Türkiye’deki gerçek durum hakkındaki algısında büyük bir belirsizlik vardı; Türkiye’nin kapitalist ve devrimci milliyetçi tarihi dikkate alınmamış ve sınıf hareketinin potansiyeli göz ardı edilmişti. Bununla birlikte, 12 Aralık’ta, Profintern’in İkinci Kongresi sırasında, Ginzberg ve Vanlı Kazım tarafından temsil edilen yaklaşık 10.000 üyesi olduğunu iddia eden İstanbul Beynelmilel İşçiler İttihadı ve Ankara, Eskişehir, Mersin ve Kilikya, Konya, Adapazarı, Kayseri, Samsun ve Bafra gibi şehirlerde örgütlenmiş ve yine 10.000 üyesi olduğunu iddia eden Anadolu Kızıl Sendikaları, Türkiye Kızıl Sendikalar Birliği’ni kurmak üzere birleştiler. Anadolu Kızıl Sendikaları ve Beynelmilel İşçiler İttihadı’nın Birleşmesi Hakkında Karar şu şekildeydi:

     “Kızıl Sendikalar Enternasyonali 2. Kongresi’nde bulunan Anadolu Kızıl Sendikaları ile İstanbul Beynelmilel İşçiler İttihadı delegeelri 12 Aralık 1922’de bir toplantı yapmış ve görüşmelerden sonra her iki örgütün organik birliği kararını almışlardır”.
“Hükümetin azgın baskıları sonucunu veren son siyasi olayların yarattığı yeni durumu göz önünde bulundurarak, her iki örgütün hükümet tarafından dağıtıldığını ve yasal çalışma alanınının dışına çıktığını dikkate alarak, bu çerçevede teşkilatlarımızın son halini bilemez bir durumda, birleşmeye, kızıl sendikaların çalışmasının devam etmesine ve İstanbul’da 2 Anadolu delegesi, 2 Bİİ delegesi ve 1 Profintern temsilcisinden oluşan bir büronun kurulmasına karar verdik”.

Kemalistlerin İzmir’i ele geçirmesinin ardından İstanbul’da gayrimüslimleri hedef alan soykırım provokasyonlarına karşı, İstanbul Komünist Partisi’nin yönlendirmesiyle Bİİ harekete geçti. Ginzberg, 1924 tarihli “Türk İşçi Hareketi’ne Kısa Bir Bakış” başlıklı raporunda, savaşın sona ermesinden bu yana solun Kemalistlere karşı genel tutumunu ve milliyetçi coşkuya karşı tepkisini şöyle anlatıyor:

     “Mudanya Müterekesi’yle birlikte, Misak’ı Milli’nin ölüm fermanının imzalandığını anladık. İşçileri sınıfsal çıkarları ve Kemalist ‘zafer’in anlamı konusunda aydınlatmak için İKP (Bİİ) Türkçe bir bildiri bastırdı; bildiride şöyle denilyordu: İşçi sınıfı emperyalizme indirilen her darbeden hoşnur olur. Ancak Kemalist burjuvazi, Mudanya Mütarekesi’yle emperyalistlerle bir uzlaşmaya girdi. Kemlaist burjuvazi, işçilerin maddi özlemlerini gerçekleştirmeyecektir. Önceleri grevleri bastıran, yabancı emperyalistlerin emrindeki İngiliz, Fransız ve İtalyan polisleri oluyordu, bugün bir Fransız şirketine karşı yürütülen tramvay işçilerinin grevini, ‘zafer’inden birkaç gün sonra bastıran Kemalist burjuvazinin emrindeki Türk polisleri oluyor. Gerek Türkiye, gerekse yabancı burjuvazi, işçi sınıfının düşmanıdır. İşçiler kendi haklarını her çeşit burjuvaziye ancak mücadeleleriyle ve zorla dayatabilir. Türk burjuvazisi, işçilerin saflarını şövenist demagojiyle zayıflatmaya çalışıyor. Türk, Rum, Ermeni, Yahudi işçiler kardeştir ve tek bir ortak düşmana sahiptir: Bütün burjuvalar. Irk ve milliyet ayrımı gözetmeksizin büyün işçilerin birliği ve Kemalist burjuvaziye ve emperyalizme karşı mücadelesi vb… Sokaklardaki büyük gösterilerden yararlanarak bu bildiri, işçi göstericiler arasına dağıtıldı ve kentin hemen hemen bütün duvarlarına yapıştırıldı.
     Aynı zamanda Rumlara yönelik bir kırım eğilimi de vardı. Her mahallede gizlice Türk, Rum, Ermeni işçilerden oluşan komiteler kurduk; bunların görevi, olası bir ırk kırımını, sınıf mücadelesine dönüştürmekti. Bütün sokak gösterilerine Bİİ’nin Rum, Ermeni, Türk üyeleri birlikte katıldılar. Çok anlamlı bir olgu: Kitle gelen geçenlerin kafalarından şapkalarını alıp, fes takmayanları rahatsız ederken, Bİİ’nin kafalarında şapkalarıyla Rum, Yahudi, Ermeni üyeleri, Türk yoldaşlarıyla birlikte on binlerce göstericinin arasında rahatsız edilmeden yürüdüler ve zengin semtlerde değişik milliyetlerden burjuvaların evlerinin pencerelerini taşla kırma eylemine geniş biçimde katıldılar”.



Belgeler

Sunacağımız belgelerin ilki, Anadolu Partisi’nin En Sol ve Devrimci Fraksiyonu’nun liderlerinden Ruşen Zeki’nin, milliyetçilik ve bunun sosyalizmle ilişkisi üzerine (ancak bazı çekincelerle tamamen Marksist olarak değerlendirebilecek) görüşlerini ayrıntılı olarak ele aldığı “Milliyetçilik ve Sosyalizm” başlıklı makalesidir.

Bu döneme ait ikinci belge, Ziynetullah Nevşirvan’ın “Türkiye’deki Devrimci Hareketin Tarihi Üzerine Materyaller” başlıklı makalesidir. Bu makale, milli devrimin ayrıntılı bir tarihçesini sunmakta ve 1920’de Kemalistleri başından itibaren desteklemeyi reddeden partinin kurucu belgeleri ile 1922’deki solun tutumu arasındaki sürekliliği ifade etmektedir.

Üçüncü sırada yer verdiğimiz, İsmail Hakkı’nın kaleme aldığı “Türkiye Emekçilerinin Kurtuluşa Giden Yolları” başlıklı metin, Sovyet Rusya’nın altın ve silahlarının Türkiye’deki işçi sınıfına karşı kullanıldığına dair aynı noktayı kamuoyuna duyurması açısından önemlidir.

Ginzberg ve şair ve genç Aydınlık lideri Nazım Hikmet’in Sovyetler’deki editörler kurulunda yer aldığı Kızıl Gazete, partinin merkezi sendika yayını gibi görünüyor. Kızıl Gazete’den 1922 tarihli Program’ını yayınlıyoruz. Yine 1922 tarihli Kızıl Gazete’den, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çeşitli etnik grupların boyunduruğu altında tutulmasını anlatan “Milliyet Sorunu” başlıklı makaleyi aktarıyoruz. Her ikisi de solun çizgisini yansıtıyor.

Yine 1922 tarihli Ziya gazetesi’nden, komünist gençlik lideri İsmail Hakkı’nın, monarşiye karşı mücadelede proleter enternasyonalist perspektifi vurgulayan “Sultanlar ve Saraylar” başlıklı makalesini aktarıyoruz.

Bir sonraki belge, Bulgaristan Komünist Partisi’nin Dördüncü Kongresi’nde, Yunanistan Komünist Partisi üyesi Petsopoulos tarafından yapılan konuşmadır. Petsopoulos, Yunanistan Komünist Partisi’nin Anadolu’nun işgaline karşı sert muhalefet çizgisini savunmaya devam etmiş ve daha sonra enternasyonalist tutumu nedeniyle Yunanistan Komünist Partisi Merkez Komitesi’nden atılmıştır.

Yunan komünist askerlerin Batı Anadolu işgaline karşı muhalefetinin etkinliğine, Türkiye’deki sol tarafından son metinde de atıfta bulunulmaktadır. “Maskeler Düşüyor” başlıklı bu metin, genel olarak parti solunun bir manifestosu gibi okunmaktadır.




Nasyonalizm ve Sosyalizm
Ruşen Zeki, Yeni Hayat, 3 Haziran, 1922

Biri yaşanmış, tecrübe edilmiş saadet ve felaketleri tarihlerle, istatistiklerle tespit edilmiş bir hayat; diğeri bu yaşanan hayatın acı tecrübeleri, dersleriyle vücut bulan uyanışın ve nihayet çaresizlikle aranan yöntemin ve ortaya çıkan idealin yaşatmaya başladığı hayat ve gösterdiği yol… Bunları birer kelime ile özetleyelim: Bugünün nasyonalizmi, bugünün sosyalizmi…

Metodistler hayat şekilleri ve ülküleri itibariyle insanlık tarihini birinden diğerine atlayan, başkalaşan kısımlara ayırıyorlar: din, millet… vb. İnsanlık tarihi bu akidelerin birinden diğerine geçiş zamanlarında birçok mücadele kaydediyor ve belki bütün mücadelelerin bir geçiş, bir atlayış, bir inkılap sebebiyle olduğunu da söylüyor. Bu bakımdan bugün yine kaynağının hiç de yabancısı olmadığımız büyük bir mücadele yaşıyoruz. Biz senelerden beri yaşadığımız öldürücü hayattan sıyrılmak ve halkın, mazlumların saadetini gerçekleştirmek için koşarken o müthiş hırslar, beşeriyeti boğan, mazlum halkı inleten vahşetler, mazlum kanlarıyla süslenen saltanatlar, şeytanlıklar, riyalar, yalanlar mazinin, yaşayarak tecrübe ettiğimiz hayatın bütün zehirleri asırlardan beri toplum işleri itibariyle meşruiyet fermanını almış olan milliyet esaslarının arkasına gizlenerek önümüze duruyorlar ve bize: Hayır! Gitmeyeceksiniz, yürümeyeceksiniz! diyorlar ve nihayet öteden beri alıştıkları zalimlikleriyle bizi kahır ile alıkoymaya kalkışıyorlar.

Biz sosyalistler, komünistler sonsuz denecek kadar acı tecrübelerle meydana getirilmiş komünizm programındaki sağcılara karşı nasihatleri bir tarafa bırakarak yine büyük bir iyilik göstererek onlarla konuşmak; maziyi, hali göz önüne getirerek insani ihtiyaçları, ilimin neticelerini ortaya koyarak tekrar görüşmek isteriz.

Eğer nasyonalistler bir sosyoloji tanıyorlarsa ve sosyolojiyi bir ilim, hakikatin özüne sahip bir kavram olarak alıyorlarsa bilmelidirler ki bir sosyalizm de vardır. Sosyolojinin temel unsuru sultan değil halktır, hakimden ziyade mahkumdur, zalimden ziyade mazlumdur, toktan ziyade açtır. Tarihi göz önüne getirelim: Bütün inkılaplarda izleri kalan bunlardır. Bütün inkılapları vücuda getiren yine bunlardır.

Bunun üzerine sosyalizm doğmuş ise, nasyonalistler böyle bir parıltı görebiliyorlarsa, hiç şüphe yok ki bu onların doktirinlerinin anası olduğunu iddia ettikleri sosyolojinin bir çocuğudur; evlatlarından birini doğurduğu zaman diğerini kefenleyen, gömen sosyolojinin çocuğudur.

Aynı zamanda ilim ve ahlak asırlardan beri doğurduğu usullerin hiçbirinde kaidelerini uygulayarak tatmin edilmemiştir. Hangi nasyonalist ilmin ahlak esasları ve sosyolojisinin tamamen uygulandığı, yaşandığı bir sosyal yapı, bir sosyal form gösterebilir. Bilakis şimdiye kadar yaşanan usullerde ilmin ahlak esaslarını çamurlayan, tırmalayan birçok etken beslenmiş, pençelendirilmiştir. Halbuki sosyalizm tamamen ilmin ahlak esaslarıdır. Bu açıdan ahlakın sahipliğine ve vicdanın güvenine erişmiştir.

Sosyalizm ve komünizm daha ziyade midelerin doyurulmak için meydana getirdiği bir çaredir. İnsanlığın her şeyi; hissi, aklı, ideali, ahlakı, adeti midesine bağlıdır. İnsanlığın midesi maneviyatın maddiyatla pek sıkı alakasını dikkate alarak her şeye hakimdir diyebiliriz. Bunun üzerine sosyalizm aç bırakılmış midelerin doymak için yaptığı mücadele yoludur. Özetle; sosyalizm insanlığın hayatına sahip çıkmak, onu yönetmek meşru yetkisini içine alan üç büyük kaynaktan fışkırıyor. Yıkılmadan üç büyük dayanağa dayanıyor: İlim, ahlak, mide…

Nasyonalistler sağlam bir vicdanla kendi yazdıkları tarihlere baksınlar, yaşadıkları hayatları incelesinler, eğer müdafaa ettikleri sosyal tarz bu üç etkeni tatmin ediyorsa biz de onlarla beraberiz. Fakat öteden beri kendilerinin şikayetlerini; istedikleri bu üç etkeni tatmin etmek olduğu halde prensiplerinin onları bu gayeye ulaştıramadığını her zaman itiraf ederler ve yine her zaman bir çok ıslahat yapmaya, çürük olduğunu anlayamadıkları binalarının yıkık yerlerini tamire, çökmüş yerlerini sıvamaya uğraşırlar. Lakin onlar vicdanlarının seslerini dinlemiyorlar. Biz bunu biliyor ve yolumuza devam ediyoruz. Onların bize ihtiraslarıyla son dakikalarına kadar karşı koyacaklarını hiçbir şeyden anlamasak bile yazdıkları tarihlerden seçebiliyoruz. Onlar bağırıyor, çağırıyor! Ve nihayet diyorlar ki: Siz doğal olmayan işler arkasında koşuyorsunuz, milliyeti nasıl inkar ediyorsunuz? Siz körsünüz, daha birçok yaygaralar fırlatıyorsunuz…

Hayır!.. Biz hiç kör değiliz. Biz milleti biliyoruz. Onun var olduğunu da prensiplerimizde kaydediyoruz. Yalnız anlayışlarımız başka başkadır. Milliyet prensibi her milletin, her köyün, hatta her ferdin kendi kaderine sahip olması, bütün manasıyla diğerlerinin zararına olmayarak meşru bir surette hür, mesut yaşaması demekse sosyalizm ve komünizm sosyal hareketi bu gayeye tamamen kefildir. Eğer milliyet prensibi kamu üzerine imparatorluk tesisini, açlar üzerine ihtişamı gaye olarak kabul ediyorsa, millet prensibi komşu ve mahkum milletlerin zararına kendi yükselme ve gelişmesini temin demekse bunda sosyalizm yoktur. Ve sivri akıllı nasyonalistler bu açıdan bütün insanlığın komşusudurlar. Fakat sosyalistler idrak ettiği bir hakikate karşı saraya, ortalama gericiliğe artık meydan vermeyeceklerdir.

Nasyonalistler iyi bilsinler ki ilim, ahlak, mide bütün orduları yenecek, bütün saltanatları devirecek tarzda büyük bir kudretle oy birliğiyle insanlığa sosyalizm ve komünizme doğru bir iz, bir istikamet tayin etmişlerdir. Bu ize, bu istikamete, bu harekete karşı durmak hırsın doğurduğu bir cinnetten başka bir şey değildir…

Zinatullah Navshirvanov





Türkiye Devrimci Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller
(1922)


1. Yakın Geçmiş

Bugünkü siyasi durumu açıklayabilmek için Anadolu devrimci hareketnin geçmişini kısaca hatırlamak gerekir. Zira günümüzdeki olayları anlamak, yalnızca onların temellerine inmekle mümkündür.

Madalyonun bir yüzüne bakarak, “Anadolu milli hareketinden” söz etmek, sanırım, yanlış olur. Bugünkü Anadolu hareketi, özellikle İttihat ve Terakki Fırkası tarafından Mondros Mütarekesi (20 Ekim 1918) döneminde, belki de daha önce, Cihan Harbinde yenilgi ihtimali düşünülerek hazırlanmıştır.

Balkan Harbi sırasında Hürriyet ve İtilaf Fırkası İttihat ve Terakki Fırkası’na yenildi. İttihat ve Terakki Fırkası bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nu idare eden bağımsız tek parti olarak kaldı. Cihan harbinin başında bu parti yeni yeni gelişmeye başlayan Osmanlı Sosyalist Fırkası’nı dağıttı, onun İştirak gazetesini kapattı ve Ahmet Samim gibi en cesur ve değerli unsurlarını sürgün, hapis ve başka yöntemlerle devre dışı bırakarak, kendi ellerini tamamen serbest bıraktı.

Harp sırasında İttihat ve Terakki Fırkası istediği gibi saltanat sürdü. Uzun yıllar süren harp döneminde hem İstanbul’da, hem Anadolu’da partinin teşkilatlanma çalışmalarını tamamladı ve sadık yandaşları (kendilerinin kullandığı deyimle kardeşleri) aracılığıyla birçok milli, dini, ilmi, toplumsal ve eğitimsel cemiyetin yanı sıra, milli vasıflı bir dizi mali, sınai, iktisadi, ticari ve ziraai cemiyet kurdu. Bütün bu cemiyetlerin yardımıyla aydın kesimleri kendinden yana çekti, aralarından en beceriklilerini himayesine alarak, onlara burjuva tarzı hayatın güzel yanlarını öğretti. Askeri ihtiyaç bahanesiyle, gıda ve ulaşım alanlarıyla kimi ticaret kollarında devlet tekelleri kurarak, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki değişik şer’i ve burjuva yasalara uyup uymadıklarına bakmaksızın, birçok büyük spekülasyon ve hilelerle zenginleşmesinde kendi asker ve sivil mensuplarına yardım etti.

Aslında yukarıda adı geçen mali, sınai, iktisadi, ticari ve zirai vasıflı milli derneklern çoğu, devlet tekeli kurulduktan kısa bir süre sonra vücut bulmuş ve böylece İttihat ve Terakki Fırkası savaş sırasında her türden bahanelerle, iktisadi bakımdan ezilen unsurların uygun bir anda mücadeleye atılması için gerekli şartları hazırladı. Ateşkes imzalandıktan hemen sonra, milli ekonomi adına ezilenler, Ermeniler ve Rumlar, İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı düşmanlığı yüzünden baskı altına alınan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın önde gelenleriyle birlikte, kendilerine kimi imtiyazlar vaat etmeyi esirgemeyen galip İtilaf Devletleri’nin desteğine dayanarak, İttihat ve Terakki Fırkası’na ve onun kurduğu mali, ticari, sinai cemiyetlere karşı saldırıya geçti. Bu seferberliğe iyi gizlenen ve milletlerarası burjuva teşkilatlarının ilkelerini esas alan cemiyetler, mesela “milli müdafaa” ve Hilal-i Ahmer, birbirinden farklı menfaatleri, cihan harbinde ezilenlerin birçok eğilimini temsil eden gruplar bile katıldı.

İlk temel teşkilatları tesis etmeye, örneğin Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Selamet-i Amme Heyeti, Milli Ahrar Partisi, Sulh ve Selameti Osmaniye Fırkası, Kürt Teali Cemiyeti, Kürt Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti, Radikal Avam Fırkası vb. oluşturmaya koyuldu ve İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı mücadeleye girişti.

Rumlar ve Ermeniler de çoğu durumda bu şeşit cemiyetlerde birleşerek mücadele etti. Öte yandan, Osmanlı Sosyalist Partisi canlandı ve Türkiye Sosyalist Partisi’ne dönüştü. Almanya’da bulunmuş ve orada inkılapçı harekete katılmış kimi sosyalist unsurların katılımıyla Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi kuruldu. Bundan başka, liman işçileri ve kayıkçılar Sosyal Demokrat Parti’yi kurdu. Posta ve telgraf memurları, demiryolu işçileri, öğretmenler ve kimi başka emekçi gruplar bir çok sendika teşkilatı ve yardımlaşma cemiyetleri kurdu. Onlar da sınıf mücadelesine atılmak niyetindeydi.

Müttefik devletlere dayanarak hareket eden birinci grup gibi, sınıfın menfaatlerini savunmak için savaşa atılmak isteyen ikinci grup da, çoğunlukla İttihat ve Terakki Fırkası’na ve onun önderlerine karşıydı… Şöyle ki, mücadelede başarılı olabilmek için İttihat ve Terakki Fırkası birçok yola başvurmak zorundaydı: 1. Ermeniler ve Rumlarla savaşmak; 2. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve diğer örgütlerle, dernek birlikleriyle ve kendisine düşman birçok kişiyle savaşmak; 3. Emekçi unsurlarla savaşmak; 4. İtilaf devletleri karşısında kendi varlığını korumaya çalışmak; 5. Kısaca, milliyetçi akımları güçlendirmek durumundaydı.

Bu hedeflere ulaşmak için, bir yandan sırtını İtilaf Devletleri’ne dayayan “saltanatçı muhafazakarların” ve “Hıristiyan milliyetçilerin” örgütlerini, diğer yandan emekçi unsurların mücadelesine kendi başına katılan parti ve örgütleri “içeriden” çürütmek ve bununla birlikte İttihat ve Terakki Fırkası’nın dernek ve örgütlerinin varlığını sürdürmek gerekiyordu. Bu nedenle, bir kongre düzenleyip İttihat ve Terakki Fırkası’nın adını ve programını değiştirerek, kısmen Teceddüt Partisi’ne dönüştü. Bu arada İttihat ve Terakki Fırkası’ndan uzak kalan ya da bu partiye sempati duyan kimi unsurları birleştirmek için, Muhafazakar Fırkası kuruldu. Uygun anlar kullanılarak İttihat ve Terakki Fırkası’na düşman partilere belirli kişiler sokuldu ve diğer örgütlere sızan bu kişiler vasıtasıyla İttihat ve Terakki Fırkası düşmanlarının gazetelerini bile ele geçirebiliyordu (1).

Ve sonunda, İttihatçılar savaş sırasında kurulan her dernekten ve onların oluşturduğu yeni partilerden ikişer delege toplayıp, daimi İcra Heyeti seçme niyetiyle bir Milli Kongre düzenledi.

* * *

Amerika ve Avrupa ile ekonomik ilişkiler başlar başamaz, savaş sırasında suni olarak yaratılan “milli iktisat” korkunç bir bunalım yaşamaya başladı. “Milli iktisatçıların” oluşturduğu kuruluşlar art arda yıkılır oldu. İtilaf devletlerinin askeri baskısı da günden güne yoğunlaşmaya başladı. Osmanlı İmparatorluk ordusunun azaltılmasına ve yol edilmesine geçildi. Bu konuda İtilaf devletleri Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na talimat veriyor ve elden geldiğince daha çok İttihatçı subayın ordudan atılması için her şeyi yapıyordu. Savaş sırasında değişik lise ve üniversite düzeyi okullardan alınan 15-20 bin yedek subay ordudan çıkarıldı ve işsiz kaldı. Aynı şey birkaç bin muvazzaf subayın başına da geldi. Bunların büyük çoğunluğu işsiz kaldı.

Sonunda, politik ve ekonomik varlığın sürdürülmesi için, yalnız işgal altındaki İstanbul’da çalışmanın yeterli olmadığı anlaşıldı. Avrupa’nın başlattığı ve hatta ateşkes hükümlerine rağmen yoğunlaştırdığı askeri baskıya karşı koyabilmek için, milli devrimci harekete ihtiyaç vardı.

İstanbul’u işgali ve ticari etkisi altına alan, Türkiye’nin mali işlerinin başına geçen İtilaf devletleri, İttihatçılardan sakınmanın yanı sıra, şurada burada küçük parti ve gruplar halinde örgütlenmeye başlayan emekçi unsurlardan da korkuyordu. Özellikle en sol liderlerinin şahsında partiler (sosyalist, sosyal demokrat, işçi-köylü) olduğu gibi, Karadeniz sahillerinden başkente doğru yönelen ve Türk unsurlarla ilişki kurmaya çalışan sosyalistler, Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarları ve Hıristiyan milliyetçilerinin yanında yer alan İtilaf devletlerinin baskısına uğruyordu. Açıkça yeni akımlara yönelen İstanbul ve Anadolu’nun, devrimci proletarya Rusya’sı ile çok yakın komşu olması Batılı emperyalistlerin tüylerini ürpertiyordu. Kısa bir sürede art arda Kurtuluş ve Kaplan, Mütareke’den sonra bir süre yeniden yayınlanan İdrak ve başka sosyalist gazete ve dergiler kapatıldı. Ekonomik bunalım derinleşmeye devam ettiği için birçok devlet ve özel sektör kuruluşlarında işsizlik sürekli artıyordu. Bu şartlar altında emekçiler ile genç Türk burjuvazisini oluşturan İttihatçılar arasında uzlaşma kaçınılmaz oluyordu. Aslında İttihatçılar kendi açılarından “milli ekonominin” ve “milli hareketin” savunulmasını sağlayacağını umdukları devrimci Rusya ile ortak eylemlere yatkındı. Ama, tutumlarıyla Anadolu’yu uluslararası ablukanın içine ittikten sonra. Onlar bu yatkınlıklarını emekçi unsurlara açıkça anlatıyor, kendilerinin emekçilerin devriminden yana olduklarını söylüyorlardı. Korkunç hayat şartları ve ihtiyaçları sebebiyle emekçiler bu harekete katılmak durumundaydı.

Yukarıdaki açıklamalardan görülüyor ki, politik ve ekonomik sebeplerden dolayı Anadolu hareketinin başlatılmasından yana olan ve şartların dayatmasıyla bu harekete katılma taraftarı olan bir takım unsur ve gruplar mevcuttu.

1. Seferberlikleri iptal edilen yedek subaylar (onları muvazzaf subaylarla bir bütün saymak yanlış olur). Hepsi öğrenci olan bu gençler orduya çağrılmış ve sonra ordudan atılıp geçim kaynağı ellerinden alınmıştı. Bunların çoğu yoksullar sınıfına mensuptu ve emekçilerle birlikte devrimden yana olabilirlerdi.

2. İtilaf devletlerinin Osmanı ordusunu tasfiye etmesi sonucunda sokakta kalan subay, komutan ve generaller. Daha önce de belirtildiği gibi bunların çoğunluğu kaşarlanmış İttihatçılardı.

3. İşsiz kalan ve İtilaf devletleri ile onların maşalarınca kovuşturmalara tabi tutulan devrimci emekçi kesimler.

4. Zor kullanılmasına ve Avrupa kültürüne karşı dini nefret duygusu besleyen mutaassıp dinci gruplar (çoğu cami ve dini vakıfları idare edenlerdi ve dolayısıyla tarımın gelişmesinden yanaydı ve Amerikalı buğday ve un tüccarlarının Anadolu’da etkisinin artmasından korkuyordu).

5. İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de politik, toplumsal ve bilimsel dernek ve partiler şeklinde gizlenen İttihatçılar. Bunları birkaç gruba ayırabiliriz:
     a) Türkiye’yi bölmek amacıyla Yunan ordularını kışkırtan ve savunan İtilaf devletlerinin ve kimi Müslüman çevrelerin, kendilerini yığınsal Ermeni kırımı ve diğer cinayetlerden ötürü suçlayıp cezalandırmasından korkan suçlu ve caniler.
     b) Amerika’dan ve kimi sömürgelerden buğday ve un ithalnin başlamasıyla İstanbul piyasasını yitiren ve en azından Anadolu’yu bu rekabetten kurtarmayı düşünen büyük çiftlik sahipleri ve tahıl tüccarları (2).
     c) İttihat ve Terakki Fırkası hükümetinin milli sanayii ve milli ekonomiyi teşvik poltikası sayesinde değerli “kardeşler” tarafından yaratılan yeni ve milli sanayi işletmelerini ve buralardaki üretimi Avrupa mallarının rekabetinden korumaya çalışan sanayiciler.
     d) Savaş sırasında “milli iktisat” hükümetinin himayesi sayesinde kurulan birçok küçüklü büyüklü ticari ve mali kuruluşların önde gelen üyeleri, kurucuları ve yöneticileri.
     e) İttihat ve Terakki Fırkası’nın sorumlu sekreterleri ve partiyi Anadolu’nun her şehrinde temsil eden ve yerel örgütleri kullanarak bulundukları mevkilerı şahsi kar kaynağına çeviren diğer önemli örgüt üyeleri.
     f) Kimi propagandacılar, hatipler, doktorlar, avukatlar vb.

* * *

Batı emperyalizminin etkisi sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomik sınıf farkları politik sahnede ön plana çıkmadı ve sınıf savaşı çetin şekiller almadı. Hakimiyetini güçlendirmek için emperyalist Avrupa’nın politik çevreleri değişik din ve ırklardan halkları içeren Osmanlı İmparatorluğu’nun değişik unsurları arasında milliyetçi bir propaganda yürütüyordu. Osmanlı İmparatorluğu nüfusunu değişik ırk ve dinsel gruplar halinde birleştiren bu propaganda, bu grupları milli mücadeleye teşvik ederek sınıf savaşını gölgeliyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük ekonomik ve mali güç sahiplerinin çoğu Türkiye dışında, Avrupa’da bulunduğu için, ilk bakışta Türk köylüleri ve işçileri içinde bulundukları ekonomik köleliğin bilincine varamıyordu. Bu ve benzeri diğer sebeplerden dolayı sınıf savaşı, gerçek hayatta varolmakla birlikte, imparatorluğun hakimiyeti devam ettikçe çok zayıf kalıyor ve bilinçli olarak kavranma düzeyi düşük oluyordu.

Uluslararası kapitalizmin geçici zaferi sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sırasında geçici bir uzlaşma oluştu: Değişik çıkarları nedeniyle uzlaşamayan değişik sınıf ve gruplar, savunma savaşına birlikte atıldı. Bu yüzden Türkiye Müslümalarının büyük bölümü bu savaşa katıldı, Ermeniler, Rumlar ve diğer gayrimüslimler, sarayla ortak çıkarları olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile birlikte, bu savaşa düşman durumuna geldi.

İlk dönemlerde devrimci ya da isyancı hareketler İstanbul’da İzmir Reddi İlhak Cemiyeti ve Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birlikte Milli Kongre ve o zamanlar İstanbul’da bulunan Kafkasya Tümeni komutanları tarafından, Anadolu’da Reddi İhlak gibi cemiyetler, daha sonra Erzurum ve Sivas’ta Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini temsil edecek grup tarafından yönetiliyordu.

Devrimin yarattığı düzenli ordu henüz yoktu. O zamanlar devrimde sınıf bilinci pek güç kazanmıyor, herkesin içinde birleştirici savunma ihtiyacı ön plana çıkıyordu. Söz konusu dönemde savunma güçleri Kuvvayi Milliye denen düzensiz çetelerden oluşuyordu. Bu çetelerin komutanlarının bir kısmı muvazzaf ordu subayları ve yedek subaylardı; ama büyük bir bölümü halktan çıkma savaşçı önderlerden ve savaş sırasında Ermeni kırımlarına katıldıkları için ateşkesten sonra dağa çıkan İttihatçılardan oluşuyordu.

İstanbul hükümeti en başta yedek subayları ordudan çıkardı ve bunlar arasında hareketin işçi-köylü devrimine dönüşmesini isteyenler hiç de az değildi. Devrimci işçiler ve sosyalistler de kurtuluş hareketine katıldı. Kurtuluş hareketinin en önemli kesimini oluşturan İttihatçılar bile, kendilerini sosyalist görüş taraftarı olarak tanıtıyordu (3).

* * *

Eylül 1919’da, Sivas’ta, İttihatçıların Rumeli, İstanbul ve Anadolu’da kurduğu değişik cemiyetlerin kongresi yapıldı. Bu kongreyi düzenleme kararı, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Haziran 1919’da, Erzurum’da yapılan kongresinde alınmıştı. Sivas kongresi Anadolu hareketinin ilkelerini açıkladı ve harekatı yönetmek amacıyla her şehirde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlı vilayet komiteleri kurdu. Bu komiteler, sözde Sivas Kongresi’nce oluşturulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsilciler Komitesi’nin bir tür kollarıydı. Adı geçen komiteler, yeri halklar, halk arasında etkisi olan büyük çiftlik sahpleri, sanayici ve müftü, kadı gibi mollalar, İttihat ve Terakki Fırkası’nın silah kullanmasını bilen üyeleri ve zorba toprak ağaları arasından seçilerek, merkezin (yani Sivas’ın ya da milli kongrenin ve İzmir ve İstanbul Reddi İlhak Cemiyetlerinin) ve İttihat ve Terakki Fırkası’nın yerel “sorumlu sekreterlerinin” atama ve talimatlarına göre belirlenen kişilerden oluşuyordu. Savaş sırasında bulundukları şu ya da bu şehirde kötü çalışan İttihat ve Terakki Fırkası sorumlu sekreterleri, başka bir şehre gidince, oradaki Vilayet Komitesi’nde çalışmaya başlıyordu (4).

Bu vilayet komitelerine kırsal bölgelerde oluşturulmaya devam eden Kuvvayi Milliye temsilcileri de katılıyordu. Vilayet komiteleri gitgide güç kazanmaya, yetkilerindeki bölgelerde zulüm yapmaya yönelmiş, baskıya ve kaba güce dayanan etkilerini emirlerindeki Kuvvayi Milliye birliklerini, işlerine gelmeyen kaza amiri, vali, kadı ve eski İmparatorluk ordusundan komutan ve subayları değiştirmek, hatta bazen tutuklamak ya da kaçmak zorunda bırakmak için kullanmaya başlamışlardı. 1919 yılının Ekim ile Aralık ayları arasında parlamento seçimleri yapıldı. Sivas’ta Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsilcileri Komitesi’nin, İstanbul’da Milli Kongre’nin atadığı kişiler, Kuvvayi Milliye’nin silahlı tehdidi altında, her biri elli bin vatandaşın oyuyla milletvekili seçtirildi (5).

16 Mart 1920 tarihinde iki meclisten oluşan parlamento müttefik devletlerin askeri birliklerince işgal edildi (gayrı resmi işgal ateşkesten sonra kendiliğinden oluşmuştu) ve milletvekillerinin bir kısmı tutuklanarak, İstanbul’daki Bekir Ağa Bölüğü olarak bilinen siyasiler hapsine atıldı ve daha sonra Malta’ya sürüldü (6).

İttihat ve Terakki Fırkası’nın birçok önemli üyesi Roma’da gizleniyordu. Bu kaçakların orada ne yaptıkları bilinmiyor. Bilinen yalnız İttihatçıların İngilizlerle yapmak istediği ortak işlerin çoğuna Rahmi Beyin de katılıyor olması, hapisten kaçan ve Roma’da gizlenen İttihatçıların savaş yıllarından maliye bakanlığı yapan, bugün ise İttihat ve Terakki Fırkası’nın dayandığı gizli teşkilatın Roma şubesini yöneten Cavit Bey ile birlikte çalışıyor olmasıdır. Şubenin posta kutusu vardır ve bu kutu İttihatçı kapitalistler ile Almanya – Türkiye arasında ithalat ve ihracat komisyonculuğu maskesi altında Avrupa’da çalışanlar ve onlarınn yandaşları arasında bağlantı için kullanılıyor. Hamburg’da ve Zürich’te şubeleri bulunan ve Rıza Rıfat & Co tarafından yönetilen bu “Komisyoncular Adası” ile ilgili ilk ilan Ankara’da yayımlanan Yeni Gün gazetesinde çıkıyor ve İstanbul’daki bütün İttihatçı gazetelerde de basılıyor, propaganda ediliyor.

Mebusların bir kısmı Anadolu’ya geçerek kurtuldu. En sessiz kalanlar veya hareketlerinde en kurnaz davrananlar İstanbul’da kalmayı başardı. İstanbul’dan kaçanlar, artık kendi etrafında birçok subay ve silahlı birliği toplamayı başarmış olan Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşa ile birleşince, Anadolu’da çalışabilecek yeni meclisi toplamak hiç de zor olmadı. Bunun için gerekli teşkilatlar artık hazırdı: Her şehirde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Vilayet Komitesi vardı ve bu komiteler büyük tüccar, sanayiciler, çiftlik sahipleri ve yüksek mevkideki mollalar ve ağır basan komitacılar, onların yanı sıra henüz dağıtılan parlamento için bu vilayet komitelerince seçilmiş ikinci seçmenlerden oluşuyordu. Paşaların emrinde son derece yetenekli, etkin ve zeki subaylar vardı. 23 Nisan 1920’de çalışmaya başlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi, işte bunların büyük bir kısmı, her kazadan 5’er kişi olmak üzere, ek milletvekili olarak atanan İstabul’dan kaçmış mebuslardan oluşuyordu.

* * *

Türkiye Büyük Millet Meclisi, diğer şehirlerde Müdafaa-i Hukuk komiteleriyle birlikte devlet aygıtını ele geçirmeye, bu aygıt içinden kendine uygun olmayan unsurları uzaklaştırmaya devam ediyordu. Müdafaa-i Hukuk kaza komitesi, komutanları vasıtasıyla idare ettikleri Kuvvayi Milliye çetelerinin yardımıyla Yunan taarruzlarına karşı savunmayı gerçekleştiriyor, birçok vilayet ve şehirde patlak veren isyanları bastırıyordu. Burada iki ilginç olguyu anımsatmak gerekir: 1. Hareketin başlangıcında kendini henüz zayıf hisseden Kuvvayi Milliye ve TBMM isyanlardan, yani gericilik yatağı Konya’nın milli harekete katılmamasından endişeleniyordu. Ama, aynı zamanda silaha, askeri malzemeye çok büyük ihtiyaç vardı. Bu yüzden Konya vilayeti İtalyan askeri birliklerince (milli hükümet güçleninceye kadar) işgal edildi ve İtalya’dan, Antalya üzerinden silah ve cephane getirildi. TBMM hükümeti duruma hakim olmaya başladıktan sonra İtalyanlar birliklerini TBMM’nin “aracısı”nın bulunduğu Anadolu’ya çekti ve İtalyan hükümetinin Enformasyon Dairesine bağlı Stefani Ajanı ile Anadolu Ajansı arasında anlaşma bağlandı.

1920 yılının ikinci yarısında TBMM hükümetinin eski içişleri kumandanı Sami Bey, resmi hükümetin temsilcisi olarak bulunduğu Roma’da, Roma ile Ankara arasndaki ilişkilerde arabuluculuk ediyordu. Basın müdürlüğü adına imzalanan bu anlaşmayla ilgili açıklamayı Basın Yayın Genel Müdürü Hamdullah Suphi, bir grup mebusun sorusu üzerine, meclisin açık oturumunda yaptı ve bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa ile arasında mücadele başladı. Mustafa Kemal anlaşmayla ilgili bu açıklamayı reddetti ve Hamdullah Suphi’yi yalancılıkla suçladı.

Bu olayın ardından istifa eden Hamdullah Suphi basın müdürlüğü görevinden ayrılıp Anadolu’ya gitti ve oldukça uzun bir süre kaldıktan sonra onun tekrar dönmesi, Mustafa Kemal’in onu Eğitim Bakanı “seçtirmesiyle” sağlandı. Ama, bugün Mustafa Kemal Paşa’nın ve 12 Kasım 1921 “Askeri” anlaşması ile birleşen bir grupta çalışan komutan arkadaşlarından Nihat ve Nurettin Paşaların çetin hasımları olan Doğu vilayetlerinin, yani Kürdistan, Erzurum, Van ve Bitlis mebusları, bu “milliyetçi hatip” Eğitim Bakanını coşkulu bir taarruzla görevden düşürdü. Nihat ve Nurettin Paşaların komutanlıktan alınması olduğu gibi, Hamdullah Suphi’nin istifa etmesi de, Mustafa Kemal Paşa’nın “Askerler grubunun” liberal burjuvalar karşısında aldığı bir yenilgi olarak değerlendirilmelidir.

Anadolu Ajansı’nın verdiği haberlerin büyük bir bölümünü Stefani’nin Rodos adası üzerinden sağladığı malumatlar oluşturuyordu.

1. İttihatçıların elebaşlarından biri olan Cavit Bey’in Anadolu hareketinin ta başından Roma’da bulunması, 2. İstanbul’dan kaçmak zorunda kalan İttihatçıların çoğunun Anadolu’ya İtalyan yardımı ile geçmesi ve 3. Malta’dan kaçan İttihatçıların Roma’da gizlenmesi ve benzeri hususlar, Anadolu hareketinin çok eskilerden ve özlü bir şekilde İtalya ile bağlı oldeuğunu gösteriyor.

Eylül-Ekim 1920’de Konya’da TBMM hükümetine karşı patlak veren II. İsyan, İstanbul’a ve Adana’ya giden ticaret yollarının kapatılmasıyla ticaret alanında baş gösteren kriz sebebiyle büyük ithalat ve ihracat tüccarlarınca hazırlandı. Halk ise bu isyana katılmaya Halifelik propagandası vasıtasıyla kandırılmıştı. İsyanın hazırlama ve yönetme işlerine (Halim Sabit Bey’in arkadaşı ve Bakü’de çıkan Yeni Dünya gazetesinde İslahi takma adıyla yazan) Kazım Hüsnü gibi kişiler de karışmıştı. Anadolu’da milliyetçi hareket başladığında, Kazım Hüsnü İstanbul’daki ticarethanesinin başında bulunduğu sıralarda bu hareketin gelişmesine büyük katkıda bulunmuştu ve sonraları TBMM’ne Konya’dan mebus seçildi.

* * *

Çoğu işsiz emekçi olan bu Kuvvayi Milliye, o dönemlerde Anadolu hareketinin ana dayanağıydı. Sakarya zaferinden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Eylül 1921 günü TBMM’de yaptığı askeri harekat ve oluşan durumla ilgili açıklamalarının tarih bölümü, gerçeklerle çelişiyordu: Bu açıklamanın amacı, komutanlar arasındaki “askeri ittifak” sayesinde ayakta duran muvazzaf ordu komutanlarını övmek, ona karşı isyan eden Ethem Beyi ve Mehmet Efeyi karalamaktı. İsyan sırasında edinilen tecrübe, Müdafaa-i Hukuk komitelerinin isyancılara karşı başarılı savunma yapamayacakları ve Türk burjuvazisinin yalnız barış ortamında sömürebileceğini ve yöntebileceğini göstermişti.

Ama, tüccar, sanayici, büyük çiftlik sahibi, önde gelen din adamları, kurmay subay, general, doktor ve avukatlardan oluşan TBMM, Kuvvayi Milliyenin derin devrimci özünü daha iyi kavramaya başladı. Az da olsa varolan kanunlardan rahatsız olan değişik burjuva gruplardan oluşan bu meclisin bir kısmı, Kuvvayi Milliye’nin muvazzaf orduyla değiştirilmesi yönünde propaganda yapmaya başladı.

Aslında, bu propaganda başka bir grubun daha hoşuna gidiyordu. İtilaf devletlerinin Osmanlı ordusunu tasfiye etmesi sonucunda sokağa atılan yüzlerce kurmay subay ve paşa, iş aramak üzere Anadolu’ya geçiyordu. Onlara göre, “Türkiye’nin kurtuluşu” yalnız muvazzaf bir ordu kurmakla mümkündü. Bu, hayatın bütün zevkleri arasında en çok iktidar ve emretmeye değer veren ve yaldızlı parlak apoletlerine aşık olan devrimci paşaşların çıkarlarına da uygun olmalıydı.

Çünkü, Kuvvayi Milliyeciler çok coşkulu adamlardı, onları itaat etmeye alıştırmak son derece zordu ve gitgide daha çoğaldıkları ve aralarında devrimci sosyalist unsurlar arttığı, Kuvva-i Milliye içinde devrimci görüşler aşılanmaya başladığı için, gelecekte paşalar açısından tehlike oluşturacaklardı. Parlak üniformayı giyip emretmek ve başkomutan, mareşal ya da gazi olmak için, muvazzaf ordu çok daha uygundu…


2. Sınıf Savaşına Doğru

Bu yüzden, İstanbul’dan gelen subay ve kurmay subaylar, TBMM’nin oy çoğunluğuyla kabul ettiği kararıyla muvazzaf ordu (“muvazzaf düzene sahip milli ordu”) kurmaya itiliyordu. Mollaların önemli bir bölümünün çıkarları, büyük çiftlik sahiplerinin çıkarlarıyla aynıydı. Çoğu, dini kuruluş vakıflarının en başta toprak ve çiftlik gibi mülklerinin idarecisiydi. Bu idareciler ya vasiyetname sahiplerinin kendileri ya da Evkaf Bakanlığı tarafından tayin ediliyordu.

Kuvvayi Milliye denen halk ordusuna karşı bu tutum sonucunda, bu ordu içinde bunalım başgösterdi. Kuvvayi Milliye içinde yer alan ve varolan sosyal düzenin korunmasında çıkarı bulunan kesimler muvazzaf ordu kurmanın yanı sıra, Kuvvayi Milliye’ye karşı muvazzaf ordu müdürlükleri ile Kuvvayi Milliyeci komutanlar arasına kama sokmak için çaba harcamaya girişti.

Kuvvayi Milliye’nin içinde ve dışında yer alan ve devlet müesseselerinin alt düzeylerinde çalışan devrimci emekçi kesimler, devrimci sosyalist hareketi genişletmeye ve bu amaca ulaşmak için Kuvvayi Milliye’den yararlanmaya çalışıyordu. Bütün bunlar 1920 yılının Haziran ile Kasım ayları arasında oluyordu. Sosyalist hareketin halk arasında ve Kuvvayi Milliye içinde haklı olarak yayılmasının sebeplerinden biri de, bütün TBMM’nin kimi poltik hususları dikkate alarak, kendisini sosyalizm taraftarı gösterme çabasıydı. Hacıoğlu Salih, Şerif Manatov, Ahmet Hilmi ve Ziynetullah Nevşirvanov yoldaşların başında bulunduğu (Hafi) Türkiye Komünist Partisi ve Nazım yoldaşın Amasya ve Samsun bölgelerinde örgütletiği Gizli İşçi Komitesi’nin bu yöndeki çalışmaları da çok başarılı oluyordu.

Ama, değişik burjuva gruplardan meydana gelen TBMM içinde bir kesim, daha doğrusu bir grup vardı ki, devrimci emekçi unsurlar ile askeri askeri tahakkümcü ve muhafazakar politika izleyen unsurlar arasında yer alıyordu. Bu grup uzun süren savaş yıllarında tüccarlık etmiş, değişik mali ve ticari cemiyetlerde çalışmış ve az da olsa, ticari ya da mali sermaye sahibi olmuş kişilerden oluşuyordu.

Kendisiyle işbirliğinden yarar uman doktor, avukat, gazeteci ve diğer mebuslar da, mevcut sosyal düzeni tamamen yıkmamakla birlikte, sermayenin daha hızlı dönmesi ve ticaretin daha iyi gelişmesi için zemin hazırlayacak kapsamlı sosyal reformlar için çalışan bu grubun yanında yer alıyordu. Bu grubu oluşturanlar, bütün dünya savaşı boyunca, mufazakarlığın korunmasında çıkarı olan subay, büyük çiftlik sahibi ve mollalarla birlikte İttihat ve Terakki Fırkası üyesiydi ve bu üyeliği şimdi de koruyordu. Onlar baştan kimi devrimci unsurlarla işbirliğine başladılar ve amacı milli ve İslamcı iştirakiyun olan Yeşil Ordu teşkilatını kurdular. Onlar da milli kuvvetleri kendi emelleri için kullanmak niyetindeydi. Onların görevi Yeşil Ordu’yu emekçilerin devrimci örgütüymüş gibi tanıtmak ve çevresindeki devrimci unsurları kendi aracı durumuna getirip, bunları ve sosyaist devrime yatkın unsurları kendi etraflarında toplamaktı. (Hafi) Türkiye Komünist Partisi’nin ayrı devrimci teşkilatlar şeklinde çalışması işlerine gelmiyor ve bu yüzden onlar bu partiye karşı savaşmak zorunda kalıyorlardı.

Gitgide devrimci emekçilerden yana teşkilatların ve unsurların etkisine geçen Kuvvayi Milliye’yi ele geçirmeye çalışan Yeşil Ordu teşkilatı, Kuvvayi Milliye komutanlarını saflarına çekip üye yapıyor ve aynı zamanda komünist teşkilatlara karşı teorik savaş yürütüyor, onları “aşırılık düşkünlüğüyle”, ülke şartlarını bilmemekle suçluyordu. Yeşil Ordu teşkilatçıları içindeki devrimci ve sosyalist unsurlar, böylece çoğunluktan, reformcu arkadaşlarından gitgide uzaklaşıyordu. Bu arada, Meclis’in asker önde gelenleri ve onların Kuvvayi Milliye komutanlarının Yeşil Ordu saflarına üye alınmasından özellikle rahatsız olan ve askeri diktatörlüğe yatkın önderi Mustafa Kemal Paşa da Yeşil Ordu’ya karşı düşmanca konuma geçti.

Böyle bir duruma düşen Yeşil Ordu içinde dağılma belirtileri görülmeye başladı. Reformcu unsurlar burjuva-liberal reformlar programıyla ortaya çıkarak ayrıldı ve Halk Zümresi’ni oluşturdu. Bu grubun programı ustaca hazırlanmıştı ve Meclis’teki devrimci, reformcu ve hatta muhafazakar-şeriatçı unsurları bile ürkütmeyecek kadar üstü örtülü ve esnekti. Kuruluşundan hemen sonra bu grup akıllıca bir manevra yaparak, önde gelen asker mebuslar dışında, Meclis üyelerinin çoğunu kendi etrafında toplamayı başardı ve bir sosyalist olarak Yeşil Ordu’nun faaliyetlerini sürdürmesinde ısrar eden ve Halk Zümresi’ne katılmayan Tokat mebusu Nazım yoldaşın İçişleri Bakanı seçilmesini sağladı. Bu seçimin amacı Nazım yoldaşı gruba çekmek ve onun teşkilatçı yeteneklerinden yararlanmaktı.

Yeşil Ordu’nun canı olan ve Kuvvayi Milliye’nin Yeşil Ordu’ya katılması için herkesten çok çalışan bu mebusun İçişleri Bakanı görevine seçilmesi muvazzaf ordu taraftarlarını ve muhafazakarları çok rahatsız etti ve tepkilerine yol açtı. Halk Zümresi’nin reformcu-liberal önderleri bakan görevine seçilmesini sağlamakla Nazım yoldaşı tamamen kendilerinden yana kazanamayacaklarını ve onun bakan koltuğunda da Yeşil Ordu’nun faaliyetlerini sürdürmesi için çalışmaya devam edeceğini anladılar.

İçişleri Bakanı Nazım yoldaş 2-3 gün sonra istifa etmek zorunda kaldı (Eylül 1920).


3. Zenginler Sınıfının Fakirler Sınıfına Karşı Birliği

Halk Zümresi’nin kendine karşı olan akımlardan birini kandırıp, bir başkasını yok etmeye ihtiyacı vardı. Sağında, teşkilatlanmasını kısmen tamamlayan, ama henüz güçlenemeyen ve muhafazakarlar (mollalar, büyük çiftlik sahipleri) ile Meclis’teki asker komutanlar tarafından desteklenen muvazzaf ordu; solunda, tutumuyla muvazzaf orduyla savaşa hazırlanmakta olduğunu belli eden, giderek sosyalist çevrelerin sempatisini kazanan ve hatta milli kuvvetleri ele geçirmek isteyen birçok devrimci unsuru ve komünist teşkilatları elinde bulunduran Kuvvayi Milliye vardı.

Müdafaa-i Hukuk Komitesi’nin tavsiye ettiği ve “temsilciler grubu” tarafından onaylanan üyelerden oluşan TBMM’de devrimci sosyalizm yandaşları ve devrimci harekete yardım eden Kuvvayi Milliye taraftarları çok azdı.

Bundan başka, Halk Zümresi, çıkardığı Yeni Gün gazetesinde Yeşil Ordu’nun artık çökmüş olabileceğini ve gizli komünist partisinin teşkilatlanmasını henüz tamamlayamadığını ima ediyordu.

Ama, Halk Zümresi için en büyük sorun, Türkiye Komünist Partisi önderlerinin ve bu önderlerin politikasından yana tutum alan ve hatta çıkardıkları Yeni Dünya gazetesinde onların kimi yazılarını yayımlayan gazetecilerin, bu liberal burjuvalarla birlik yönünde hiçbir eğilim ve yakınlık göstermemeleriydi. Her iki taraf da gazetelerde karşılıklı saldırılara girişti. Şöyle ki, bu grup için sol unsurlarla anlaşma sağlamayı deneme olanağı bile yoktu. Halk Zümresi’nin muhafazakarlarla ve askeri baskı taraftarlarıyla anlaşması çok daha mümkündü. Halk Zümresi ve sıralanan sağcı gruplar, birbirinden farklı olmakla birlikte, aynı burjuva sınıfının unsurları ya da maşasıydı. Nitekim, TBMM sadece değişik burjuva gruplardan oluşuyordu.

Eski kapsamlı reform taraftarları ile muhafazakarlar ve askeri komutanlar aralarında geçici ve aldatıcı uzlaşmaya vardılar ve Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarıyla birlikte devrimci akıma ve Kuvvayi Milliye’ye karşı tutum aldılarç Aslında, Kuvvayi Milliye’yi parçalamak ve sosyalist akımın önünü almak isteyen asker gruplar böyle bir uzlaşmaya ihtiyaç duyuyordu. Kısacası, sağ ve orta akımlar arasında varolan ortak sınıf çıkarları temelinde bu uzlaşma zaten kendiliğinden oluşuyordu. Zaten önceleri (yani büyük emperyalist savaşa kadar) bu ekonomik gruplar İttihat ve Terakki Fırkası’na mensuptu. Onlar, şimdi bile bu partinin gizli artıklarına katılıp, onun ortak sofrası etrafında toplanmış oldukları için, muhafazakarlara, askeri diktatörlüğe ve reformculuğa karşı pek açık ve azimli bir savaş yürütür durumda değiller. Bu grupların uyguladığı politikalar arasında kesin bir sınır yoktu ve birbirlerinden pek farklı değillerdi. Çünkü, ekonomik çıkarları, örneğin Rusya’da Kadetler ve Oktobrcular’ınki gibi, çok karşıt sayılacak türden değildi. Bu gruplar arasında belirmeye başlayan farklar onların Türkiye’de anayasanın ilanından sonraki 10 yılda ve özellikle dünya savaşı yıllarında ele geçirip faaliyet gösterdiği değişik ekonomi alanlarının özelliklerinden kaynaklanıyordu. Savaş sırasında iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Fırkası üyeleri arasında ekonomik cephede seferberlik yapıldığında, onlar ekonomik duruma ve yaşama, bulundukları ortama gösterdikleri yatkınlık ve yeteneklerine göre, örneğin büyük tarım, ticaret, bankacılık, milli sanayi, nakliyat ve başka değişik ekonomi alanlarına dağıtılmışlardı.

Bu değişik ekonomi alanları, oralarda uzun zamandır çalışanların program ve/veya taktik bakımından değişik gruplara bölünmesinin zeminini hazırlarken, dönemin görece kısa sürmesi ve Türk ekonomi hayatının Batı’nın tam hakimiyeti altında olması sebebiyle, kapitalist burjuva partiler aralarında savaşmak gereği hissediyordu. Ama bütün bu farklılıklar duygu ve eğilim sınırlarını aşmıyordu. Reformcu Halk Zümresi’ni muhafazakar büyük çiftlik sahipleriyle, vakıf idarecileriyle ve muvazzaf ordu kurarak ellerine askeri baskı aracı geçirmeye çalışan subay ve generallerle TBMM’de yeniden birleşmesine yol açan sepebler işte bunlardı.

Bu birleşme sonucunda TBMM, devrimci unsurlara karşı, sosyalist görüşleri yaymaya çalışan sosyalist gazetelere karşı ve bunları himaye eden Kuvvayi Milliye’ye karşı düşmanca hareketlere girişti. Bu düşmanca hareketler başta tehdit ve korkutma girişimleri şeklindeyken, daha sonra birkaç tutuklamaya dönüştü.

O zamanlar birkaç mebus seçilen rotanın fazla sağa kaydığını söyleyerek Halk Zümresi’nden arıldı. Bu mebuslar solculaşıp, Yeşil Ordu teşkilatından arta kalan solcular ve diğer devrimci unsurlar arasından kendilerine yoldaş aramaya başladı.

Muhafazakarlar ile askeri grubun ve reformcu Halk Zümresi’nin ortak faaliyetleri sonucunda savrulan tehditler, gözdağı verme girişimleri ve tutuklamalar, devrimci unsurları korkutacak ve Kuvvayi Milliye’yi sağlaşmaya zorlayabilecek durumda değildi. Tersine, Kuvvayi Milliye’den kimi TBMM üyesi komünisti, Halk Zümresi’nden ayrılmaya itti ve Kuvvayi Milliye’nin Meclis’e karşı tutumunun zeminini hazırladı.

Bu durumda Halk Zümresi’nin kurnaz taraftarları, yani İttihat ve Terakki Fırkası içinden tüccar ve mali sermaye sahipleri, gelişen devrimci hareketi Kuvvayi Milliye’den koparıp kendi denetimlerine geçirmek için önceki gibi kendi gizli komite üyeleriyle ilişkileri koruma ve Mustafa Kemal Paşa’ya ve Meclis çoğunluğuna muhalifmiş gibi görünme yoluyla yeni bir manevraya girişip daha da sollaştı, daha doğrusu sollaşmış görünmek istedi. Resmi himaye altında bulunan ve devrimci hareketi sözde genişletmeyi hedefleyen Türkiye “Komünist Partisi”ni kurdular. Partiyi Halk Zümresi’nden liberal burjuvalar teşkilatlandırdı. Böylece kendlerini devrimci akımlar ve Kuvvayi Milliye ile savaşmaktan vazgeçmiş gibi göstermek istiyorlardı. Askerler grubunun etkisinde bulunan TBMM çoğunluğu, bu sahte komünist partisini desteklemek ve teşvik etmek durumundaydı.

Çünkü, devrimci akımı ve Kuvvayi Milliye’yi zorla sağa kaydırmanın mümkün olmadığı ve bunu denemenin “tehlikeli” bir iç savaşa yol açabileceği, az ya da çok anlaşılmıştı. Ama yine de bu yolla gizli çalışan komünist teşkilatlarını aldatmak değilse bile, en azından çoğu cahil olan ve gerçekte olan bitenin pek farkında olmayan Kuvvayi Milliye önderlerinin kandırılabileceği görüşü vardı.

Öte yandan, dış politika açısından da böyle bir partiye ihtiyaç duyuluyordu. Çünkü, Yunan taarruzu ihtimali ve son 6-7 aydır komünist olmadığımızın boyuna tekrarlanması karşısında, hiç olmazsa bir “komünist” partimiz olduğunu göstererek, Rusya’nın manevi ve maddi desteğini sağlamak gerekiyordu. Haziran 1920’de proletarya Rusya’sına giden ilk TBMM heyeti oarada, kendilerinin komünist, Sovyet devrimi yapmakta olduklarını ve hatta Türkiye’nin köylerinde bile tarım komünleri kurulduğunu ilan etmişti. Ama, Rusya’dan gönderilen ilk elçilik grubu Ankara’ya geldiği gün, birkaç komünist bu şehirdeki hapishanede bulunuyordu. Anadolu’nun Menşeviklikten ve oportünizmden önce devrimci sosyalizmi tanıması için çalışan Başkırdistan doğumlu Şerif Manatov yoldaş, Rusya elçilik heyetinin Ankara’ya geldiği günün akşamı, hapisten alınıp Anadolu’dan sınır dışı edildi.

Hakimiyet-i Milliye gibi resmi bir gazetede olduğu gibi, sol İttihatçıların Yeni Gün gazetesinde de komünizme ve Türk komünistlerine karşı öfkeli yazılar yayınlanıyordu.

Himaye edilen ve yayınlanan tüzüğüne göre bile MK’ni değişmez kuruculara burakan Türkiye “Komünist Partisi” bu amaçla ve bu sloganlarla yaratılmıştı. Bu partinin kurucuları ve MK üyeleri, İnebolu ile Ankara arasındaki nakliye vasıtalarını işleten, ticari ve mali işletme ve kuruluşların sahibi bulunuan ve Batı Anadolu’da tomruk ve kereste ticaretini tekeline alan eski İttihatçı komitacılardı. İşte bu “komünist partisi” genç muvazzaf ordunun kurucusu, meclisteki asker komutanların en baskıcısı ve ülkedeki bütün burjuva unsurları temsil eden Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Temsilcileri’nin grup başkanı olan Mustafa Kemal Paşa’nın elini sıkarak milli güçleri devrimcilerden ayırmak, onları devrimci hareketten uzaklaştırmak ve illegal çalışan komünist teşkilatları dağıtmak yönünde, birlikte harekete geçtiler.

Yeni “partinin” çalışmaları için hükümetin gizli kasalarından (yani gizli polis ve casuslar için öngörülen paralardan) 13 bin Lira ayrıldı. Örneğin, Ethem Bey’in kardeşi Saruhan mebusu Reşit Bey gibi TBMM üyesi Kuvvayi Milliye komutanları, bu “komünist partisinin” MK’ne üye kaydedildi. Böylece, “milli” ya da diğer yaygın adıyla “seyyar” kuvvetlerin en önemli komutanlarından Çerkez Ethem Bey, sözde askeri komutanların ve hükümetin haberi olmadan, “komünist partisine” alındı. Onun himayesinde çıkan Yeni Dünya gazetesi, “yeni” partinin organı olmak üzere, matbaasıyla birlikte Eskişehir’den Ankara’ya nakledildi.

O dönemde muvazzaf ordu ile Kuvvayi Milliye arasında nihayet açık bir mücadele patlak verdi (Kasım 1920). O günlerde Yeni Gün gazetesi Ethem Bey, Kuvvayi Milliye komutanlarından Demirci Mehmet Efe hakkında övücü ve yüceltici sözlerle doluydu ve Ethem Bey’i gelecekteki “Kızıl orduların” komutanı ilan ediyordu. “Komünist partisinin” Merkez Komitesi devrimci hareketin milli kuvvetler arasında da hızla yaygınlaştığı Eskişehir’e özel propagandacı ve ajitasyoncular gönderdi. Amaç, Kuvvayi Milliye’ye ve komünist teşkilatlara sızmaktı.

Resmen himaye edilen “komünist partisi” ortaya çıktığında, (Hafi) Türkiye Komünist Partisi dağılma tehlikesiyle yüz yüzde geldi. Yeni parti ortaya çıkar çıkmaz, hükümet resmi bir genelge yayınlayarak, hükümet partisine yazılmayan ve resmi mühür vurularak tanzim edilip üyelere verilen tasdiknamesi olmayan kişilerin komünist propagandası yapması ve genellikle komünizm adına faaliyette bulunması yasaklandı (7). Söz konusu genelgeyle güdülen amaç, bütün devrimci unsurları burjuva teşkilatının denetimine almak ve gizli çalışan devrimci teşkilatların dağılmasını sağlamaktı. Bu şartlarda ve böyle bir genelge karşısında (Hafi) Türkiye Komünist Partisi için resmen sahneye çıkmaktan ve “yasal partiye” dönüşmekten başka çıkar yol kalmıyordu.

(Hafi) Türkiye Komünist Partisi üyeleri arasında kendisine resmi destek verecek mebus yoktu. Böyle üyeleri olmadığı için resmen sahnye çıkma imkanı da yoktu. Dolayısıyla, mebus yoldaşa ihtiyaç vardı. Bu sebeple, Halk Zümresi tarafından terk edilen ve arta kalan bir kısım devrimci mebusun, yani Nazım yoldaşın elinde bulunan Yeşil Ordu teşkilatıyla birleşen parti, Halk Zümresi’nin hükümetle yaptığı uzlaşma sebebiyle bu gruptan ayrılan sol halkçı mebuslarla birlikte, yeni bir ayrıntılı Türkiye Halk İştirakiyun (yani Komünist) Fırkası programıyla sahneye çıktı. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası 28 Kasım 1920 tarihinde hükümete bir çağrıyla program ve tüzüğünü sundu ve 7 Aralık günü, hükümetten partinin kurulduğu konusunda hükümetin haberdar edildiğini bildiren bir belge kabul etti.

Daha önce gizli çalışan partinin bu isim altında sahneye çıkarken dayandığı güçler, bu parti etrafında birleşen Ankara PTT memurlarının, Ankara-Sivas demiryolu işçilerinin teşkilatlarından ve teşkilatsız işçi ve köylülerden, kendi devrimci “önderlerine” bağlı kalan kimi Yeşil Ordu teşkilatlarından oluşuyordu. Meclise seçimsiz üye alınan yoldaşlar yalnız resmi ve yasal bir destek olarak kabul edildi. Kendi milli kuvvetleri arasından taraftarlarını hala tamamen yitirmediği için, bu güçler de partinin destekçisi sayılabilir. Ama, bu proletarya partisi resmen sahneye çıktıktan sonra teşkilatlanma konusunda esaslı bir çalışma yürütme imkanından yoksun kaldı. Milli kuvvetler ile muvazzaf orduya dayanan hükümet arasındaki mücadele son dece sertleşti ve ayrışmaya yol açtı.

Eğer resmi himaye altında bulunan ve sözde milli kuvvetler ile birlikte çalışan “komünist partisi”, halka ve Kuvvayi Milliye’ye sunduğu komünist programa bağlı kalarak devrim yoluna girmiş olsaydı, muvazzaf ordunun yenilgisi, Meclisin dağılması ve devrimin zaferi kaçınılmaz olurdu. Gerçekten devrimci bir teşkilat olan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası: 1. Hazırlık ve teşkilatlanma çalışmaları henüz tamamlanmadığı, 2. Resmen himaye edilen “komünist partisi” devrimci unsurlar ile Kuvvayi Milliye arasında kimi ilişkileri kışkırtmayı ve Kuvvayi Milliyecileri kendinden yana kazanmayı başardığı, 3. Kuvvayi Milliye’nin silahlı direnişi başadığında Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın en ciddi ve cesur önderleri tutuklanmış ve hapse atılmış (Ocak 1921) olduğu için, inisiyatifi eline alma imkanından yoksundu.

Resmi “komünist partisinin” hükümet lehine faaliyetleri ve Kuvvayi Milliye içine ve Eskişehir’e teşkilatçı ve propagandacı gönderip kaleyi içeriden fethetme çalışmaları sayesinde iş kan dökülmeden atlatıldı ve Kuvvayi Milliyeciler muvazzaf ordu ve hükümet teşkilatı tarafından yenildi ve Yunanistan’a kaçtı (8).

* * *

Bunun ardından, kanuna göre ve sınıf savaşı bakımından mahkemeye verilmeleri ve suçlu oldukları tespit edilirse, teşkilatı ya da milli kuvvetleri isyana teşvik eden unsurları dağıtmak gerekiyordu. Önceleri Halk Zümresi’ne mensup resmi himayeli “komünist parti” üyelerinin milli kuvvetlerle ilişki kurup, onları isyana teşvik ettiği biliniyordu. Milli kuvvetler önde gelenlerinin son günlerde “komünist partisiyle” birlikte çalıştığı herkesin malumuydu. Bu isyanı “komünist” kapitalistlerin hazırlayıp yönettiğini gösteren ve hükümetçe de bilinen çok delil vardı. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyelernin kendilerinin suçsuz, resmi “komünistlerin” suçlu olduğunu gösteren yüzlerce olay ve delili ortaya koymasına rağmen, bu “komünistler” hakkında dava açılmak şöyle dursun, haklarında soruşturma bile açılmadı. Halk Zümresi’nin bu eski üyelerini hükümet açıkça himaye ediyordu.

Eninde sonunda anlaşıldı ki, muhafazakarların, sağcı İttihatçıların ve asker komutanların elinde bulunan hükümet ile Halk Zümresi’nin bir kısmını oluşturan solcu İttihatçılar (resmi “komünistler”) arasında, işçi ve köylülerin devrimci hareketini bastırmayı amaçlayan ve bunu sağlamak için milli kuvvetleri ve henüz gelişmeye başlayan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nı dağıtıp boğmayı öngören bir anlaşma vardı. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyeleri hapiste tutulup Ankara İstiklal Mahkemesi’nce yargılanırken, “komünist partinisinin” kapitalist yöneticileri TBMM hükümeti tarafından Avrupa, özellikle de İngiliz emperyalistleri ve kapitalistleriyle uzlaşma yollarını araştırmak üzere delege olarak Avrupa’ya gönderiliyordu.

Londra’ya giden bu delegeler İngiliz emperyalizmine Doğu’daki devrimci harekete karşı tekliflerde bulundu. Bu tekliflerde en fazla ileriye giden, TBMM’de askerlerin tahakkümüne karşı savaşan grubun öncülerinden İttihat ve Terakkki Fırkası hükümeti zamanında Suriye Valisi bulunan Bekir Sami Bey oldu. Bu tekliflere Celalettin Arif, Yunus Nadi ve İzmit mebusu Sırrı Bey de katılıyordu. Erzurum mebusu Celalettin Arif Bey bütün savaş boyunca İttihat ve Terakki Fırkası Merkezi Heyeti’nin elinde iftira aracı olan İstanul Avukatlar Cemiyeti’nin zengin başkanı ve İngilizlerin dağıttığı İstanbul meclisi başkanı, Aydın mebusu Yunus Nadi ise Aydın bölgesinde birçok anonim mali, ticari ve tarım şirketlerinin ortağı ve yönetim üyesi, dolayısıyla Aydın vilayetinin Yunan ordusunun işgalinden kurtarılamamasından çıkarları zedelenen kapitalistlerden biriydi. İstanbul’da olduğu gibi, Yunan işgalindeki bu yörelerde de çok sayıda okuyucusu bulunan Yeni Gün gazetesini bu bölgelerde satabilmek, Yunus Nadi için çok önemliydi (9).

Sırrı Bey’in Anadolu ile İzmit arasındaki ticareti, neredeyse tamamen durmuştu. Bekir Sami Bey’in Amasya ve Burdur bölgelerindeki büyük malikanelerinde bulunan muazzam miktarda hammadde, Avrupa ile ticaretin açılmasını bekliyordu. Amasya’daki malları, burada devrimci akım güçlü olduğundan, ayrı bir tehlikeyle yüz yüzeydi.

Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi, birçok “milli umutların” etkisiyle Anadolu devrimine yamanan bu adamların ve benzeri “milli kahramanların” yaptığı hesaplar yanlış çıktı ve ekonomik ve ticari krizden zarar görmeye başladılar. Bu yüzden, Anadolu’da askeri hareketları durdurup, başlatılan davaya son vermek ya da onun yönünü değiştirmek, onların çıkarlarına çok daha uygundu. Ama onlar St. James sarayında Batı medeniyetinin en yetkili temsilcisi İngiltere’ye dostluk eli uzatırken, İngiliz askeri çevrelerinin himayesindeki Yunan orduları TBMM ordusuna karşı yeni taarruz hazırlığı yapmaktaydı.




Türkiye Emekçilerinin Kurtuluş Yolları

İsmail Hakkı, 12 Şubat, 1922

[Eski ve Yeni Türkiye – Türkiye’nin Başlıca Felaketi Türkiye Emekçilerinin Vaziyeti – Halas Nerede]

Dünkü ve Bugünkü Vaziyet

Türkiye halkı asırlarca zalim, gaddar hükümdarlar ve onlara uşaklık etmek üzere saraya alınmış, orada talim ve terbiye gördükten sonra sadaret ve bakanlıklara geçirilmiş bir sürü asalak tarafından idare edilegelmiştir.

Batı, büyük değişimler, yenilikler içinde çalkanıp devasa adımlarla bugün gözlerimizi karartan medeniyet temellerini atarken Türk sultanları ya saraylarda düğünler, ziyafetler düzenleyerek: iç ağası (!) dış ağası (!) daha bilmem ne ağası!.. tabir edilen bir sürü serseriyi hediye ve bağışlara boğmak, ya cinnet ve evhamlarından boyunlarına inci ve elmas dizerek zavallı milletin alınterinin ürünü olan hazineyi boş yere harcamak veya yabancılara bol bol hukuksal hak ve imtiyaz bahşederek kara sürmekle ömür geçirip nihayet bugünkü bahtsızlık ve çöküşün yegane kurucusu olmuşlardır.

Tanzimat devrine kadar devam eden bu hal ondan sonra büsbütün başka bir şekle girmiş, batıda ortaya çıkan ağır sanayi batı pazarlarını tamamen doyurup da soluklanmak için kendisine başka mevziler, başka çıkış kapıları aramak mecburiyetinde kalınca bu sefer Avrupa burjuvazisinin gözü bilgisizlik ve basiretsizlik içinde boğulan doğuya, özellikle Avrupa sanayisinin dünya pazarına geçmesi için Avrupa ile Asya arasında bir köprü vazifesini gören Türkiye’ye dikilmiştir.

Türkiye, yalnız coğrafi durumu sebebiyle değil, ham maddeleri ve doğal zenginlikleriyle de Avrupa kapitalist ve emperyalistlerinin dikkatini ve arzusunu çekmiş güzel bir kıta olduğundan batılılar onu daha o zamandan başlayarak aralarında paylaşmak, parçalamak kararını vermişler ve bu kararı zaman zaman sahada uygulamaya koymuş olsalar da parçanın çok yağlı olması paylaşımda bir türlü uzlaşamama ile sonuçlandığından bu durumuyla bu memleket bugüne kadar şöyle böyle hayatını sürdürebilmiştir.

Bu açgözlüler; bir taraftan kendi bozguncuları aracılığıyla memleketin en uyanık noktalarında vakit vakit yaktıkları ateşler, çıkardıkları ihtilaller isyanlarla Türkiye toprağında yaşayan kitleleri birbiriyle boğuşturup bu şekilde hükumetin başına her gün yeni yeni sorunlar açarlarken, diğer taraftan da, memlekette devam eden asayişsizlikten daima şikayetle güya, azınlık hakları korunmayarak fazlaca kan döküldüğü ve daha buna benzer pek çok bahane ileri sürerek hükumeti zorlamış ve onu nihayet bir ıslahat icrasına mecbur etmişlerdir: İşte Avrupa kapitalinin Türkiye’ye ilk nüfuzu devresi saydığımız “Tanzimat-ı Hayriye” bu baskının mahsulüdür.

Bu konuda öteki unsurlar da felaket özgürlüğüne sahip olup Avrupa kapitaline komisyonerlik vazifesini yerine getirmeye başladığından artık bu tarihten itibaren Türkiye’nin sanayisi yavaş yavaş pazardan çekilip yerini Avrupa sanayisi doldurmuş ve bu suretle Türkiye, Avrupa’ya serbest bir pazar olmuştur.

Hele Abdülhamid’in halk üzerindeki zulüm ve baskısı ve bu serseri padişahın Avrupalıların her teklifine boyun eğmesi, onlara bahşettiği her türlü hukuksal hak ve imtiyaza rağmen yerli halkı kendi memleketinde esir bir hale sokması, batı emperyalistlerinin Türkiye üzerindeki nüfuz ve tesirlerinin bir kat daha artmasına yardım ettiğinden, bu vaziyetten de pek güzel istifade etmesini bilen Avrupa kapitali artık memleketin her tarafına dal budak salıp Türkiye’yi bir yarı sömürge haline getirmeyi başardıklarından dolayı Türkiye kah İngiltere, Fransa kah Almanya, Avusturya Türkiyesi olmaktan kurtulamamıştır.

Bu halden memnun olmayan yerli burjuvazi; ağalar, beyler, paşalar ve bunların temsilcisi olan İttihat ve Terakki, 10 Temmuz inkılabını yaparak Abdülhamid’i devirmiş, yerine Meşrutiyeti ilan etmişse de, işçi ve köylü sırtında kırbaç sallayan hükumetin biri yıkılıp yerine diğeri geçtiğinden, fakir halkın durumunda hiçbir iyileşme görülmeyip, belki, mazlum kitleler sürüklendikleri amaçsız savaşlarla eskisinden daha zalim, daha katil bir iradenin aman vermeyen pençesinde tam on sene inlemiş durmuşlardır.

Bu kurnaz İttihatçılar sırf konumlarını güçlendirmek için inkılabın ilk günlerinde papaz ile hocayı, işçi ile köylüyü, fakir ile zengini el ele gezdirip halkın gözünü bu suretle boyadıktan, kabinelerini komiteci tabir komitacı tabir ettikleri bir takım seçme cani ve katillerden teşkil ettikten sonra gemi azıya alıp iktidarda oluşlarından dolayı yaptıklarından sual olunmaz sanarak vur abalıya düsturuyla hareket etmekten ve bu suretle Türkiye emekçileri sinesinde iyileşmez yaralar açmaktan utanmamışlardır. Saltanat dönemlerinin ilk günlerinden başlayarak memleketi birer birer parçalamaya, mesela: Girit’i Yunanistan’a, Bosna Hersek’i Avusturya’ya, nihayet bütün Rumeli’yi Balkan devletlerine, Trablus’u İtalya’ya, Suriye, Irak, Arabistan’ın elimizden çıkmasına, ayrıca içimizde bıraktıkları (Pantürkizm, Panturanizm) akımlarıyla da Kürdistan’da, Arabistan’da, Arnavutluk’ta kardeşi kardeşe kırdıran savaşlar… Balkan hezimetleri; nihayet bütün bunlar yetmezmiş gibi en sonunda Alman emperyalizmini müdafaa için sürüklendiğimiz Dünya Savaşı hep bu elebaşıların ihanetinin eseridir.

Daha dün bunlardan birinin, mesela Harbiye Nazırları Enver’in Sarıkamış’ta yaptırdığı bir gece baskınında mahvolmasına sebebiyet verdiği asker tümenimize karşılık düşmanın ancak iki bölük piyadesiyle dört mitralyözünü savaş hattından dışarıda bırakabildiği; yahut Ruslar Sıvas’ı, İngiliz ve Fransızlar Boğazı zorladıkları zaman yine de serserinin en seçkin Türk emekçilerini Galiçya ve Karpatlar’da Alman safları önünde mahvettiğini düşündüğümüz ve şimdi de bunların Bolşevik maskesi giyerek tekrar memlekete girmek istediklerini düşündüğümüz zaman, doğrusu bu heriflerin yalnız bu memleketin mikrobu olduklarını, bundan dolayı da başka yerlerde barınmaları ihtimali olmadığına cidden inanıyoruz.

İşte düne kadar devam edip işçi ve köylü kanlarıyla oynadıkları için alınlarında zalim ve gerici damgası taşıyan bu yönetimler yerine bugün ondan daha adaletli (!) bir duruşa sahip olsaydı, eskilerin iğrenç hallerine siyah perde çeker ve belki mazi der geçerdik. Yazık ki, zaman zaman onları eleştirmekten kendilerini alamayan bugünkülerin idaresi de işçi ve köylü halka yumruk sallamakta dünkülerden geri kalmadığı aşağıdaki açıklamadan anlaşılacağından esasen – bizim kurtuluşumuzu bizden başka hiç kimsenin arzu etmediğini işçi ve köylülerimize burada bir daha tekrar ederek – şimdi bu yenisinin nasıl kurulduğuna, işçi ve köylü halkın refah ve saadeti namına ne gibi hayır ve ihsanda bulunduğuna gelelim.

Mondros Mütarekesi, Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetimizin ağır ve acı sonucunu halkımızın suratına bir lanet yaftası şeklinde yapıştırdığı zaman yukarıda vasıflarını biraz zikrettiğimiz İttihatçılar, kendilerine ait olmayan bu yenilgiyi Türk emekçilere bırakarak – yangından mal kaçırır gibi – çantalarına yerleştirdikleri milletin son servetiyle yabancı ülkelere taşınmışlardı. Bu vatansızlar, dahil oldukları yabancı başkentlerinde birkaç sene evvel terk ettikleri metresleriyle hararetli öpücükler alıp verirken, henüz cenazelerinin başında yığılıp ağlayan Türk halkı öncelikle felaketinin sebeplerini anlamıyor, gerçek düşmanın kim olduğunu ve nerede olduğunu bir türlü bulamıyordu.

Asırlardan beri kulakları savaş destanlarıyla doldurulup ruhları din ve tutucu hurafelerle uyutulan bu hasta yığınlar, bugüne kadar hep kendi kurtuluş ve bağımsızlığı adına verdikleri hesapsız kurbanlara rağmen açlık, yoksulluk, mahrumiyetler içinde her gün biraz daha sararır, her gün biraz daha solarken, bu sefer de İstanbul’da birincilerin felaketini ganimet sayarak – kuzgun leşe konar gibi – yaralı Türk köylü ve işçisinin üstüne üşüşüp bir parça kan, bir lokma ekmek dilenmek ve bir korku çığlığı koparmaktan başka hiçbir maharet göstermedikleri halde sevinçlerinden şaha kalkmış hayvanlara benzeyen İtilafçı pespaye kurtlar, akrepler – varsayalım geçici olsun – hükumeti ele geçirmek hırsıyla Sevr paçavrasını imzalamaktan utanç duymuyorlardı.

Yirminci yüzyılda Avrupa kurnazlığının ve alçaklığının dört şaheserinden biri olan Sevr, Türkiye’yi birtakım etki alanlarına bölerek, onu Babil, Ninova gibi mazinin derinliklerine gömdükten sonra enkazı üstünde büyük Yunanistan, Ermenistan, Kürdistan kuruyor ve bunların yularının da emperyalist Avrupa’nın elinde olduğunu diplomatik bir lisanla ihtar ediyordu. Nitekim çok sürmedi, İzmir ve Kilikya işgalleri bunu gösterdi, dünya tüccarları bu memleketlerin birini Ermenilere, diğerini Yunanlılara peşkeş çekerek çatışmayı yeniden başlattı.

Suriye’den Fransızlar, Dicle ve Fırat vadisinden İngilizler, Antalya ve çevresinden İtalyanlar, sonuç olarak her biri bir taraftan hissesine düşen yağma parçasını elde etmek için renkli askerleriyle girdikleri yeri kan ve ateşe boğarak, asırlardan beri başkalarının hesabına – Mısır piramitlerini kamçı darbeleri altında yükselten esirler gibi – çalıştırılmış bir milletin şehitleri üzerinde yürüdüler, durdular. Çağların demir çemberiyle kuşatılan zavallı memleket! Bu zamanda çocuk doğuran kadınlardan daha ağır bir vaziyetteydi: Yaralı vücuduna her taraftan sokulan düşman süngülerine beş büyük savaş senesinden sonra müdafaa edebilecek bir halde olmadığı için sadece dişlerini gösteriyor, yumruklarını gösteriyordu. Bir an için sağına soluna baktı. Dünkü Dünya Savaşı’nda kendisine cesaret dersi verenlerden de kimseler yoktu. Başucunda devam eden Rus devriminin gürültüleri de onu biraz cesaretlendiriyordu. O zaman bu şuursuz kitle hisarlarından bir çıkış hareketi gerçekleştirdi; işte bu, Anadolu kalkışmasıydı.

Anadolu kalkışması başlangıçta yalnız Türkiye’de imha politikası takip eden Avrupa emperyalist ve kapitalistlerine karşı değil, aynı zamanda ona rehberlik edip maziye karışan siyasetleriyle memleketi baştan başa mezbahaya çeviren yerli burjuvazi ve derebeylerinin de varlığını ortadan kaldırmak içindi. Başı açık, yalın ayak, yıldızdan yıldıza çalışan, mahsulünü hükumet ve burjuva ambarlarına döken Anadolu çiftçisi, şirketlerde ve maden ocaklarında en ağır şartlarda çalıştırılan işçiyle el ele vermiş, elinden ekmeğini alan, kendini kul ve köle yapan her kuvvete karşı çıkmıştı. Tarlada köylü, fabrikada işçi, pazarda sırtı odun yüklü kadınlar hep bir kelime etrafında toplanıyorlardı, ki o, yalnız kurtuluştu.

Bu sırada ona devrimci rehberler bulunsa, derdinden anlayan gerçek önderler çıksaydı, bugün yavaş yavaş yeni baştan Avrupa burjuvalarına çiftlik olduğunu gördüğümüz Anadolu’da belki, daha o zaman kızıl bayrak dalgalanır ve o sefil kümeleri bu memleketinin efendisi yapardı. Yazık ki, o erler bulunamadı ve bundan en fazla istifade etmesi gereken Rusya’da yoldaşlar da seyirci vaziyette kaldıklarından bu güzel fırsat kaçırıldı.

Bir müddet sonra meydanı boş bulup inlerinden birer birer çıkıp gelen dünkü savaş kahramanları – başta Anafartalar meşhuru olduğu halde – büründükleri millet hakimiyeti perdesiyle, yavaş yavaş halk kitleleri içine girmeye, onları kendi etraflarında toplamaya koyuldular. Az zamanda Anadolu’da memleketin önde gelenlerinden ve nüfuzlularından oluşturulmuş bir Büyük Millet Meclisi meydana getirip zavallı halkı, onun isteğine karşıt olarak yeni baştan dizginlemeye çalıştılar ve bu emele kısa sürede ulaştılar.

B.M.M. denilen ve kendilerini halkçı olarak adlandıran bu sırf burjuva ve derebeyler topluluğu, sözde temsil ettiği halkın bugünkü hayat şartlarını iyileştirecek hiçbir çareye başvurmamıştı ki, kendisini en çok korkutan tehlikenin önünü almaya, yani memlekette gizliden gizliye teşkilata başlayıp dünya emekçiler karargahına yazılan genç komünistleri daha ilk fırsatta zindanlara tıkmaya başladı. Bunu yine kendilerinin davetiyle Rusya’dan, senelerden beri hasretini çektikleri vatana geri dönenen 17 işçi ve emekçi rehberinin baştan tırnağa soyularak vahşice Karadeniz’de boğdurulması takip etti ve bütün bu cinayetler, hep birer el çabukluğuyla yapıldıktan sonra o zamana kadar meydana çıkmamış kirli ve iğrenç emeller artık açık ve aşikar olarak meydana atıldı.

Fakat, bizi üzen nokta, bütün bu hainlik ve cinayetlerin, yardımına şiddetle muhtaç olduğumuz Rusya ile sıkı ve samimi bir ittifak düzenlenirken yapılmasıdır.

Bir taraftan Rusya’daki temsilcileri Moskova gazetelerinde sütunlar dolusu yazılarıyla Anadolu’nun komünistliğini ilan ederlerken diğer taraftan da memlekette bir polis ve jandarma sürüsü devamlı olarak komünistleri kovaladı. Rusya’ya karşı açık bulunan kapılar kapanıp sahil boyu askeri bir polis teşkilatı emrine verildi. Bunları hükümdarları İnebolu, Samsun, Giresun civarında haydut bir Osman Ağa ile Trabzon ve civarında Kahya adlı bir hayduttu ki, bunlar yalnız komünistleri memlekete sokmamaya, onları Karadeniz’in karanlıklarına yollamayla görevlendirilmiştiler.

Şimdi bunlardan ikincisinin isyan ederek dağa çıktığı haber alınıyor ki, bu da Anadolu hükumetinin en güvenilir mensubu arasında bile bir birlik ve dayanışma mevcut olmadığına güzel bir misal teşkil eder. Zaten Ethem’in ilk günlerdeki isyanı da bunu göstermemiş miydi? Öncelikle dışarıdakileri, sonra da birbirlerini soymakla varlığını sürdüren bu burjuva idaresinde ne zaman devamlı bir fikir birliği olmuş ki, bugün bunlarda olabilsin?

B.M.M. kuruluşunun başlangıcında başarısını kuvvetlendirmek için her boyaya girmişti: Kendisini halka sevdirmek için halk taraftarı olmuş, halk kapitale isyan ettiği için kapitalizmin en büyük düşmanı kesilmişti. Bunu daha iyi anlamak için Ankara’nın Takvim-i Vekayi’si Hakimiyet-i Milliye’nin o zamanki satırlarına bir göz gezdirmek yeterli olur.

Fedakar Rus proletaryası, dünyanın hangi bucağında olursa olsun yükselen kurtuluş isyanını kendilerine kuvvet veren bir şey olarak kabul ettiğinden onlardan yardım ve fedakarlığını esirgememişti. Yazık ki Anadolu emekçileri namına yapılan bu yardımlar Anadolu hakimlerinin Anadolu emekçileri üzerindeki baskı yönetimini artırmaktan başka hiçbir şeye yaramamıştır.

İşte bu suretle yavaş yavaş dirilen, dirildikçe doğuyu unutup gözlerini batıya çeviren ve bunlarla anlaşma yollarını arayan Anadolu dostları nihayet Avrupa başkentlerini dolaşmaya başlamıştı ki Londra konferansı buna güzel bir başlangıçtı. Bu konferans, yalnız Türkiye’ye acıyan (!) Avrupalı soyguncuların arzusuyla değil, bizimkilerin gayretinin de sonucuydu. Onda çizilen planlar bir müddet sonra uygulama aşamasına geçince anlaşıldı ki, Anadolu vezirleri Avrupa başkentlerinde boşuna gezinmemişler!

Nihayet pazarlık başlayıp ilk önce Fransızlarla şerefli (!) bir antlaşma yapılarak, banker Fransa’ya silah gücüyle temin edemediği birçok hukuk ve imtiyaz bahşedilip zalim kapitalizm, beş büyük savaş senesinden sonra tekrar hayat mücadelesine atılan Türk emekçilerinin cenazeleri üzerinde bu eski tanışlarıyla bir daha kadeh tokuşturduğu gün, halkın isyanı da geçmişe karışıp ‘bir varmış bir yokmuş!’ hikayesine döndü.

Şimdi bu anlaşmaya varma münasebetiyle Dış İşleri Vekili Yusuf Kemal Bey’in Fransız meslektaşı Franklin Bouillon’a gönderdiği bir mektup var ki, memleketimizin Avrupa kapitalistlerine nasıl satıldığı, B.M.M. hükumetinin milletle ne derece alakadar olduğunu gösteren bu mektuptan burada bir nebze bahsetmeden geçemeyiz. Yusuf Kemal Bey diyor ki:

“İki memleket arasındaki maddi ilişkinin gelişmesini arzu eden B.M.M. hükumeti, Harşit vadisinde bulunan demir, krom ve gümüş madenleri üzerinde imtiyazını 99 sene müddetle (iyi ki 100 değil, hiç olmazsa tam bir asır olurdu?!!) bir Fransız şirketine vermeye hazır olduğunu bildirmeye beni memur kılmıştır. Türkiye hükumeti bundan başka maden, demir yolu, liman ve nehirler hakkında Fransız grupları tarafından ortaya sunulacak bütün teklifleri Türkiye ve Fransa’nın (yani her iki hükumet burjuva sınıfının karşılıklı yararına uygun olmak şartıyla incelemeye hazırdır. Nihayet Türkiye hükumeti anlaşmanın bağlandığı tarihten itibaren Fransa hükumetinin Fransız sermayedarlarının B.M.M. hükumetiyle ekonomik ve mali ilişkiler kurmasına müsaade edeceğini ümit eder”.

Koca kurtarıcılar (!) imzaladıkları anlaşmada Fransa’ya temin ettikleri birçok hukuksal hak ve imtiyaz yeterli değilmiş gibi eksiklerini de sonradan bu mektupla gidermeye çalışmalarına ve banker Fransa’nın bir gün evvel memlekete girmesini adeta yalvarmalarına doğrusu hiç diyecek yok. Buna ne hacet? Zaten Fransa kara gözlerimize vurgun olduğundan bizimle bu barışı yaptı ya? Şüphesiz, onu bu hale sevk eden bir menfaat ve mecburiyet var ki, Fransız emperyalizminin resmi gazetesi Tan (Temps) onu şu satırlarla çok güzel izah ediyor: Anadolu köylüsünü yakanların, ahaliyi katledenlerin kimler olduğu bizim için önemli değil; unutmamalıyız ki, biz Türkiye’nin en büyük alacaklılarıyız. Tamirat hesabından başka Duyun-u Umumiye gelirinin de %63’ü Fransa’nın alacaklarına isabet ediyor.)

Tan’ın pek açık ve aşikar olarak öne sürdüğü tetkikler Fransa’nın memleketimiz hakkındaki düşüncelerini pek güzel meydana koyduğundan artık bu hususta fazla sözü gereksiz görerek yalnız bu anlaşma dolayısıyla Anadolu delegelerinden Nihat Reşad’ın (Dr. Belger) Paris gazetelerine konu olan açıklamasına gelelim; sevincinden şaha kalkan bu adam diyor ki: “Ankara hükumeti bu anlaşma ile kendisinin bolşeviklik ve radikallikle alakası olmadığını göstermiştir. Adı geçen hükumet Fransa ile barış imzalamakla zevk için savaşmadığını” yani Nihat Bey bununla dünya emekçilerinin zevk için harp etmekte olduklarını bir diplomasi diliyle anlattıktan sonra sözlerine yine devamla “Çin’den Fas’a kadar her tarafta bu anlaşmanın alkışlandığını hatta Kafkasya ve Erivan’da şenlikler yapıldığını” ilave ederek Çin’den Fas’a kadar Fransız boyunduruğu altında inleyen 35 milyon nüfus ortalamasına kendi memleketinin de dahil olduğuna iftihar ediyor.

Çantasında Türkiye’ye ait birçok hukuksal hak ve imtiyazla memleketine dönen Franklin Bouillon başarısından dolayı Fransız Parlamentosunda alkışlara boğulurken, Türkiye emekçilerinin haklarını savunduklarını iddia eden Anadolu vezirlerinin memleketimiz zararına olarak, Fransa’ya temin olunan bu zaferden dolayı böyle memnuniyetini gösterdikleri doğrusu iddialarının niteliğini ne güzel ortaya koyuyor. Fakat bu yaldızlı cümlelerin altından hakikatin meydana çıkarak bu oyunda yine kimlerin yandığını göreceğiz.

Nitekim, bu antlaşma münasebetiyle Fransa ile İngiltere arasında (sana az bana çok!.) kavgasından başka hiçbir şey olmayan ufak bir dedikodudan sonra galiba perdenin arka ciheti görünmeye başlıyor.

Ankara ile İngiltere arasında başladığını zannettiğimiz müzakereler henüz net bir şekil almadan – ki bu er geç açığa çıkarak Doğuda emperyalizm ve kapitalizmin en büyük temsilcisi olan İngiltere en büyük hisseyi alacaktır – şu günlerde bir de Times sütunlarında denk geldiğimiz satırları gözden geçirelim:

Times Poincaré, İtalya ve İngiltere’nin ortaklığıyla bir Yakın Doğu Konferansı çağrılması teklifine dair yazdığı bir başmakalede bakınız ne diyor: “Bu konferansın zamanı artık geçmiştir. Fransa ile İngiltere arasındaki anlaşmazlık halledilmiş olduğundan Fransa, İngiltere, İtalya artık Türkiye’ye ayrı bir gözle bakmayıp, onu kendi parçası sayıyor. Bunun üzerine her tür diplomasi yolunun görüldüğü ve temin edildiği şu zamanda müttefik devletlerin dış işleri bakanlarından oluşan faydalı bir konferans anlaşmasıyla yalnız müttefik devletler arasında resmi bir antlaşmanın takviyesine değil esasen mevcut programın sonuca erdirilmesine çalışılacak en güzel fırsattır”. Tabii bunu bütün dünyada ve Nihat Reşat Bey dostumuz da okudu, eğer gözlüğünü değiştirmediyse eminiz ki hiçbir şey anlamadı. Zaten anlamamakta da haklı değiller midir ya? Çünkü bu herifler bu memleketin ölüsü kaldırılırken bile yine o merasimde de tekrar başta bulunmayı -ki muhaliflerin Mütarekenin ardından İstanbul’daki hareketi bunun canlı bir örneğidir. - ve bu zamanda yine Avrupa kapitalist ve emperyalistlerinin cöertlik ve fazilet sahibi olmalarına (!) sığınmayı sahte asaletlerinin bir zorunluluğu bilirler.

İtalya korsanlarına gelince: Bunlarla zaten, önceleri bir anlaşma mevcut olduğundan şimdi yalnız bunu yaymaya ve güçlendirmeye çalışıyor. En son şüphesiz sıra en büyük ve en yeni kapitalistin yani Amerika Birleşik Devletleri’nindir.

İşte bütün buraya kadar verilen açıklamadan da anlaşılıyor ki, düne kadar kah Almanya, kah İngiltere ve Fransa, kah İtalya Türkiyesi diye nitelendirdiğimiz bu sahipsiz memleket bugün de yine bunlarındır. Yalnız, saftan biri çıkmış yerine bir diğeri, belki daha bir büyüğü dahil olmuştur.

Vaktiyle İzvetsiya Londra Konferansı münasebetiyle yazdığı bir başmakalede “Soyanlarla soyulanların hiçbir zaman anlaşamayacağını” işaret etmişti. Doğrusu hükumet işçi ve köylü elinde olsaydı bu inceleme şüphesiz doğru olabilirdi. Fakat, bu şuursuz kitleleri istediği tarafs çevirmekte, onların nasırlı sırtında ‘vur patlasın çal oynasın siyaseti’ takip etmekte olan bir soyguncu sınıfın hükmetme işini icra ettiği her nedense unutuldu.

İşte o sınıftır ki bugün batı kapitali önünde diz çökmüş, şimdiye kadar yaptığı çocukluklardan dolayı efendisine özürler diliyor, muhtaç olduğu emniyet ve güveni kazandıktan sonra bunun, efendilerinin yeni bir teklif ve ısrarıyla doğuya karşı yeni bir cephe almayacağını kim temin edebilir? Öyleyse bu vaziyet önünde yine yeni bir serüvene atılacak, mevcudiyeti kemirilecek olan sınıf kimdir?

İşte asırlardan beri, böyle ağalık, beylik, paşalık, padişahlıkla ömür geçirip bitkisel bir hayat süren, çeşit çeşit üniformalı, sivil derebeyleri ve derebeylerinin despotluğu altında ezilen, eşraf denilen duygusuz menfaatperestlerin yumruğunu taşıyan, zaman zaman kanları pahasına onların keselerini şişirmekten başka bir neticeye ulaşmamış olan Türk emekçileri yarın onların yine yeni bir tufanına tutulmak ihtimaline dayanaraktır ki, kendi yazgılarını kendileri tayin etmek ve bu çıkmaz sokaktan seri ve ani bir dönüşle sırtına binip derisini yüzenlere karşı artık önlem almak ihtiyacındadır.

Devlet düzeninde bugün sabun köpüğü kadar bir önemi olmayan Türk hükumetiyle Avrupa kapitalistlerinin bu kadar alakadar olmaları bizim kara gözlerimize vurgun olmalarından ileri gelmediğini Türkiye emekçileri elbette bilirler. Eğer bunu işin başında bulunan hükumetlerimiz anlamıyorsa – ki bu hal onların menfaatlerine uygun olduğundan anlamamakta haklıdırlar – o halde biz neden susalım? Bizi bugüne kadar bunların aldattıkları, sermaye denilen ejdere, milliyet denilen beyin kurduna kurban ettikleri yetmez mi? Sıra ile bu sınıfın iş başına getirdiği hükumetlerin hepsini de bir bir gördük: hani ya, hepsi de bize kurtuluş ve bağımsızlık vaat etmişlerdi. Netice ne oldu, sıfır değil mi?

Onlar hala da dindaş, yoldaş diye sevdiklerini söylüyorlar. Tabii, sağılacak ineği kim sevmez? Fakat bizim sütümüzle şişen ve şiştikçe bizim karnımızı deşen bu otlakçılara artık nihayet vermek zamanı değil mi?

Daha hangi günleri bekliyoruz? Dünya Savaşında hemen kalan malımızın üçte ikisinden fazlası gitti; savaş hattına giden üç milyon dinç ve güçlü askerimizden ancak %25’i evlerine dönebildi. Dünya Savaşından sonra Düyun-u Umumiyemiz 500 milyon liraya ulaşıyordu. Buna 10 milyon liralık bir iç borçlanma ile savaş zamanı halktan alınıp geri ödemesi henüz gerçekleştirilmemiş olan eşya ve mülklerin bedellerini de eklersek toplam 550 milyon lirayı bulur ki, bunların faizlerini bile ödeyebilecek gelire sahip değiliz. Yarın bütün bu borçlar yine kimin sırtına yükletilecek? Yoksa jandarma ve tahsildar, bu burjuva uşakları yine vergi diye gırtlağımıza sarıldıkları zaman mı aklımız başımıza gelecek? Ne duruyoruz! Bugünkü geçim koşullarından mı bahsedelim? O artık büsbütün tahammül edilmez bir şekil aldı. Hayat pahalılaştıkça işsizler ordusu her gün biraz daha kabardı. Yalnız İstanbul’da bugün işsizlerin miktarı 100 bine ulaşıyor ki, buna bir de zalim Yunanlıların işgal altındaki memleketlerden göçe mecbur kalan 367 bin muhaciri de ilave edersek bilmem sefaletimizin derecesi nereye varır.

Anadolu şehirleri mi gözlerimizi kamaştırıyor! Dünya Savaşında yanan yakılan şehirlerimiz değil, yalnız Mütarekeden sonra İngiliz emperyalizmine Türkiye’de jandarmalık vazifesini yerine getiren Yunan kuvvetlerinin ekonomik olarak memleketimizin en gelişmiş bölümünde 130 – 140 kilometrelik bir arazide yaptığı tahribat korkunç bir son değil mi?

Sonuç olarak dertlerimiz o kadar çok, yaralarımız o kadar derin ki! Bunları iyileştirecek çareler bulmadıktan sonra onları sayıp dökmekten ne çıkar!

İşte bir taraftan yabancı kapitalistlerinin her gün birer ikişer sülük gibi vücudumuza yapışarak kanımızı emmeye başladığı, diğer taraftan da hükumetlerimizin bunlara uşaklık edip memleketin bilumum üretim güçlerini ve doğal zenginliklerini bunların emrine amede kılarak bizi yeni yeni sefalet ve esaretlere sürüklemeye hazırlandığı şu zamanda Türkiye emekçilerinin kurtuluşu için bir çare kalıyor: O da, bir an evvel kendi teşkilatları etrafında toplanmak ve buradan ezici çoğunlukla asırlardan beri çiğnenen, gasp edilen haklarına uzanan kolları kırmaktır. Türkiye’nin bölüşülmesinde kesin bir siyasetin kabulüne delil olarak vaktiyle Lord Salisbury diyordu ki: “Bize lazım olan cesaret, daima cesaret, her zaman cesarettir”.

Biz de bugün yüzümüzü Türkiye emekçilerine çevirerek diyoruz ki, biz de felaketimize son vermek istiyorsak, bize de lazım olan: Teşkilat, daima teşkilat, her zaman teşkilattır. Şüphesiz ki, teşkilat lazım ve kuvvetli bir teşkilata sahip olduğumuz gündür ki, bugün bizi hiçe sayan ve istedikleri gibi kaderimizle oynayan hakimler o zaman bizimle başka türlü konuşur, bize köle ve kul muamelesi yapmazlar: İşte bundan sonra sıra ile devam edeceğimiz Türkiye emekçilerinin kurtuluş yollarından ilki.




Kızıl Gazete Programı
(1922)

Bu kızıl sendika organını yayımlamanın amacı;

1. Sömürücülere ve hükümete karşı Türkiye emekçi kitlelerinin çıkarlarını savunmak;

2. Sınıf mücadeleleri içinde emekçi ve yoksul kitleler arasında sınıf bilincini oluşturup güçlendirmek;

3. İyi bir sendikal teşkilatlanmayla ve tüm dünya proletaryasıyla birleşmeye neler kazanabileceği konusunda onu aydınlatarak onları birleşmeye ve teşkilatlanmaya özendirmek;

4. Kitlelerin önünde sahte önderleri, yalana ve satılmış sosyalistleri ve her türlü soytarıların maskelerini alaşağı etmek, Türkiye işçilerini bölen ulusal çekişmeye son verdirmek ve onları tek bir işçi teşkilatı içinde ve kızıl sendikalar enternasyonali bayrağı altında birleştirmeye çaba sarf etmek;

5. Kızıl Profintern’in ve Komintern’in platformunu tanıtmak ve bunları Sarı Enternasyonal’in haince niyetlerine karşı yükseltmek;

6. Emekçi sınıflara sömürge ve ulusal sorunlara net bir biçimde bakmayı öğretmek; onların önünde uygar denen kapitalist büyük güçlerin vahşi açgözlülüğünün maskesini alaşağı etmek, kapitalistlerin sömürgeleştirmesi karşısında Türkiye’nin ve tüm Doğu’nun karşı karşıya bulunduğu tüm tehlikeleri açıklamak;

7. Emekçi kitlelere, Moskova’daki Profintern tarafından uygulanan yeni sınıf mücadelesi yöntemlerini öğretmek ve kabul ettirmek;

8. Kitlelere proletarya devriminin büyüklüğünü ve proletarya diktatörlüğünün büyük anlamını kavratmak;

9. Kitleleri sendikal ve devrimci işçi hareketinden sürekli haberdar kılmak;

10. Kitlelerin iktisadi eğitimini yapmak, proletaryanın bugünkü toplumu kapitalizmden sosyalizme götürmek için kullanacağı iktisadi politikayı onlara açıklamak;

11. Kitlelere eski ve yeni kooperatifçilik hareketini açıklamak;

12. Nihayet kitleler arasında bilimsel sosyalizmi, gerçek devrimci Marksizmi popülerleştirmektir.




Millet Meselesi
Kızıl Gazete, n. 4, Mart 1922

Zamanımızda insanları birbirine düşman eden sebeplerin en önemlilerinden biri “Milliyet” nam ve sureti altındadır.

Hakim ve sömüren sınıfların elinde bir işgal aleti hizmetini gören bu hurafenin Doğu’da ve Batı’da, geçmişte ve bugünde akıttığı kanlar, döktürdüğü yaşlar, çektirdiği sefaletler önünde titrememek mümkün değildir.

On beş – yirmi milyon hayatın mahvolmasına, otuz – kırk milyon insanın sakatlanmasına sebep olan, henüz sahralar döktüğü kanlarla tüten dünya felaketi “milliyet”, “vatan” adına gerçekleştirilmişti.

Şu anda Batı Anadolu’nun ortasında “Rum” ve “Türk” isimleriyle ayırt edilen iki millete mensup iki ordu, haç veya hilalli mavi kırmızı bayraklar altında ölüm – dirim kavgasına girişmiş bulunuyor; bu “millet” sebebiyle Marmara kıyılarındaki Türkler, Karadeniz sahillerindeki Rumlar yurtlarından atılıyor, erkekleri meşakkatli, kadınları hakaretli hizmetlerde kullanılıyor, Balkan ve Dünya Savaşları esnasında ise milli kin ve hiddetli vahşetin… vardırılmış, “millet” denilen gaddar ilaha yüz binlerce kurban kesilmiş, beldeler ayaklar altına alınmıştı; Ermeni, Türk, Arnavut, Kürt, Rum, Arap… Bütün Rumeli ve Küçük Asya milletleri boğaz boğaza gelmişti.

Birkaç asır evvel bu unsur ve kavimleri – aynı sülaleden gelmiş bir yüce padişahın fermanı, kanunu, bayrağı altında toplanmış olan herkesi – o hanedanın devletine hizmetkar ve esir olarak görüyoruz. Onları o esirane kuvvetlenme içinde toplayan aynı yeniçeri korkusu idi. Onlara o boyunduruğu meşru ve mukaddes gösteren peygamberlerin şeriatlarını padişahların tahakkümüyle telafi eden hocalar ve papazlardı.

Tebanın ve esirlerin çocuklarından ocak terbiyesiyle padişah kulu olarak yetiştirilen yeniçeri ve sipahi, camide, kilisede… sinagogda halka “cihan padişahı” adına dua ettiren ruhani kırk elli milyon nüfusun istismarına aracılık ediyor, buna karşın kendilerini ve efendilerini refah ve ihtişam içinde yaşatıyordu.

* * *

Asırlar süren uzun bir devirde bütün yurttaş unsurlar hemen aynı şeriat altında ezilmek ve istismar edilmekle beraber onların yazgıları arasında daha doğru yola girmekten, dini çatışmadan kaynaklanan bir fark görünmeye başlamıştı. Müslüman olan padişah, hanedan ortada olan Hristiyan tebaa ve esir çocuklarına yalnız kul değil bir de Müslüman terbiyesi vererek onlardan askerlerini memurlarını oluşturuyor. Tercümanlıktan ve bazen vekilharçlıktan başka memurluklar da Hristiyan istihdam etmiyordu. Diğer taraftan Hristiyan reayadan İslam dininin emrettiği cizye ve haraç vergileri alınıyordu ki, bu vergi miktarı Müslüman tebaanın ödemesi gereken öşürden farklı ve ağırdı.

Bu esaslı noktadan başlayan ayrıhk orta çağın “aşırı derecede tutma” şeklindeki diğer sömürü anlayışlarıyla karışarak güçlü bir milli yiğitlik ve tahakküm haline girdi. Eskiden padişah Hristiyanların da ruhanilerini Müslüman uleması gibi, kendisine ve devletine yardım eden bir tabaka, patrikhaneleri hükumetin mekanizmasına dahil bir çark olarak kullanmakta, ulema gibi ruhbanı da nimetlere gark etmekte ve reaya üzerinde hakimiyetlerini tanımakta ve bu yolla Rum… Ermeni… Süryani… Katolik… ilh sadık milletlerini tahta bağlıyordu. Hristiyan ruhbanlarının böylelikle kazandığı güçle yeniçeri – ulema hükumetinin çekememezliğini davet etmekten hali kalmazdı: her yolla onlara tutsaklık ve alçaklıkların hissettirilmesi sınıfsal çıkarlarına uygun bulunmuştu. Yeniçeri – ulema hükumetinin tutuculuğu o noktaya geldi ki, son yıllarda bir rahibin ölüsünü defnetmek için verilen ruhsatnamede veya vefat eden bir piskoposun yerine diğer birinin tayini için düzenlenen belgede resmen en çirkin ve en iğrenç sözler kullanmada engel görülmüyordu. Ruhani önderleri bile bu derece hakir görülen unsurların maddi ve manevi olarak ortaya çıkmasına doğal olarak müsaade edilemez, hürriyet ve hakimiyet hukukuna hakim bir unsur haline gelmesine alan tanınamazdı. Hristiyan gavurdu, at üzerinde bir Müslümanın yanından geçemez: hatta Müslüman giysilerini giyemezdi.

Hristiyan ahalinin yaşadığı eyaletlerin sınır bölgelerine rastlaması Avrupa’ya olan akınların bütününde – yani hemen daimi olarak – bu ülkelerin ordu tarafından çiğnenmesine ve Hristiyan fukarasının daimi angaryaya, zenginlerinin ağır mükellefiyetlere ve sık sık el koymalara tabi tutulmasına sebep oluyordu. Yeniçeri – sipahi – ulemadan ve Enderun efendilerinden oluşan feodal hükumet ticaret ve gemicilikle, zanaat ve çiftçilikle zenginleşen reayanın elinde servet bırakmazdı. Zenginleşen reaya ise bir çok ekonomik sebepten dolayı çoğunlukla Hristiyanlardan oluştuğundan zulme uğrayanlar da büyük oranda onlar oluyorlardı.

Gittikçe milli ezilmişliğini hisseden kesimlerde milli düşmanlığın oluşması doğaldı. Ruhban, voyvodalar, çorbacılar (Hristiyan tebaadan tanınmış kimse) vesaire yükselmiş ve bilinçlenen Hristiyan tabakaları yoksulu kışkırtmaya başladı.

Bu unsurların şanlı birer geçmişi, tarihi vardı, bunu hatırladılar: bizim de vaktiyle şöyle padişahlarımız vardı, bayrağımız falan yerlerde dalgalanır, askeriyemiz falan yerleri talan ederdi… dediler, tekrar o devrin iadesini en hararetli bir arzuyla temenni ettiler. Artık bundan sonra milli ayrılık ve milli husumet had safhaya – hatta topluluklar ve silahlı isyanlar safhasına – girmiş oldu.

Sorunları hükumet ordularının muharebeler… (tekeli) bozulması, devletin her taraftan kuvvetli düşmanlarla sarılmış olunması, içeride sömürü yöntemlerinin şiddetlendirilmesi ve tahmin edilemez şekillere sokulması, vergilerin ve angaryaların ağırlığı ve bu el koymaların sıklaştırılması, düzenlemeler arttıkça dönemin isyanlarının… isyanların ortaya çıkması, düşman devletlerin bu isyanları ve isyan yatkınlığını teşvik etmesi, alenen himayeden çekinmemesi… ilh, milli husumeti alevlendirdikçe alevlendirdi.

Bu tahlil bize gösteriyor ki, Müslüman ve Türk yoksulları Hristiyan fukarasını hiçbir zaman sömürmemiş ve aşağılamamıştır. Ancak hakim sınıflardır ki, tahakküm ve tahlillerini kuvvetlendirmek ve sürdürmek için o uğursuz idareyi kurmuşlar, vatandaşlar arasında milli husumeti, milli ayrışmayı doğurmuştur. Hala bu milli düşmanlık aracılığıyla milletleri çarpıştırarak tahakküm ve saltanatlarını güçlendirmekten başka gaye takip etmeyenler o hakim ve sömürücü sınıflardır.

Yukarıda kısaca Türkiye’de milli husumetlerin tarihi ve gelişimi hakkında bir fikir vermeye çalıştık. Şimdi gözlerimizi son muharebeye kadar “Osmanlı Devleti” ile kıyaslanabilir bir feodal şekilde devam eden diğer iki komşu devlet – Rusya ile Avusturya, Romanof ile Habsburg devletleri üzerine çevirebiliriz. Onlarda dahi muhtelif milletler, kavimler bir hanedanın bayrağı altında, fetihlerin sonucu olarak, askeri zorlama ve baskıyla toplanmıştı. Bu devletlerden Rusya’nın reayası arasında Müslümanlar – özellikle Türk ve Tatar ırkından Müslümanlar- büyük bir yer tutuyordu. Romanofların hanedan, ruhban, asker ve memur sınıflarının uzlaşmasından meydana gelen feodal hükumeti bütün o kavimleri kahır ve tahakküm altında yaşatarak sömürüyordu.

Çarın despotizmine tabi milletler arasında Hristiyanları da vardır; fakat bu Hristiyan Moskova reayası Müslümanlardan daha iyi muamele görmüyorlar, Ruslarla tam bir eşitliğe ulaşmış değillerdi. Rusların Lehistan’a karşı nasıl gaddarane davrandığı, Leh milletini imha için nasıl hiçbir baskı ve şiddetten çekinmediği tarihçe malumdur.

Lehler Katolik Hristiyanlardır, Ukraynalılar ise tıpkı Moskovalılar gibi Ortodoks’tur. Halbuki son dönemlerde uyanan Ukrayna milliyetçiliğini cezalandırma için Ruslar aynı şiddeti göstermişlerdi. Tabii bu zulüm ve kahır politikasını Rus yoksulları, çiftçisini var etmemiş ve uygulamamıştı; bilakis Rusya köylüsü de kahır ve esaret altında inliyordu. O siyaset Romanovların, askerinin, kilisenin, memurlarının siyasetiydi. Tarih incelenince, her tarafta feodal devletler: padişahlıklar, imparatorluklar, kıratlıklar (Ağalık veya yerel özerk vergi veren yönetimler) hep zadegan (Farsça aristokrat) – bizde ekabir (Osmanlıca aristokrat), ruhban – bizde ulema – asker ve memur sınıflarının üretici sınıftan cemaatleri sömürmek için – peş peşe gelen bir dayanışmayla – anlaşmaya varmasından başka bir şey değildir.

Avusturya örneği de milliyet meselelerinin bir feodal tahakküm ve sömürüsünden doğmuş, milli bir husumetten ibaret olduğunu ispatlar. Habsburg hanedanının Katolik, Protestan, Ortodoks ve Muhammedî olmak üzere pek çok dini mezhebe mensup reayası vardır, bu tebaanın milliyetleri de birbirinden farklıdır: Alman, Leh, Çek, Slovak, Hırvat, Macar, Sırp, Boşnak… ilh Habsburg sülalesinden gelen imparatorlar bütün bu ayrı dinli, dilli unsur ve kavimleri tahakküm ve diktatörlüğü altında tutabilmek için asker, aristokrat, ruhban sınıflarını istihdam ediyordu. Bu hanedanın çoğunlukla her milletin kendi aristokrat ve ruhbanını devletin melunlar grubu olarak kullandığını da görüyoruz. Mesela Macaristan krallığına ilahi bir hak kazandırmak için imparator Peşte’ye gidiyor, Macar kilisesinde, Macarların en büyük papazı eliyle Macar krallarının taam giyiyor. Bu kralların sarayında ikamet ediyor. Macar aristokratlarını da iki kısma ayırarak kendisine hizmetlerini satmak isteyenleri lütuf ve cömertliğine boğuyordu. Diğer taraftansa Macar aristokratından Habsburg hanedanı aleyhine isyan gerçekleştirene karşı en gaddar şekilde karşılık veriliyordu.

Ve işte milli düşmanlığın mayalanmasına, ara sıra patlak vermesine yabancı bir kesimden olan büyük feodalin – imparatorun, kralın – milli aristokratı, milli ruhbanı ve diğer kuvvetlenmiş ve şuurlanmış sınıfları tam olarak memnun edememesi bir kısmını kendisine karşı düzenli olarak isyan halinde bulundurması sebep oluyordu. Milli düşmanlık aristokrat, ruhban vesair kuvvetli ve teşkilatlı sınıflar dolayısıyla avam tabakalarına da sirayet etmekten geri kalmıyordu.

Bu küçük makalede milliyet meselesinin önemli bir aşamasını, feodal tahakkümüne ait safhayı açıklamak için daha fazla ayrıntı vermeye yer yoktur. Şimdilik şu sonucala yetinmeye mecburuz. Milliyet meselesi, büyük bir feodalin dinleri ve dilleri ayrı muhtelif unsur ve kavimler üzerine tahakkümü icra ve onları istismar etmesinden doğmuştur. O büyük feodal, padişah, şah, imparator, kral… ilh unvanlarını alan bir reis, bir büyük derebeyinden ibarettir. Büyük feodal tahakkümünü doğrulamak için asker, aristokrat, din adamı, memur sınıflarını yardımcı ve hizmetkar olarak kullanır ve sömürünün ürünlerini bunlarla paylaşır. Bu sınıflar çoğunlukla - %99 – büyük feodalin dininden, mezhebinden; ırkından, kavminden olur ve onun dilini kullanır, bunula beraber büyük feodal hakimiyet altında tutulan milletin din adamlarını ve büyüklerini de rütbe, nişan, maaş, imtiyaz, ihsan gücüyle satın almaya önem verir, şu kadar ki, bu sınıfların bütün fertlerini kendine bağlamaya yetecek derecede aracı tedarik etmek mümkün değildir. Bundan dolayı mahkum milletin aristokratından, ruhbanından, burjuvazisinden, kuvvetlenmiş ve bilinçlenmiş sınıflarından büyük bir kısım memnun kalmaz; bunlar öncelikle milli ezilmişliği hissederler ve azar azar milli düşmanlığı gizli cemiyet ve silahlı isyan durumuna getirirler.

Bu aşamaya giren milli husumet avam gözü yaşlı yoksul emekçi sınıfını da içine alır. Dinlerine, dillerine, ahlak ve adetlerine, kültürlerine tecavüz edilir. Bunun neticesi olarak mahkum kavmin mensubları hakim milletin fertlerine düşman gözüyle bakmaya başlar; ve bu hissiyat karşılıklı da olur.

Rumların, Ermenilerin… Türklere, Türklerin de onlara düşman gözüyle bakması gibi.

Halbuki bu karşılıklı husumetle fakirlerin ve emekçi sınıfların sömürüsü yüzünden çıkmış bir rekabetten ibarettir. Fukara ve emekçi ister hakim ister mahkum kavimden olsun daima çalışmaya, zorba ve sömürücü sınıfların – milletleri ne olursa olsun – bolluk içinde beslemeye mecburdur. Ona ne kendi kavminden ne de büyük feodalin sülalesinden veya milletinden çıkan asker, din adamı, soylu ve voyvoda vesaire gibi asalak sınıfların bir iyiliği dokunacağı yoktur… Onu, içinde yaşamakta olduğu esaretten ne kendi büyükleri ne de diğer tarafın hakim sınıfları kurtaramaz, çünkü bunların büyüklüğü ve hakimliği sırf fukaranın esir hayatına katlanmasından; ve aç, çıplak, yıldızdan yıldıza çalışmasından meydana gelmektedir.

A.S.





Sultanlar ve Saraylar
İsmail Hakkı, Ziya, İstanbul, 29 Mart, 1922

Benim fikrimce, her memlekette ve bilhassa Şarkta en evvel temizlenmesi lazım olan meselelerin başında sultanlar ve sarayların açtığı sıkıntılar vardır. Şarkta sultarlara ve saray adamlarına karşı gösterilen hürmet ve müsaadeyi dünyanın hiçbir köşesinde görmek mümkün değildir. Uzak yakın, büyük küçük birçok memleketlerde işçi sınıfı, proletarya, kraçlları, imparatorları taç ve tahtlarını terke mecbur etti. Lakin Şarkta hükümdarlar ve başıboş gezen akrabaları ve adamları her türlü imtiyazlara, servet ve zenginliğe boğuluyorlar.

Bu zavallı memlekette bile millet, onbeş senedir devam eden uğursuz harplerinin taktığı zincirler altında inliyor. Fakat sultanları, sultanzadeleri doyurmaktan vazgeçmiyor. Kendisi ufak bir saçakaltı bile bulmaktan mahrum iken, muhteşem binaları hanedan ismi altında yaşayan bir hayvan sürüsünün emrine tabi bulunduruyor. Açlık, sefalet içinde süründüğü, öldüğü halde, her ay şehzadelerin, sultanların ‘eğlence masrafı’ diye binlerce liranın bütçeye dahil edilmesine, omuzlarınna yüklenilmesine mani olmuyor.

Saraylar, köşkler, genç kızlar, ahlaksız dalkavuklarla dolduruluyor. Haremler, muhtelif iklimlerden kaçırılan, sıcak yuvalarından çalınan masumlara birer hapishane işlevi görüyor. Sonra, binlerce işçi, milyonlarca fakir kendi yersiz yutsuzluğuna, açlık ve ateşsizliğine bakmayarak, o hayvanca hırslarını yatıştırmak için, masum yavruları, günahsız biçareleri sarayların yaldızlı mahzenlerinde çürüten haydutlara hürmet ve itaat ediyor. En küçük isyankar fikrin hatrına gelmesinden bile çekiniyor.

Milletin, işçilerin aç, susuz kıvrandıkları böyle bir zamanda padişah, şehzade, sultan, saray mensupları vesaire diye bir sürü faydasız mikropları kanımızla, canımızla yaşatmak doğru mu?

Bugün Şarkta komünizmin uygulanmaya çalışıldığı Hive, Buhara, Türkistan, Azerbaycan, Gürcistan gibi bazı mahaller istisna edilirse, Afgan, İran, Hint ve daha birçok memleketler halkı şah, Raca ve Şeyhlerin zulüm ve baskısı altında bizim gibi, belki de bizden daha elim bir vaziyette bulunuyorlar.

Üç beş hayvanın keyfi için lokmamızdan arttırrarak sarayların, saraylıların, hanedanın asırlardan beri bitmeyen sefahtlerinin devam etmesi için çalışmak nedir? Padişahların, şehzadelerin, sarayların mazidene gibi küçük faydaları dokunmuştur?

Analarımızın, ninelerimizin daha yirmi yaşlarına girmeden dul kalmalarıyla, babalarımızın, dedelerimizin gençlik senelerinde Macaristan, Sırbistan, Rusya gibi kendilerince meçhul memleketlerde ölmelerine, sürünmelerine sebep onlar değil miydiler? Çocukların kimsesiz kalmalarıya, anaların kızların satılığa çıkmalarıyla hep onlar alakadar değil midirler? Ecdadımızın ve bizim iskeletlerimizin üzerine Garp kapitalistlerinden daha saygısızca çıkanlar, her türlü rexaleti yapmaktan çekinmeyenler kimlerdir? Hükümdarlar, padişahlar, racalar, şehzadeler ve vezirlerden başkaları mıdırlar?

Bundan dolayı bugün Garp işçileri nasıl ki sermaye krallarından kurtulmak mecburiyetinde ise, Şark milletleri de kan ve ateş hükümdarlarından, sultanlardan, şahlardan, şeyhlerden, racalardan yakalarını kurtarmak için kendisini toplamak ve sarayların yüksek duvarlarını yıkmak mecburiyetindedir. Şunu iyi bilmeliyiz ki, haremler baki kaldıkça, cinsiyetleri değiştirilmiş Afrikalı köleler sarayları doldurdukça, omuzlarımızdaki yükün büyük kısmını silkip atmak mümkün olmayacaktır.

Gözümüzü açalım ve padişah, haliffe diye yükselttiğimiz o alçak canavarlardan hesap soralım!

Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, hatta tarihler vasıtasıyla kitaptan kitaba geçerek kuşaktan kuşağa aktarılan hatıralar daima bu, milyonlarca, milyarlarca insanın ölümünü idare eden haydıtları takdir ve takdise teşvik ediyor. Tarihleri yazan, bize vahşiyane cinaetleri “zafer hatırası” diye anlatan zavallılara acıyorum. Zira olayı daime tek bir gözle görüyorlar, sağır bir kulakla işitiyorlar. Sonra “falan kimsenin parasını çalmış” diye bir adamı en kaba kelimelerle suçlama gücüne sahip olan o budalalar, bu yağmacı reisleri kutsuyor, katil diye bir adamı idama mahkum edebilen bu toplumun bedbaht cahillerini hürmetle anıyorlar.

Eğer onların kör, sağır bulunması kendilerine birer gelir kaynağı sağlayan o ahhmakların sahtekarlıkları olmasaydı milletler, o kanlı canilerin entikalarını öğrenecek ve bu kadar tutucu bir hürmetin lüzumsuzluğunu anlayacaktı. Fakat insanları alfabe okumaya başladığı dakakadan itibaren kanlı kementleriyle yakalayan ve öldürünceye kadar sıkan, sıkılaştıran, kurtuluş isteyenleri boğan, zehirleyen hanedan ve sermaye çığırtkanları hiç durmuyorlar, hırs ve hiddetten gözleri fırmaış olduğu halde çaresizlere, zavallılara hücüm ediyorlar, ilim kitaplarından kutsal kitaplara varıncaya kadar bütün eserler padişahlar, kralların macarelarıyla dolduruluyor. Sonra sefahat ve rezaletten başka bir şey bilmeyen o anavarların saraylarında, köşklerinde eğenceler yapıldığı, Otağ-ı Hümayun adı verilen kokulu ve sıcak çadırlarda genç kızlar oynatılıp çalgı çaldırıldığı bir zamanda halrp meydanlarında sel gibi akan insan, işçi kanının kızıllığı neden görülmüyor? Topların, tüfeklerin saatlerce susmayan korkunç iniltisi neden işitilmiyor?

“Falan hükümdar vatanın muhafazası için falan şehirleri zabtetti, milletin saadeti için şu harpleri yaptı” diye sayıklayan zavallılar, neden bunları görüp işitmiyorlar?

“Vatan, vatan” diye her sözlerinde, her itirazlarında kullandıkları bu kelime ile proletaryanın ne alakası vardır? Yatıp kalktığı teneke kulübeler bile kendisinin olmayan işçi kitlesinin vatan müdafaasında ne gibi bir vazifesi, bir mevkii vardır?

Hiç…

“Proletaryanın vatanı yoktur” (Karl Marx), çünkü proletarya kolunun ve kafasının kuvvetinden başka geçineceği olmayanların sınıfıdır. O zafer ve mağlubiyet zamanlarında aynı derecede çalışmaya mecburdur. Fakat sultanlar, paşalar, şehzadeler mağlubiyet zamanında zarar görmedikleri gibi küçük bir zaferin ardından maaş zamlarına, nişanlara, hediyelere boğulurlarç

Son kanlı harpte ailelerinden en aşağı birkaç kurban veren işçi ve köylüler biraz kendilerine gelip durumu düşünseler, eminim derhal, yalnız asilzadeler sınıfının dermansızlığını değil, burjuvazinin, ruhbanın da faydaları olmayan zararlı birer sınıf olduğunu anlar, savaşların gizli sebeplerine vakıf olurlar.

Bugün bu işçi kitlelerini bu vahşi sülüklerden muhafaza edecek kuvvet, komünizmin dünya proletaryasını birleştiren sıcak kucağındadır.

Haydi, müşterek gayemize bir an evvel yetişebilmek için hakka dayanan sınıf kavgasına!




Bulgaristan Komünist Partisi 4. Kongresi (1922)
Petsopoulos’un konuşması

Arkadaşlar! Yunanistan’da yüzbinlerce Türk vardır ki, bunların tamamı fakir halktır. Bunlar zenginlerin ve hükümetin elinde memur ve müftü sıfatı ile kullanılmaya çalışılan hocaların birer oyuncağı olmaktan kurtulamamışlardır. Onları aydınlatmak için biz ve Türk arkadaşlarımız tüm gücümüzle çalışıyor ve son zamanda Selanik’te yayınına başladığımız Yeni Ziya gazetesi de Türk ve Yunan burjuvazisinin yaptığı rezalet ve alçaklıkları göstererek uyandırmaya uğraşıyor ve haklarını nasıl korumaları gerektiğini öğretiyoruz.

Yunanistan’daki milliyetçi parti boyuna savaş lehinde propaganda yapıyor. Fakat savaşın doğurduğu neticeler hepimizin yoksulluğuna sebep olmuş, ahalinin hayatı gün be gün fenalaşmıştır. Biz bugünkü Yunan ve Türk savaşının bir an evvel bitmesi için feryadımızı kesmiyor ve diyoruz ki: Herkes bulunduğu yerde yaşasın! Biliyoruz ki 1 milyon Rum için 10 milyon Türkü esir etmek doğru olmaz. Esasen bu savaş Yunan milleti için de iyi değildir. Bu savaştan her iki taraf da bir şey kazanamaz. Biz Türk ahalisinden bir fenalık görmedik: fakirler birarada iyi yaşamışlardır, fenalık edenler zenginlerdir. Bir avuç zenginin faydalanması için diğerlerini mahvetmek doğru değildir. Bu savaş bir haksızlıktır, iki milleti birbirlerine kırdıranlar cezalarını bulacaklardır. Eğer arada deniz olmasaydı, Rum askeri orada asla kalmazdı. İngilizler Hindistan yolunu temin etmek için Yunanistan’a bekçilik vazifesini yaptırıyorlar. Ve onu alet ediyorlar. Her iki milletin arasına giren emperyalistler iki milleti birbirine karşı zehirledi, zaten her yurtsever bu politikayı izlemiştir. Bu suretle, her iki tarafı mezbahalarda boğazlatıyor, göçmen olmaya mecbur ediyorlar.

Yunanlılar Anadolu’dan çıkmalı, fakat oradaki Türk fakirleri de Yunan ahalisinin insanca yaşama hakkını tanımalıdır. Anadolu’dan Rum askeri çıkarsa oradaki Rum halkı ne olacak diye yurtseverler sorarsa biz diyoruz k: Savaşlar bunu temin edemez, her iki tarafı mahveder, ancak iki millet kendi arasında anlaşıp barış yapmalı ve ne Yunan ne de Türk burjuvazisinin, kapitalistlerinin eline alet olmamalı, iyi yaşamalılardır. Asya’daki Müslümanlar bu çağrı ve ricayı kabul etmeli, kendi kuvveti ile haklarını hem Türk militaristlerinden hem de Yunan zenginlerinden muhafaza etmelidirler.

Artık zaman, herşey anlatıyor ki, kurtuluş yolu ve milletler arasındaki kardeşlik komünizm vasıtasıyla temin edilecektir. Bunu yüksek sesimizle bütün ezilen Türk ve Rum halkına kavratmaya çalışmalıyız. Haklı söz yalnız budur.




Maskeler Aşağı
(1922)

İşçi Arkadaşlar!

Sizlere her zaman söylemiştik: Sosyalist ve amele dostu görünerek, türlü kurnazlık ve dalaverelerle işçi teşkilatlarının başına geçmeyi başarabilmiş olan kahyalara, efendilere, beylere… inanmayınız. Bu serserilerin maksatları: Sizin sırtınızdan geçinmek, mevki kapmak için sizi patronlara, şirketlere ve hükumete satmaktır. Siz yoldaşlar, ilk zamanlar, amele sınıfının yegane dostu olan komünistlerin bu sözlerinin önemini idrak etmediniz ve bu serserilerin yalan ve dalaverelerine kapıldınız. Çünkü patron ve sermayedarların zulüm ve tahakkümleri altında o derece eziliyordunuz ki – denize düşenin yılana sarıldığı gibi – ayaklar altında çiğnenen haklarınızı müdafaa edeceklerini vaat eden bu kurnaz politikacıların rehberliklerini kabul ettiniz. Onlara güvendiniz ve henüz acemi ve tecrübesiz olduğunuz için işleri onların eline bıraktınız. Onlar ne istedilerse yaptınız: Para lazım dediler, nafakanızdan kesip verdiniz. Grev yap dediler, çoluğunuzla çocuğunuzla aç kaldınız. İşinizden kovulmayı hatta ölüm tehlikesini göze aldınız ve yaptınız. Cemiyetiniz, Partiniz için maddi ve manevi hiçbir fedakarlığı yapmaktan çekinmediniz. Fakat neticede ne oldu? Haklarınızdan hangisini kazandınız ve bugün ne halde bulunuyorsunuz? Memlekette patronların şirketleri keyfi bir şekilde uyguladıkları zalim hareketleriyle, birbiri arkasına amele cemiyetlerini, K.P.’nı kapatan, komünist arkadaşları zindanlara atan milliyetçi burjuva hükumetine karşı koyabilecek hangi işçi teşkilatı mevcuttur?

Bir zamanlar dört binden fazla işçiyi toplayan ve sırf bu birlik sayesinde işletmeye örgüt gücüyle talepleri kabul ettirmeyi başaran Türkiye Sosyalist Partisi’ni, dokunulmaz reisi Hilmi Efendi ve suç ortakları ne hale getirdiler? Binlerce üyeye sahip olan reji (Tekel idaresi), fırın, liman, kömür işçileri cemiyetleri hakiki birer işçi sendikası olmaktan uzaktır. Çünkü şimdiye kadar bu cemiyetleri, işçinin çıkarına tamamıyla yabancı olan, sendikalizim ve komünizmden katiyen haberi olmayan çıkarcı adamlar idare etmişlerdir. Çünkü bu adamların maksatları patron ve sermayedarlara karşı mücadele edebilecek güçlü işçi teşkilatları meydana getirmek değildi. Bunların tek düşündüğü şey, dalavere ile mevki kapmak, işçilerin sırtından geçinmek, tıpkı sermayedarlar gibi, siz işçileri – fakat kurnazlıkla, sosyalistlik maskesi altında – soymak ve ezmek, bunu yapabilmek için de, sizi cahil bırakmak, cemiyetin işlerine karıştırmamak ve size hakiki kurtuluş yolunu göstermek isteyenleri türlü yalan ve iftiralarla lekelemekti. İtiraf edelim ki, bu hainler hedeflerine ulaştılar. Şüphesiz yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bu serserilerin de çok geçmeden foyaları meydana çıktı; riya ve yalan maskeleri yüzlerinden düştü. Fakat bu zamana kadar sizler ne fırsatlar kaybettiniz. Ne kadar kurbanlar verdiniz… Evet, bütün bu yalancı sosyalistlerin, Hilmi’lerin, Şakirlerin, Rızaların, Ethem Ruhilerin ve bütün diğer menfaatperestlerin hainlikleri meydana çıktı; nitelikleri anlaşıldı. Ancak şunu da biliniz ki, Türkiye işçisi bütün bu dost görünüşlü düşmanlarından bütünüyle kurtulmuş değildir. İşçiler aynı tuzağa düşmemek için geçmişin bu acı deneyiminden faydalanmalıdırlar.

Daha Meşrutiyetin başlangıcından beri İttihat ve Terakki hükumetinin, işçi hareketini istediği gibi idare etmek için takip ettiği ikiyüzlü politikayı pekala biliriz; ve biliriz ki, burjuvalar, sermayedarlar, patronlar, tüccarlar, paşalar, ağalar hesabına hareket eden İttihat ve Terakki hükumeti: Mavnacılar Cemiyeti, Hamallar Cemiyeti ve diğer cemiyetlere el atarak bunların başına koyduğu kahyalar, beyler, paşalarla bu cemiyetleri kendi emellerine alet etmişti. Çünkü İttihat ve Terakki hükumeti görüyordu ki, işçi sınıfı her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de en büyük kuvvettir. Ve bu sınıf kendi sınıf benliğini anlamaya başlayan Rusya Şuralar Cumhuriyeti’nin (Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti) ve bütün dünya işçi hareketlerinin etkisiyle kendi kuvvetinin büyüklüğünü hisseden ve hakkını istemeye başlayan Türkiye işçilerinin bağımsız bir şekilde, sınıfsal örgütlerini kurmalarına mani olmak için mümkün olan her şeyi yaptı. Bütün Türkiye işçileri daima hatırlarında tutmalıdırlar ki, büyük bir çoğunluğu İttihatçı destekçilerinden oluşan ilk Millet Meclisi işçiye sendika kurma hakkını tanımamıştı.

Fakat yoldaşlar, siz diyeceksiniz ki, bütün bunlar maziye karışmıştır. Şimdi Anadolu B.M.M. işçi sınıfına karşı sahip çıkan bir davranış gösteriyor, onlara sendikalar ve Komünist Partisi’nin oluşmasına müsaade ediyor.

Emin olunuz ki arkadaşlar, yine aynı riyakar ve aldatıcı politika devam ediyor. Evet, Ankara hükumeti Komünist Partisi’nin faaliyette bulunmasına müsaade etmişti. Çünkü Yunanlılara ve İngilizlere karşı durabilmek için Sovyetler Rusyası’nın maddi ve manevi yardımına muhtaçtı. Bu yardımları elde edinceye kadar ona hoş görünmek, biraz gönül okşayıcı davranmak gerekiyordu. Fakat ne vakit ki, Anadolu hükumeti, İngiliz ve Fransızlarla uzlaşmak niyetiyle Lozan Konferansı’nın yolunu tuttu. Avrupa’nın emperyalist hükumetlerine karşı hoş görünmek maksadıyla bir hamlede Komünist Partisi’ni lağvetti. Yeni Hayat yayınını kapattı, iki yüzden fazla komünist yoldaşı zindanlara attı. Bu şekilde hareket etmelerinin iç siyaset açısından başka bir amacı daha vardı: Hükumet görüyordu ki, bütün işçilerin ve fakir halkın tek savunucusu olan Komünist Partisi şimdiden memlekette büyük bir siyasi önem kazanıyor ve böyle devam edecek olursa, yakın zamanda en kuvvetli ve ciddi örgüte dönüşebilir ve bütün işçilerin güven ve desteğini kazanan büyük bir parti haline gelebilir. O vakit, bugün çok yersiz bir şekilde milli ismini taşıyan, gerçekte ise beylerin, paşaların, ağaların ve bütün vurguncu (spekülatör) simaların menfaatlerini savunan B.M.M. hükumeti, fakir işçi ve çiftçi halkı istediği gibi ezemeyecek. Öncelikle onların haklarını vermeye, sonra hükumet mevkisini onlara terk etmeye mecbur kalacak. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, Anadolu hükumeti, Komünist Partisi’ni, büyümesine, kuvvetlenmesine ve memleketin bütün işçileri arasında büyük bir nüfuz kazanmasına meydan vermeden dağıtmak ve mahvetmek istedi.

Sendikalar meselesine gelince: Bunda da ne kadar riyakar ve aldatıcı bir siyaset kullandığını ispat etmek hiç de güç değildir. Bunun için 4-5 ay önce Anadolu hükumetinin adamları tarafından tesis edilen Zonguldak Kömür Madenleri Amele Birliği Cemiyeti’nin tüzük ve bildirgesini bir kere gözden geçirmek yeterli olur.

Bu tüzüğün daha ilk maddesinde “… Birliğin maksadı, işçilerin ekonomik ve sosyal hukukunu sermayeye karşı müdafaa etmektir”. ibaresi kullanılırken, dördüncü maddesinde ise “… Sermayedarına karşı işçinin görevlerini tayin etmek vesaire konularında ekonomik koşullara uygun olarak kendilerini tasarrufa alıştırmak…” deniliyor.

İşte görüyorsunuz ki arkadaşlar, bu tüzüğü hazırlayan, bu cemiyeti oluşturan adamlar, işçiyi yeni bir tuzağa düşürmek istiyorlar ve bütün işçilerle açıktan açığa alay ediyorlar… Bu oluşum, işçilerin hukuksal haklarını savunmak için değil, belki burjuva hükumeti tarafından patron ve sermayedarların çıkarlarını korumak ve işçileri, haklarını isteyebilecekleri bir örgüte sahip kılmamak için kurulmuştur.

Bu adamlara göre, işçinin savunulacak siyasi hakları yoktur. Çünkü işçi; beyler, paşalar, patronlar, ağalar gibi siyasi olarak yüksek bir konumda değildir. Çünkü onlar için işçi, onların hesabına çalışmaya mahkum bir yük beygirinden, bir makineden başka bir şey değildir. İşçinin bir tek görevi vardır: Çalışmak… Bunun için onların savunulacak siyasi, yani insani hakları olamaz. Bu yüzdendir ki, siyasetle uğraşan, yani insanlığı anlayan, içinde yaşadığı ve yaşattığı toplumun hayatına dahil olmak isteyen her işçiyi bu cemiyetlerden kovmak istiyorlar.

Yoldaşlar! Her memlekette patron ve sermayedarlarla birlikte satılmış ve hain işçi reisleri vardır ve bunların vazifesi, birtakım yaldızlı vaatlerle ve tuzaklarla amelenin, sınıf benliğini kazanmasına ve sermayedarlık sistemine karşı açıkça mücadele etmek istemesine engel olmaktır. İşçi sınıfı her memlekette halkın büyük çoğunluğunu oluşturduğu halde bugüne kadar bir memlekette – Sovyetler Rusyası’ndan başka – sosyal devrim olmadıysa; yani işçiler, vurguncular ve hazır yiyiciler saltanatını yıkıp yerine iş saltanatını kuramadılarsa, bunun sebeplerinden en önemlisi, bu hain işçi rehberlerinin zararlı propagandalarıdır. Fakat itiraf edelim ki, Türkiye’nin hain amele rehberleri, namussuzluk ve riyakarlık hususunda diğer memleket serserilerine taş çıkarıyorlar. Çünkü bir diğer memlekette hain sosyalistler, bütün arzularına rağmen, idare ettikleri işçi cemiyetlerinden birinin tüzüğüne “Sermayedarına karşı amelenin vazifesini tayin etmek” maddesini koyamamışlardır. Halbuki Zonguldak Kömür Madenleri Amele Birliği tüzüğünün esaslı maddelerinden birisi: Amelenin sermayedarlara, patronlara, yani kendilerini soyan ve ezenlere karşı vazifelerini tayin etmektir.

Yoldaşlar! Sizinle eğleniyorlar, sizin bilinçsizliğinizden, örgütsüzlüğünüzden, temkinsizliğinizden istifade ederek sizi sonsuza kadar esir ve sefil durumda bırakmak istiyorlar. Fakat siz artık bu iğrenç yalanlara tahammül edemezsiniz. Bu patronlara, sermayedarlara satılmış hainlerin arkasından gidemezsiniz. İşçilerin sermayedarlardan alacağı vardır; hem de pek çok alacağı vardır. Fakat ona karşı hiçbir borcu, hiçbir vazifesi yoktur. İşçi cemiyetleri ve amele sendikalarının kurulmasının sebebi, bu hain ve yalancı sosyalistlerin dedikleri ve istedikleri gibi, işçilerin sermayedarlara karşı vazifelerini tayin etmek değil, belki işçilerin kendilerini esir gibi çalıştıran, bir lokma ekmek karşılığında soyan ve ezen sermayedarlardan çalınmış haklarını alabilmek için işçileri güçlü teşkilatlarda birleştirmektir. Evet, şüphesiz işçinin yalnız hakkı değil, vazifesi de vardır. Fakat bu vazife, yalancı sosyalistlerin zannettiği gibi sermayedarlara karşı değil, bütün işçi sınıfına, bütün insan toplumuna karşıdır. Bu vazife: Kendileriyle beraber bütün insanlığı sermayedar soyguncu yönetim tarzından kurtarmak, yani insanlar ve milletler tarafından soyulması ve ezilmesi esası üzerine kurulmuş bugünkü hayvani cemiyet yerine bütün insanların hakikaten kardeş oldukları ve herkesin herkes için çalıştığı, savaşsız, sefaletsiz insani cemiyeti kurmaktır. Ancak geleceğin bu komünist cemiyeti iledir ki, insanlar gerçekten özgür ve eşit olacakları ve bugünkü sefaletin yerini dünya barışı ve mutluluğun alacağı bir düzen sürecektir.

Bu tarihi vazife, her memlekette proletarya/ işçi sınıfınındır. Ve her memlekette yüzlerce seneden beri burjuvazi ile kavga ede ede tecrübe, idrak ve sınıf benliği, örgütlülük ve güç kazanan proletarya sınıfı bu büyük ve kutsal vazifeyi yerine getirmek için Komünist partilerinde, kızıl sendikalarda buluşuyor, teşkilatlarını büyütüyor, güçlendiriyor. Müsait bir zamanda burjuvazi sınıfına son darbeyi indirecek ve vurguncular ve komisyoncular hükumetini devirerek yerine Sovyetler Cumhuriyetini kuracaktır.

İlk defa olmak üzere, dünyada bu işçi saltanatını kurmak Rusya proletaryasına nasip olmuştur. Ve beş sene evvel Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler Cumhuriyeti meydana getiren bu kahraman ve fedakar proletarya, sonsuz mahrumiyetlere katlanarak içerideki ve dışarıdaki bütün proletarya düşmanlarına göğüs germiştir. Ve bugün bütün dünya sermayedarlarına karşı, sadece Rusya’nın değil, belki bütün dünya proletaryasını müdafaa ve himaye etmektir.

Fakat arkadaşlar bilir misiniz Rusya proletaryası bu harikaları nasıl meydana getirmiştir? Nasıl olmuştur da bütün dünya sermayedarlarının birleşik hücumları karşısında Sovyetler Rusyası yıkılıp göçeceği yerde günden güne kuvvetlenmekte ve bütün dünya proletaryasına devrim yolunda rehberlik etmektedir.

Yoldaşlar, bu ancak bir şekilde mümkün olmuştur: Rusya proletaryası Komünist – Bolşevik Partisi’nin rehberliği sayesinde yalancı ve hain sosyalistlerin tuzaklarından az zamanda kurtularak, kendi sınıf benliğini erken tanımış, kendi sınıf örgütlerini meydana getirmiş ve Çarlığa ve burjuvaziye karşı sürüp giden mücadelesi neticesi büyük bir tecrübe, güç ve bilgi sahibi olmuştur. Ve ancak bundan sonra kendi burjuvazisine son ve kesin darbeyi indirebilmiştir.

Bütün diğer memleketlerde de vaziyet aynıdır. Yani hangi ülkelerdeki işçiler yalancı sosyalistlerden çabuk kurtulmuşlar, sınıf mücadelesi ilkesi üzerine dayanan kızıl sendikalar, Komünist partileri meydana getirmişlerse o memlekette işçi sınıfı, sermayedar ve patronların zulüm ve zorbalığına karşı koymaya ve haklarının büyük bir kısmını almayı başarmıştır. Ve bu ülkelerde sosyal devrim diğer ülkelerden daha önce olacak. Yani bu ülkelerin proletaryası, diğer ülkelerin proletaryasından önce sermayedar zulüm ve diktatörlüğünden kurtulacak, gerçek özgürlüğe kavuşacaktır.

İşte arkadaşlar! Beylerin, paşaların, ağaların, patron ve ortaklıkların, sözün kısası bütün bu kan emicilerin kasalarını doldurmak için esir gibi çalıştığınız yeter!

Bütün hayatını zevk ve safa içinde, kumar masalarında, fahişeler kucağında geçiren haram yiyicilerin, spekülatörlerin, taraftarların hakimiyetleri için çocuklarınızla, kadınlarınızla süründüğünüz, sıhhatinizi, gençliğinizi çürüttüğünüz yeter!

İşçi Yoldaş!

Sen dünyaya sürünmek, vurgunculara, tüccarlara kölelik etmek için gelmedin!

Sen ciğeri beş para etmez tembeller ve serseriler güruhunu, emeğinle, terinle ve kanınla beslemek için doğmadın!

Senin nasibin, patronların, zenginlerin hakaret ve küfürleri altında daima iki büklüm, tabi olmuş ve esir durumunda bir lokma ve merhamet dilenmek değildir.

İşçi Yoldaş!

Doğrul ve etrafına bak! Hak ve hakikat sesine kulaklarını ve beynini aç! Niçin bu sefil ve esir vaziyette bulunuyorsun? Neden ve kimden korkuyorsun? Esaret zincirlerinden başka kaybedecek neyin var?

Sen karşısında titrediğin patrondan daha mı az kuvvetlisin? Pek büyük ve güçlü sandığın beyleri, paşaları, ağaları yaşatan, onlara güç kuvvet veren sen değil misin? Toplum içinde insanlara faydalı olan her şeyi yapan ve meydana getiren sen değil misin?!

Patronlar ve bütün sermayedarlar ve onların koruyucusu olan burjuva hükumeti kime ve neye güveniyor? Sen hakkını istemek için sesini yükselttiğin, zulüm ve baskı yönetimine karşı örgütlendiğin zaman seni ne ile ve kiminle tehdit ediyorlar? Ordu ile mi? Fakat sen istersen ordunun ne önemi kalır? Tüfek ve mitralyöz, top tank ve uçakları yapan, bunları araba, tren, vapur ve otomobille nakleden sen değil misin? Sen istersen bütün şehir bu saniyede karanlık altında kalmaz mı? Sen istersen bütün nakliye araçları bir dakikada birden durmaz mı? Top, tüfek tank… Fakat bunları kim kullanıyor? Orduyu oluşturan kimlerdir? Sen ve senin gibi sefil ve esir durumdaki işçi ve köylüler ve fakir halk değil mi?

İşçi yoldaş!… Doğrul ve gözünü aç!… Ve etrafına bir bak!… Artık iyice anla ki, bütün güç sendedir. Bütün hak senindir. İçinde yuvarlandığın sefalet ve esaretten kurtulmak için yalnız bir tek yol vardır: Sınıf benliğini anlamak, örgütlenmek, yekpare kitle altında, Komünist Partisi’nin rehberliği altında sermayedarlara ve burjuva hükumetine karşı sınıf mücadelesine atılmak…

İşçi yoldaş! Dilencilikle, rica ve yalvarışla, sermayedarlardan haklarınızı almanın mümkün olduğunu iddia edenler yalan söylüyorlar. Her memlekette sınıfsal taleplerini patronlara, daima kendi teşkilatlarının gücü ve etkisiyle ve çoğunlukla uzun süren savaşlardan sonra zorla kabul ettirebilmiştir. Bir takım kanunlar, reformlar, yarım tedbirlerle işçi sınıfının sefalet ve esaretine yavaş yavaş son vermenin mümkün olduğunu söyleyenler seni aldatıyor. En fazla işçi kanunları yayımlanan, en fazla reformlar yapılan en gelişmiş ülkelerde işçilerin sefalet ve esareti tam tersine artmaktadır. İşte İngiltere’de, Amerika’da milyonlarca işçi hala esir gibi çalışıyor, işsiz milyonlarca amele bir lokma ekmek bile bulamıyor. Çünkü sermayedarların çıkardıkları kanunlar, reformlar daima kendi lehlerinedir ve kendi konumlarını güçlendirmek içindir. Onlar işçilerin gücü ve zorlaması altında, bazı fedakarlıklarda bulunsalar da bu durum geçicidir: Bugün mecburiyet ve korku tesiriyle verdiklerini yarın kendileri için fırsatını bulduklarında başka bir biçimde almaktan çekinmezler; çünkü sermayedarlığın esası zulüm ve soygunculuktur. Gerçek kurtuluş ise ancak sermayedarlığın ortadan kalkması ve işçilerin iktidar konumuna gelmesiyle mümkün olacaktır.

İşçi Arkadaşlar!

Sermayedarlar sizi esaret ve sefalet içinde bırakmak için en adi hile ve tuzakları kullanmaktan çekinmemişlerdir. Bu tuzaklardan biri de din ve milliyettir. Burjuvalar bütün memleketlerde menfaatleri ve gayeleri bir olan işçi sınıfını istedikleri gibi ezebilmek ve soyabilmek için din ve millet silahlarıyla ayırmayı ve birbirine kırdırmayı başarmışlardır. Ve onlar bu şekilde, çeşitli din ve milletlere mensup işçilerin anlaşarak, birleşerek, müşterek düşmanları olan sermayedarlara karşı başarıya ulaşacak biçimde mücadele etmelerine engel olmuşlardır. Fakat arkadaşlar, Türk burjuvalarının iki yüzlü vatanseverlik ve dindarlıklarını şundan anlayınız ki, Dünya Savaşı içinde bir taraftan Türk işçi ve çiftçilerini Türk fakir halkını din ve millet namına kendi sefalet arkadaşları olan Hristiyan unsurlarına karşı hücum ettirirken diğer taraftan kendileri el altından Rum, Ermeni, Yahudi tüccar ve komisyoncularıyla buluşarak zavallı Türk amele ve çiftçilerinin ve fakir halkın kanını emmekten çekinmediler ve hiçbir zaman da çekinmeyecekler.

Din ve milliyeti kendi adi menfaatleri için bir alet gibi kullanmaktan çekinmeyen bu dinsiz alçakların tuzaklarına karşı bütün Türkiye işçileri, onlar için en kuvvetli ve korkunç silah olan teşkilat, sınıf mücadelesi ve birlik silahıyla karşı karşıya gelmeye mecburdurlar. Her Türk işçisi iyice anlamalıdır ki, bir Türk demircisinin, bir Türk ateşçisinin, bir Türk ırgatının, bir Türk köylüsünün hakiki düşmanı, hangi din ve milliyetten olursa olsun, fabrikatörler, patronlar, şirket ortakları, ağalar, paşalar… ve bütün bu hazır yiyici ve kan emici kesimini müdafaa eden gerici burjuva hükumetidir.

Türkiye’nin bu muhtelif din ve milliyete mensup işçileri bugün içinde yaşadıkları sefalet ve esaretten kurtulmak isterlerse, müşterek düşmanları olan bu kara kuvvetlere karşı aynı teşkilatlar (Kızıl Sendikalar ve Komünist Partisi) içinde toplanarak mücadele etmeleri gerekir.

Evet biliyoruz, bazı Türk işçi arkadaşlar diyecekler ki: Siz ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın bütün işçilerin kardeş ve dost olduklarını söylüyorsunuz, fakat birçok Rum işçi İstanbul sokaklarında “Zito Venizelos!” diye bağırdılar, emperyalist devletlere uşaklık eden Yunan ordusu ve donanması için para topladılar. Evet fakat bütün bu olaylar bizim fikirlerimizin yanlış olduğunu ispat etmez. Yalnız şunu gösterir ki, Yunan işçileri de Türk işçileri gibi, kendi burjuvazilerinin din ve milliyet maskesi altında yaptıkları zararlı propagandalardan kurtulmuş değildir. Eğer kurtulmuş olsaydılar, hakiki menfaatlerini anlayacaklar, hakiki dost ve düşmanlarının kim olduğunu ve nerede olduğunu görecekler ve bütün kuvvetleriyle oraya hücum edeceklerdi! Bunun için Rum komünistlerinin, sınıf benliğini idrak etmiş Rum işçilerinin vazifesi, arkadaşlarını aydınlatmak, onlara hakiki dost ve düşmanlarını, belli kurtuluş yolunu göstermektir. Memnun olmalıyız ki, bu arkadaşlarımız, hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da bu vazifelerini başarıyla yapmaktadırlar. Bugün hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir hakikattir ki Yunan işçisi ordularının bozguna uğratılmasının asıl sebeplerinden biri Yunan Komünist arkadaşlarımızın Yunan ordusu içinde savaş aleyhinde yaptıkları propagandadır. Bu propagandanın o kadar büyük bir tesiri olmuştur ki, bugün Yunan hükumeti memleketi yeni bir savaşa sürüklemeden önce çokça düşünmek mecburiyetindedir. Çünkü pekala takdir etmektedir ki, yeni bir savaş Yunan burjuvazisi için öncekinden büyük bir hezimetle ve Yunan köylü ve işçilerinin isyanı ve iktidarı ele geçirmesiyle neticelenecektir.

Emin olunuz ki, Türk işçi yoldaşlar, Türk ve Müslüman olmayan bu Yunan Komünistlerinin Türk işçilerine, fakir halkına, Dünya Savaşı içinde, zavallı halka ekmek yerine çamur yedirerek karınlarını ve kasalarını şişiren Türk ve Müslüman tüccar milletvekillerinden ve bütün savaş zenginlerinden ve ordu müteahhitlerinden elbet daha çok faydası dokunmuştur.

Türkiye’nin erkek kadın, Müslüman Hristiyan bütün işçileri!… Türkiye tarihi ve bütün insanlık tarihi, ırk ve mezhep ayrımı yapmaksızın bütün Türkiye işçilerinin zalimlere ve kan emicilere karşı ortak kalkışmasını sabırsızlıkla bekliyor.

İstanbul işçileri! Bütün Türkiye işçi ve çiftçilerine, fakir halkına bu mukaddes kurtuluş mücadelesinde rehberlik etme görevi sizindir.

Çarlar ve burjuvaların zulüm ve zorbalığını yıkan ve yerine işçiler saltanatını kuran Rusya işçi, çiftçi ve askerlerinin başında Kızıl Petrograd proletaryası bulunuyordu. Bütün devrim hareketini Rusya Komünist – Bolşevik Partisi idare etti.

Bütün Türkiye işçi, çiftçi ve askerlerinin, beyler, paşalar, ağalar ve yabancı sermayedarların zulüm ve zorbalığından kurtulmak ve hakiki hürriyet ve adalete kavuşmak için açtığı mukaddes mücadelede Kızıl İstanbul proletaryası daima en ön safta bulunacak ve T.K.P. bu mazlumlar ordusunun esas savaş vazifesini görecektir.

İstanbul proletaryası bu mukaddes ve tarihi vazifesini yapacaktır ve ancak o zamandır ki, Türkiye proletaryası, cihan proletarya ailesi içinde layık olduğu saygın konumu kazanacak ve bugün emperyalistlerin boyunduruğu altında inleyen sömürgelerle ve doğu milletleriyle beraber bütün dünyayı esaret ve sefaletten ebediyen kurtaracak olan dünya devrimini kolaylaştıracak ve yakınlaştıracaktır.

Kahrolsun burjuvalara satılmış İkinci Enternasyonal’in hain amele rehberleri!
Yaşasın Kızıl İstanbul Proletaryası!
Yaşasın Bütün Türkiye Kızıl Sendikalar Birliği ve Komünist Partisi!
Yaşasın Türkiye Sovyetler Cumhuriyeti ve Dünya Devrimi!






V.
Sol Muhalefette

Giriş

1923, Türkiye’de yoğun sınıf mücadelesi ve baskıların yaşandığı bir yıldı. Temmuz-Kasım ayları arasında İstanbul, Edirne, İzmir, Zonguldak, Aydın gibi şehirlerde 32.000 işçi grev dalgasına katıldı. Grev dalgası sırasında milliyetçi duygular yüksekti. Komünistler, yıl sonuna kadar Türkiye Kızıl Sendikalar Birliği’nin dağıtılması ve tüm komünist örgütlerin Kemalistler tarafından gizlenmeye zorlanmasıyla, sadece az sayıda grevde önemli bir rol oynadılar.

Çevresinin sınıf içinde aktif olmamasına rağmen, Şefik Hüsnü, fraksiyonunun etkisini artırmak için örgüt bürosu sekreteri olarak konumunu iyi kullandı. Hemen, o dönemde Halk İştirakiyyun Fırkası’nı her şeyden üstün tutan Grigory Safarov liderliğindeki Doğu Şubesi’ne büroun diğer üyelerini karalamaya başladı. Kısa sürede Şefik Hüsnü ve Komintern görevlileri arasındaki müttefikleri, sol karşı bir karalama kampanyası başlattılar.

Aydınlık’ın yalanları ve iftiraları sonucunda, Komünist Gençlik Enternasyonali 1923 sonlarında Beynelmilel Komünist Gençlik Grubu ile resmi ilişkilerini kesti. Sol ise buna, ülkedeki üç gençlik grubu, yani Aydınlık gençliği, Anadolu gençliği ve kendi grubu arasında bir birlik çağrısı yaparak yanıt verdi. Anadolu gençliği bu fikre sıcak baksa da, Aydınlık gençliği zaten KGE’nin desteğinden yararlanıyordu ve fraksiyon düşmanlarıyla ilişki kurmaya gerek duymuyordu. Bu arada Şefik Hüsnü, Ginzberg’in hapisteyken partiden ihraç edilmesini talep edecek kadar ileri gitti.

Komünist sol ve kızıl sendikaların baskı altına alınması, Şefik Hüsnü’nün entelektüel çevresine büyük ölçüde yardımcı oldu, çünkü bu durum sahneyi eşit hale getirdi. Aydınlık her zaman Kemalist yanlısı olmuştu ve Şefik Hüsnü, 1923 tarihli Türkiye’deki Sosyalist Hareketler başlıklı makalesinde, Kemalist harekete dair hayallerini sürdürdüğünü belirtmekle kalmamış, sosyalizmi milli burjuva devlet adamları tarafından getirilen bir toplum olarak anladığını da ifade etmişti:

“Türkiye’de sınıflar ve bir sınıf mücadelesi yok değildir. Yalnız sermayedar burjuvazi sınıfı pek küçük ve zayıf bir varlık ve işçi ve köylü sınıfı ise muazzam bir çoğunluk teşkil ettiği bakımından sınıf mücadelesi, yabancı sermayedarlar ve bunların yerli uşakları vaziyetinde kalan yerli seçkin ve servet sahibi arasında gerçekleşir ve temel olarak bir milli mücadele şeklini alır. Şimdiye kadar bireysel hanedan hükümetleri bu mücadelede daime sermayedarların, yani millet düşmanlarının tarafını tutmuştu… Bundan sonra iktidar kuvvetini milli egemenlikten alan halk hükümeti, doğru, yani milletin tafaını tutmalı ve bir iş ve işçi hükümeti olmalıdır.
Devlet adamları arasında, Ekonomik ve Sosyal Yardım Vekilleri gibi Marksist bir zihniyetle hareket etmeye meylediyor görünen kişilerin bulunması, hükümetimizin bu yola girmekte geri durmayacağını zorunlu kılmaktadır.
Biz istiyoruz ki, bu siyaset daha Ziyade açıklansın, işçi ve köylü sınıfıyla çalışan kitlelerin yararını hareket rehberi edinecek hükümetr kurumları ve makamları arasında daha samimi ve karşılıklı bir güven duygusu meydana gelsin.
Mevcut devrimimizi gerektiği gibi hazmetmek ancak bu şekilde mümkün olur. Sanayimizi de bu süre zarfında geliştirebilirsek, o zaman sosyalizm vadisinde yeni adımlar atmak gereği ortaya çıkacaktır”.

Bu arada, Anadolu, İstanbul ve Bakü’deki solcular da birbirleriyle temasa geçmişlerdi ve Aydınlık’ın partiyi tamamen ele geçirmesini boş boş beklemek yerine, sağın parti üzerinde hakimiyet kurma girişimlerinin getirdiği tehlikelere karşı mücadele etmeye başlamışlardı. Ginzberg’in 1924’te yazdığı Yoldaşlara Mektup, bu dönemde solun faaliyetlerinin kapsamı hakkında bize bir fikir veriyor:

“Gazetenin her sayısında Türkiye ve özellikle İstanbul işçi hareketindeki en küçük olayı ve değişiklikleri bile bilgi için yayınlamalısınız… Ayrıca, güncel sendikal sorunlar, güncel siyasi olaylar, köylüler, vergiler vb. hakkında ve ülke, yeni kanunlar vb. hakkında haberler de ilave edin… Yabancı ülkelerden çok ülke içinden haberlerin daha fazla olmasını sağlayın. Ben TKP sorunları konusunda esasa dönük bir makale yazdım, gönderiyorum… 1 Mayıs’la ilgili olarak, en küçük ayrıntıyı bile kaydedin ve olan biten hakkında uzun bir rapor veya Taarruz’da uzun bir haber makale gönderin”.
“Bildiğiniz gibi, Türk komünist partisinin gelecekteki aydınları, günden güne daha sağa gidiyor. Bu ‘legal Marksizm” eğilimiyle geçmişte olduğu gibi var gücümüzle mücadele etmeliyiz; bu yolda ısrar ettikleri takdirde sağlıklı unsurların – özellikle proleterlerin – onların peşinden gitmeyeceklerini göz önünde tutmalıyız. Aydınlık’taki bütün makaleleri dikkatli bir biçimde inceleyin ve bu sapmayı ağır biçimde eleştirin. Taarruz’da onlara cevap verin, ayrıca onlarla sıkı ilişki içinde olun. Onları kitleler içinde gündelik aktif çalışmaya sürüklemeye çalışın – belki benden daha başarılı olursunuz –, ortak eylemlere girişin, onlardan kitleler içinde kök salmalarını isteyin. Gerçek yüzleri ancak eylem içinde ve eylem yoluyla ortaya çıkacaktır. Pasifliklerini sürdürdükleri takdirde, gruplarının içinde (varsa) işçi unsurlara yönelin, tek sözle onların grubunun içinde nüve oluşturun. Lenin bir defasında şöyle demişti: ‘Daha iyi bir araya gelebilmek için ayrılmak gerekir’; bizim şimdiki durumumuz işte bu. Benim görüşüm şudur ki, bunların birçoğu er veya geç Menşevizme düşecek. Bu ‘lüks sever Marksistler’, duvar dibine çekilinceye kadar TKP’li olduklarını iddia edeceklerdir… Ya kitlelerin içine yerleşsinler ve komünist ilkelere ve programa uygun olarak günlük devrimci görevlerini yerine getirsinler, ya da çekip gitsinler ve bizi rahat bıraksınlar. Gericiliğin arttığı şu günlerde bir takım komünist güçlerin dağınık ve başıboş olmaları kabul edilemez; onlar iki yıldır Türkiye Komünist Partisi’nin sağlamlaşması önünde engel oluşturuyorlar. İçinde bulunduğumuz belirsiz durumun sorumlusu onlardır. Şimdi bizim ilk görevimiz, ülkedeki bütün komünistleri sağlam bir teşkilatta bir araya getirmektir. Önümüzde çok büyük bir görev duruyor ve hala bu ‘lüks sever Marksistler’ buna engel oluyorsa, bunlardan pek azını kazanmakla yetinmek durumunda kalacağız”.

Aydınlık’ın teorik çerçevesi Stalin’in yükselişinden önce Stalinist olsa da, Komintern’in 5. Kongresi’nde Ukraynalı delege Manuilsky tarafından şiddetle eleştirildi. Önceleri Troçki’nin, daha sonra Stalin’in destekçisi olan Manuilsky, bu kongrede Zinovyev’in ve daha da önemlisi müttefiki Safarov’un bu konudaki çizgisinin sözcüsü olmuş görünüyor:

“İkinci Kongrede, iktidara yürüyen burjuvazinin önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketlerine karşı genç komünist kesimlerin tutumunu belirledik. Ancak o zamandan beri Doğu ülkelerinde yeni bir durumla karşı karşıya kaldık: iktidarı ele geçirmiş ulusal burjuvazilere karşı ne yapmalıyız?
Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı Aydınlık’ta, Komünist Partisi’ni yabancı kapitalizme karşı ulusal kapitalizmin gelişmesini desteklemeye çağıran bazı makaleler yayınlandı. Bu noktada, Türk yoldaşlarımız arasında, bir zamanlar Rusya’da Struve tarafından savunulan “Yasal Marksizm” görüşünde açıkça ifade bulan bir eğilim görüyoruz (Struve, işçi sınıfının Rusya’da kapitalizmin gelişimini desteklemesi gerektiğini söylemişti)”.

Çok saygın olmasa da önde gelen bir eski Bolşevik’in bu eleştirileri dile getirmesi, solun sağa yönelik eleştirilerinin Enternasyonal içinde dikkat çekmeye başladığını gösteriyor. Ne Şefik Hüsnü ne de diğer Aydınlık liderleri Manuilsky’ye cevap verme cesaretini gösteremediler. Bunun yerine, solun delegelerinden biri olan Vanlı Kazım bunu yaptı. Yine de Şefik Hüsnü’nün parti içindeki etkisi artmaya devam etti. Halk İştirakiyyun Fırkası’nın İsmail Bilen gibi bazı genç militanları, onunla aynı görüşteydiler. Böylece Bilen, Profintern’in Dördüncü Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Türkiye’de işçi sınıfının gerçekte var olmadığını iddia ederek, İstanbul solunun delegesi Ginzberg’i şok etti:

“Bazı yoldaşların görüşünce Yakın Doğu’da, Dünya Savaşı sırasında, bir yandan bir sanayi proletaryası diğer yandan da emperyalistleriden ülkenin ekonomik kurtuluşuna zemin hazırlayan bir ulusal sanayi gelişmiştir. Bu tamamen yanlıştır… Emperyalizme ve feodal sistemin artıklarına karşı Kemalizmin savaşı henüz tamamlanmamıştır. Bu nedenle biz, onları daha önce olduğu gibi desteklemeye mecburuz ve bu zaten bizim sınıf çıkarlarımıza uygundur… ‘Yakın Doğu’da ulusal hareket kesinlikle desteklenmemeli’ görüşünü paylaşan yoldaşların yanında, tam aksi görüşü savunan bazı yoldaşlar da görmekteyiz”.

Sağın küstah sınıf işbirliğine yanıt olarak, çoğu bu noktada sürgünde olan solun en net liderleri, sağa ve Komintern’in Doğu Şubesi’ne yönelik eleştirilerini keskinleştirdiler; çoğu Halk İştirakiyyun Fırkası’ndan olan diğerleri ise, henüz sağa kaymamışlarsa da tereddüt ettiler. Buna karşılık Doğu Şubesi, sol liderleri parti çalışmalarından dışlamaya başladı.




Belgeler

Sonraki iki belge – “Türkiye’nin Geçmişine ve Bugünkü Durumuna Kısa Bir Bakış” ve “Anti-emperyalist Bağımsızlık Hareketi ve Proletarya” – solun merkezi liderlerinden Ginzberg’in ulusal devrimden çıkardığı dersleri ve proletaryanın rolünü ifade etmektedir.

Beşinci belge, Komintern’in 5. Kongresi’nde Vanlı Kazım’ın yaptığı konuşma, milli hareketin eski feodal rejime karşı yıkıcı görevlerini ne kadar süreyle sürdüreceği konusunda Ginzberg’in tutumundan farklıdır. Vanlı Kazım ayrıca, Türkiye’deki Kürt azınlık arasında ulusal talepler olmadığını iddia etmektedir. Bu görüş, halifeliği destekleyen Kürt ayaklanmaları açısından doğru sayılabilir, ancak 1927’de Ararat Kürt Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasıyla kısa sürede çürütülmüştür.

Altıncı belge, Ginzberg’in Profintern’in 3. Kongresi’nde İsmail Bilen’e verdiği yanıt olup, Türkiye’de sanayi proletaryasının var olmadığı fikrini çürütmektedir.

Yedinci belge, solun Profintern’in 3. Kongresi’ne sunduğu Tezler’dir. Bu belge, sadece netliği ile değil, Türkiye’deki deneyimlerden çıkarılan dersleri tüm bölgeye nasıl uygulaması ile de önemlidir.

Son belge olan “Türkiye’de İşçi Hareketinin Gelişimi”, Ginzberg’in muhalif bir makalesidir ve partinin krizini organik yollarla, demokratik çoğunluklara ve seçimlere güvenmek yerine en yetenekli yoldaşları seçerek ve 1923 grev dalgasından dersler çıkararak çözmeye çalışması ile dikkat çekicidir.




Komünist Geçler Enternasyonali Güney ve Güney Doğu Şubesi’ne Bildirge
1923

9. Uluslararası Komünist Gençlik Günü’nü kutlamak üzere toplanmış olan bizler, işbu mektupla, KGE içinde bir araya gelmiş her ülkeden komünist geçlere kardeşçe selamlarımızı gönderiyoruz.

Proletaryanın sınıf düşmanlarına karşı, Türk burjuvazisinin ve yabancı kapitalistlerin zincirlerinden ve tiranlığından kendimizi kurtarmak için var gücümüzle mücadele ettik ve edeceğiz.

Proletaryayı katletmek ve sömürmek üzere, İtalyan faşistleri ülkemizde teşkilatlandılar; zararlı faaliyetleriyle genç Türk burjuvazsini yetiştiriyorlar.

Bu haydutlara karşı güclü bir mücadeleye girmiş olan grubumuz birçok başarılar kazandı ve KGE’nin yardımıyla yerli ve uluslararası İtalyan faşistlerini tamemen ve acımmasızca ezmek için var gücüyle mücadele edecektir.

Sovyet Rusya’nın düşmanı Türkiye’nin gerici unsurları, dünya devriminin meşalesi ilk büyük proletarya devletine karşı silahlı bir mücadele başlatmaya cürret ediyorlarsa, biz örgütlü genç komünistler, işçi öncüleri, proletarya ve yoksul köylülerle birlikte, ilk işçi cumhuriyetlerini savunmak üzere tek vücut olarak direneğiz. Bu, devrim ve proletarya diktatörlüğü yoluyla işçilerin ve yoksul köylülerin kurtuluşu yolundaki işaret olacaktır.

Yaşasın Uluslararası Komünist Gençlik Günü!

Yaşasın Türkiye Proleter Devrimi!

Yaşasın Kızıl Enternasyonaller!

Yaşasın Dünya Devrimi!

Yaşasın Türkiye Beynelmilel Gençlik Grubu!

Beynelmilel Komünist Gençler Grubu Yönteim Komitesi adına
İsmail Hakkı
Sekreter
Aleko Stakos




2. Komünist Geçler Enternasyonali Güney ve Güney Doğu Şubesi’ne Mektup
(1923)


Değerli Yoldaşlar,

İstanbul Beynelmilel Komünist Gençlik Grubu, düzenlediği üye kampanyası ve yayınlaması gereken bir dizi bildiri ve broşür için tüm ülkelerin gençlerinin ve yetişkinlerinin yardımına başvurmak zorunda kalmıştır.

Grubumuz yoksul genç işçilerden oluştuğu için, kapitalistlere ve proletaryanın tüm düşanlarına karşı mücadelenin gerektirdiği günden günne büyüyen ihtiyaçları karşılayabilecek güçte değildir; işsizliğe, düşük ücretlere rağmen, üç yıldır üyelerimiz görevlerinin gereğğni yerine getirebilmek için her türlü fedakarlıkta bulunmaktadır.

Ne yazık ki Kemalistlerin zaferinden bu yana herşey daha kötüye gitti. Kemalist – milliyetçi – hükümet, kovuşturmaların dışında, Profintern’in şubesi olan kızıl sendikaların hepsini dağıttı; tüm işletmelerde gayrı-Müslim işçilerini işten çıkartarak yerlerine Müslümen Türk işçilerin alınması kararnamesi yayınladı. İki aydır Rum, Ermeni, Yahudi vb. (bu milliyetler İstanbul nüfusunun %60’ını oluşturmaktadır), işçilerin %90’ı, ücretlilerin %60’ı işten atılarak açlığa mahkum edildi. 80.000 genç ve yetişkin işçi halen işsiz ve bunlar arasında, faaliyetlerimizin giderlerine büyük katılarda bulunan üyelerimizin ve sempatizanlarımızın çoğu da yer alıyor.

Her şeyin ötesinde iktisadi durum günden güne kötüleşiyor. Hayat pahalılığı yükseliyor. Oysa ücretlerde bir değişiklik yok. Hayat, 1914’e göre 39 kat daha pahalı hale gelmişken ücretlerdeki artış sadece 23 kattan ibaret.

İşçiler pek kötü teşkilatlanmış durumda ve bize büyük iş düşüyor. Öte yandan büyük bir kafa karışıklığı hüküm sürüyor; bunu düzeltmek de bize düşüyor. Bu grevler devrimci bir karakter ve kafa karışıklığının damgasını taşıyor. Nitekim işçiler – en azından henüz grev yapmamış olanlar – Kemalistlerin patronlara karşı kendileriyle birlikte olduğna inanıyor. Ancak olaylar onlara bambaşka bir şeyi ispat ediyor; Kemalistler komünistlerin ve genel olarak proletaryanın en azgın düşmanlarıdır. Grevler sırasında Kemalist polisler ve jandarmalar, işgal İstanbul’unda emperyalistlerin jandarmalarıyla aynı şeyi yaptılar, yani işçi hareketini ezdiler.

Beynelmilel Komünist Gençler Grubu Yönteim Komitesi adına
İsmail Hakkı
Sekreter
Aleko Stakos




Roland Ginzberg
Türkiye’nin Geçmiş ve Halihazır Durumuna Kısa Bakış
(1924)

Türkiye, sınai bakımdan geri kalmıştır. Ayrıca bütün sanayi ve kapitalist işletmeler, Batılı emperyalist kapitalistlerin elindedir. Yerli kapitalist olarak, zar zor ilerlemeye çalışan zayıf bir burjuvazimiz var. Doğrudan ve belirli maddi çıkarların billurlaştığı siyasi partiler yok, kapitalist tekamülün ilerlemesi ölçüsünde sağlamlaşan genç partiler var.

İşçi sınıfı zayıf ve iyi örgütlenmemiş durumda. Geliştikçe, Kemalist terör altında kavga organlarını yaratmaya çabalıyor.

Nüfusun ezici çoğunluğunu köylü sınıfı geri kalmış, cahil ve ardı ardına gelen savaşlarla yıkıma uğramış durumda.

Halihazırdaki durumu daha iyi anlamak için, son on beş yıllık olaylara kısaca bir göz atalım.

Uzun yıllardır bürokrat ve asker kitlesini temsil eden farklı grupların üzerinde tartıştıkları ana konu, (dolaylı kapitalist çıkarlar tarafından belirlenmiş) siyasi iktidardır.

Gruplar, hizmet ettikleri emperyalist kapitalistlerin karşıt çıkarlarına göre aralarında farklılaşıyordu. İktidara hemen hemen her zaman, nüfusun en aydınlanmış ve etkili bölümü olan kesimlerine dayanarak darbeler yoluyla geliyorlardı. Bu, boyun eğmişlik ve derin bir cehalet içindeki köylü ve işçi kitlelerinin hemen hemen her zaman kayıtsızlığıyla karşılanan düzenli bir oyundu. İktidara gelince, ülkeyi hizmet ettiklerinin sömürüsüne sunuyorlardı.

On beş yıldır, ülkeyi, ekonominin iflasına ve ücertici güçlerin yıkımına yol açan ardı ardına bir takım savaşlara sürüklediler.

Ülkenin siyasi yaşamında belli başlı rolü iki parti oynadı: “İttihat ve Terakki” ile “Hürriyet ve İtilaf”. Alman çıkarlarına hizmet eden “İttihat ve Terakki”, dünya katliamındaki bozgunundan sonra iktidarı terk etti.

Elbette Antant’ın zafere ulaşmasıyla, İngiliz muhibbi muhalefet partisi, “Hürriyet ve İtilaf” iktidara yükseldi. Ancak pek de bir ağırlık taşıyamadılar.

Yenilgi yüzünden Mezopotamya, Suriye, Filistin gibi Türkiye’nin en verimli bölgeleri işgal edildi; bu da etkisini ülkenin iktisadi yaşamında derinlemesine hissettirdi. Ayrıca bu bölgelerdeki bürokrat ve asker kitlesi, Anadolu’ya sığındı. Savaşın yüküyle ezilmiş ve Sèvres anlaşmasıyla oluşacacak zorba egemenlikten bıkkın köylüler başkaldırdı ve emperyalist işgalciliğe karşı mücadeleye girişti. “İttihat ve Terakki”nin ve “Hürriyet ve İtilaf”ın Sèvres annlaşmasına karşı çıkan radikal unsurları harekete katıldılar. Hareket üç tür unsurdan oluşuyordu: 1) işçiler ve köylüler, 2) bürokratlar ve istifçiler, 3) burjuvazi. Duruma göre din adamları bunların bir bölümünü veya diğerini takip ediyordu. Sèvres anlaşmasıyla, asalak hayatları için olmazsa olmaz bir kaynak olan siyasi iktidarın ellerinden çekilik alındığını gören bürokrat ve asker kesimi, nüfusun en ileri ve etkili bu kesimi, hareketin yönetimini aldı ve süslü bir politikayla – Misak-ı Milli – harekete milli bir renk kazandırmayı bildi.

Cahil ve örgütsüz işçi ve köylü sınıfları, kendilerini emperyalist boyunduruktan kurtarmaya söz veren bürokratların istekleri doğrultusunda ilerlediler.

Çıkarlarının Avrupa’nın bankalarıyla ve fabrikalarıyla serbest ticarete yönelttiği burjuvazi, ne pahasına olursa olsun barış istiyordu. Hareketi durduramayınca, burjuvazi “milli müdafa komiteleri” kurdu ve Büyük Millet Meclisi seçimlerinde kendi adamlarını ve uşaklarını seçtirdi. Doğrudan doğruya iktidarla işbirliğine girdi ve Büyük Millet Meclisi’nin bir bölümünü kendi amaçlarına yönlendirdi. Bunlar, bir komünist devrimden korkuyorlardı. Ancak yoksul kitlelerin özlemlerine taviz veriyor gibi görünerek ve güçlenmek için komünistlerin yardımlarından faydalanmak için, işi Sovyet sistemini kabul etmek istediklerini ilan etme sahtekarlığına kadar vardırdılar. Çıkarlarının bilincinde olan komünist partisi, bütün güçleriyle anti-emperyalist harekete yardımcı oldu.

Kemal ve yandaşları, maskelerini indirmekte gecikmediler. Ceplerinde yoldaşlarımızın tutuklanma belgeleriyle 1921 Londra Konferansı’na katıldılar. Bu konferansla İngiliz emperyalizmi, Doğu’daki çıkarları doğrultusunda daha iyi kullanabilmek için İstanbul’da ve Ankara’da bulunan birbirine karşıt iki hükümeti birleştirmeye çalışıyordu. İngiliz emperyalizminin ülkenin sömürülmesini kendisiyle paylaşmak istemediğini gören genç burjuvazi, iktidardaki bürokrat kesimlerinin daha sonra ihanet etmeye hazır olan temsilcilerini etkiledi. Nitekim kendilerine destek sağlamayı vaat eden Fransız emperyalizmiyle Fraklin Boullion anlaşmasını yapmakta gecikmediler. Bundan sonra politikalarını Fransız emperyalizminin kasasına doğru yönlendirmeye başladılar. Sınıf kardeşlerinin saflarında ve hizmetinde olmaya acele ettiler. Misak-ı Milli’nin mezarının kazıldığı Mudanya Konferansı’na koşa koşa gittiler. Savaş yorgunu köylü yığınları barış istiyordu. Usta bir politikayla Kemalistler ihanetlerini köylülerin gözlerinden saklamayı bildiler.

“Zafer”lerinden sarhoş olmuş halde, kasaya güven vermek için komünistleri cezaevlerine doldurarak kovuşturdular, kızıl sendikaları dağıttılar, yayınlarını yasakladılar, lokallerini, kulüplerini, kitaplıklarını mühürlediler. Aynı zamanda II. Enternasyonal üyelerini kendi güvenceleri altına aldılar, legal işçi örgütleri tekelini bunlara verdiler, grevleri bastırdılar, nihayet kasalarına rahatsızlık verecek olan şeyleri bertaraf ederek onun güvenini kazanmak için ellerinden geleni yaptılar.

Ancak Lozan’da Fransız emperyalizminin ikiyüzlülüğünün maskesi düştü. Kemalistler Fransızların desteğinden umutlarını kesti. Sovyet Rusya ile cephe kurmaya dönmek zorunda kaldılar. Ülkede, iktisadi durum ağırlaşıyordu. Köylüler, savaşın felaketinin farkına varmaya başladılar. Yeni sorunlar ortaya çıkarak iktidarın konumunu zorlaştırdı.

İflasa uğramış köylüler kitlesi ve tükenmiş proleterler, “barıştan sonra Kemalistlerin yaptıkları vaatlerin gerçekleşeceği ve maddi varlık koşullarının iyileşeceği” umuduyla avundular.

Saltanata son verilmesiyle, bürokrat ve askerlerin bir kesimi tarafından desteklenen genç burjuvazi ile diğer kampın desteklediği muhafazakarlar, kitlelerin durumlarının değişmemesi nedeniyle artan hoşnutsuzluğunu kendi lehlerine kullanmaya koyuldular. Genç burjuvazi bir an için iktidarı elinden kaçıracağı korkusu yaşadı. Seçimler yaklaşıyordu. Genel durum, kitlelere dayanan güçlü bir parti gerektiriyordu. Kemal ve yandaşları bunu anladılar. Partiyi, bütün sosyal tabakalardan temsilcilerin davet edildiği İzmir Kongresi’ni (1923) toplayarak hazırlamaya başladılar. İşçiler, yoksul ve zengin köylüler, burjuvazi vb. bu kongrede karşılaştılar. Büyük nutuklar atıldı. Kemal orada şöyle dedi: “Köylüler memleketin efendisidir”. “İşçiler menfaatlerini savunmak için örgütlenmelidir vb”. Bu kongrede bütün sosyal tabakaların özlemlerini geçici olarak karşılayan bir takım kararlar alındı. Birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için! Elbette komünistler hariç, onların en iyi temsilcileri o sırada Kemal tarafından cezaevinde tutuluyordu.

Komedi sona erdiğinde, emekçi kitlelerin sempatisini kazanmış olarak Kemal ve yandaşları, 1923 seçimlerine Kemal tarafından kurulan Halk Partisi bayrağı altında katıldılar. Bunlar tıpkı “İttihat ve Terakki” ve “Hürriyet ve İtilaf” yöneticileri gibiydiler; tek farkları kendileriyle birlikte tükenmiş bir ekonomiyle daha da güçlenmiş genç burjuvazinin bulunmasıydı. Seçimlerde bütün adaylar seçildi, ancak onlarla birlikte kendilerini gizlemiş olan çok fazla muhafazakar da seçildi. İkinci Meclis oluştu. Kurulan hükümette, bu maskeli muhafazakarlar da yer aldı. Bunların maskeleri düşürüldükçe bakanlar birbirlerinin yerini aldı.

1924 başlarında ülkenin iktisadi durumunda herhangi bir olumlu değişiklik olmadı, tersine daha da kötüleşti. Bu katlanılmaz durum karşısında burjuva basını “güçlü hükümet” çığlıklarını yükseltti. Karşıt çıkarlı gruplar arasındaki uzlaşmaz süreç olgunlaştı. Halk Partisi içindeki karşıt unsurlar arasındaki bölünme kaçınılmaz hale geldi. Muhafazakarlar ile liberaller kapıştı. Bürokrat ve asker kesimlerin en etkili unsurları liberallerin safına geçti. Liberaller harekete geçti. Muhafazakarların kalesi Halifelik kaldırıldı.

Başka ülkelerde bu süreç, karşıt kamplar arasında kanlı mücadelelerle tamamlanıyordu. Türkiye’de bu, sonuçları daha sonra hissedilecek barışçıl bir mücadele oldu. Bu durumu şunlar açıklıyor: 1) Asker ve bürokrat kesimin en etkili unsurları, liberaller kampında bulunduğu için; 2) Hain padişah-halife bağımsızlık mücadelesi sırasında halkın gözünden düştüğü için; 3) köylü ve işçi kitlelerinin dikkati, varlık koşullarının iyileştirilmesiyle ilgili maddi düzenlemeler üzerinde toplanmış olduğu için. Ayrıca istikrarın, geleneklerin, muhafazakarlığın sosyal unsurları kitlelerin ruh halinde otoritelerini kısmen yitirmişti. İsmet Paşa hükümeti kuruldu. Liberaller de, kitlelerin gerçekleşmesini büyük bir sabırsızlıkla bekledikleri vaatlerini tutmadılar. İktisadi durum daha da kötüleşti. Fiyatlar artarken paranın değeri düştü; bu durum işçi sınıfının, küçük devlet memurlarının, müstahdemlerin, yoksul köylülerin aleyhineydi. Kapitalist evrim süreci, on binlerce zanaatkarı işsiz güçsüz bıraktı. İşsizler kitlesi hiçbir yardım alamıyor. Konut krizi ortalığı kırıp geçiriyor. On binlerce göçmen yerleştirilmeyi, yerleştirilenler ise iş güç bekliyor. Nüfus mübadelesi sonucunda sanayinin bir bölümü yıkıma uğradı. Ülke sürekli olarak yurtdışından mal ithal ediyor (ihraç ettiğinden çok). Savaş öncesinde Türkiye’nin ihraç ettiği buğday bile, ülkenin parasını çeken Amerika’dan ithal ediliyor. Savaşın yerle bir ettiği bölgeler yeniden inşa edilmeyi bekliyor. Eşkıyalık sürüyor ve güvensizlik hüküm sürüyor. İngiliz emperyalizminin kullandığı Çerkez, Kürt azınlıklar için için kaynıyor ve özerklik talep ediyor.

Bu durum karşısında, iktidardaki genç burjuvazi ne yapıyor? Reform olarak Halifeliğe son verdi ve Halifeyi ve ailesini sınır dışı etti; laik eğitim, azınlıkların eşitliği vb. ilan etti. Ama bunlar gücü tükenmiş, yıkılmış köylü ve işçi kitlelerini doğrudan doğruya ilgilendirmiyor; bu kitleler şöyle diyor: “Bize kredi, tohum, araç, çekim hayvanı verilecek mi, vergiler azaltılacak mı, yıkılmış köylerimiz yeniden kurulacak mı, huzur ve güven geri gelecek mi?” Diyarbakır gibi, ucuz çağdaş taşıma araçları eksikliğinden büyük miktarda birikmiş buğday stoklarına sahip ve böylece Amerikan buğdayı ile rekabet edebilen daha zengin bölgelerin köylüleri şöyle diyor: “Buğdayımı ucuza taşıtıp satabilecek miyim?” Kimileri Saltanatın ve Halifeliğin kaldırılması sonucunda sahipsiz kalan tarım alanlarının köylülere dağıtılacağını düşünüyor. Ama köylü şöyle diyor: “Elimdeki toprağı işleyecek araca sahip değilim. Halifenin toprağını ne yapacağım”. İşçi şöyle diyor: “Hayat pahalılığı düşecek mi? Kira bedeli, çalışma saatleri, ücretler artacak mı? Sosyal kanun çıkacak mı?” vb. Bütün sömürülen sosyal katmanlar şöyle diyor: “Vergiler azaltılacak mı?”. Emekliye sevk edilmiş subaylar şöyle diyor: “Emekli maaşların ödenecek mi?”. Ancak iktidardaki bürokrat kesimiyle ittifak yapan genç burjuvazi, tükenmiş bir ekonomiyle, yıkıma uğramış üretici güçlerle, borçlarla, değer kaybeden parayla, 58 milyon Türk Liralık bütçe açığıyla, başka bir şey yapamaz ve ayakta kalabilmek için bu kitlenin üzerine yeni vergi yükleri yıkmaktan geri duramaz.

Kapitalistler azami ölçüde sömürüyor. İşçi sınıfının ve yoksul köylülerin kapitalizme karşı taarruzu biçimleniyor. Bu taarruz, sınıf bilinci ve kavgaya uygun, öncü, deneyimli örgütler eksikliği nedeniyle, kararsız ve dağınık.

İktidardaki genç burjuvazinin sermayeye ihtiyacı var. Bunun için Batılı emperyalist kapitalistlerin kasalarına çağrı yapıyor. Kapitalist emperyalistler ise iyi hesap yapmıyor ve yardımlarıyla illegal alanda büyük bir faaliyet gösteren gerici muhafazakarlar ve uşakları lehine ortamın değişeceği yönünde fazla hayal kuruyor. Bunların merkezi İstanbul; illegal örgütlerle köylü kitlesi içine sızmaya ve hayal kırıklığıyla hoşnutsuzluğu kendi lehlerine kullanmaya çaba harcıyorlar. Hükümet, farkına vardıklarını tutukluyor ve kırsal kesimden sürüyor. Benim bulunduğum hapishanede onlarcası fardı: Türkler, Çerkezler, Kürtler ve her türden. Anlamlı bir olay, kentlerdeki askerler, jandarmalar, polisler bunlara saygı duyuyor ve sempati gösteriyor. Siyasi etkenle birlikte şunu hesaba katmak gerekir ki, muhafazakarlığın etkisi altında İstanbul’da devlet memurlarının siyasi memnuniyetsizliği artıyor.

Batılı kapitalistlerden kredi almak ve onların güvenini ve sempatisini kazanmak için burjuvazi proleterlerin en küçük hareketinden öfkeye kapılıyor. En küçük bir greve tahammül edemiyor, azgınca bastırıyor. Kan akmayan tek bir grev yok (10).

Sosyal uzlaşmazlıklar arasındaki gerilim hızla kuvvetleniyor ve artık eskisiyle karşılaştırılmayacak düzeyde.

Bir toprak devrimi perspektifi şekilleniyor. Gerici muhafazakarlar ile iktidardaki liberal genç burjuvazi arasındaki mücadelede, proletaryanın ve yoksul köylülerin öncüsü komünistler son sözü söyleyecek. Korkuya kapılmış burjuvazi onları öldürüyor, katlediyor, kovuşturuyor, kurban ediyor, sınıf dışı ediyor, tek sözle onlara nefes alacak bir saniye bırakmıyor. Ama kendini kurtarabilecek mi? Dünya kapitalizmi yıkılıp giderken komünistlere baskı uygulayarak kendisini kurtarabileceğini mi sanıyor? Geçmişte Çar da bundan farklı bir şey yapmamıştı.

Şimdi şunu söyleyebiliriz ki, Sovyetler Rusyası ile samimi bir biçimde ittifak yaparak ve işçilerin ve yoksul köylülerin doğrudan ve maddi çıkarlarına uygun gerçekten köklü bir takım reformlar yaparak, genç burjuvazi, İngiliz emperyalizminin destek ve yardımlarıyla yeniden iktidara gelmek için aktif bir uğraş yürüten gerici muhafazakarlara karşı mücadelesinde, işçilerin ve yoksul köylülerin ve onların öncüsünün desteğini kazanabilir.




Roland Ginzberg
Anti-emperyalist Bağımsızlık Hareketi ve Proletarya

(1924)

Savaş sırasında, Türkiye’nin iktisadi durumu, yabancı ülkelerin emperyalist vesayetinden hissedilir ölçüde kurtuldu. Savaştan sonra milli burjuvazi konumunu daha da güçlendirdi. Yabancı sermayenin etkisi dışında, ilk sermaye birikimi dönemini tamamladı. İşçilerden ve köylülerden kopartılıp alınmış artı-değerin tümünü tekeline alma iddiasıyla kapitalist çağa girdi. Ancak Avrupa’nın emperyalist kapitalizminin kaderi, büyük ölçüde, sömürge ve yarı sömürge ülkeler emekçilerinin aleyhine gerçekleştirilmiş aşırı kara bağlıdır.

Emperyalist ülkelerin iktisadi eğilimleri ile genç milli burjuvazileri tarafından yönlendirilen yarı sömürge ülkelerin iktisadi gelişmeleri arasındaki karşıtlık, yerel burjuvazi ve onunla kar konusunnda çekişen emperyalist devletler arasında şiddetli çatışmalara varıyor.

İlk zamanlar, Türkiye’deki yerli burjuvazi, işçi kitlelerince güçlü bir şekilde desteklendi. Ancak bu işbirliği, kendi içinde çözümsüz bir takım çelişkiler taşıyordu. Yerel burjuvazi gerçekten mücadele ettiği ve proletaryaya sözel de olsa bir takım tavizler vermeyi kabul ettiği sürece anti-emperyalist mücadelede işçi sınıfı kendisinin yerel burjuvazi tarafından yönlendirilmesine izin verdi. Ancak bu vaatlerin gerçekleştirilmesini beklemekten yorulan ve maddi durumunun iyileşmesi ihtiyacının harekete geçirdiği proletarya yerel burjuvaziye karşı mücadeleye geçtiğinde, yerel burjuvazi bu hareketi büyük bir şiddetle bastırdı.

Böylece yerli burjuvazi ile proletaryanın “tek cephesi”, söz konusu sosyal sınıfların çıkarlarının karşıtlığı nedeniyle parçalandı.

Bu koşullarda burjuvazi, egemenliğini koruyabilmek için tek bir araca sahipti: Bütünüyle siyasi devlet mekanizmasına dayanmak ve dış savaşın yerine içeride gerici gruplarla uzlaşmak ve dış devletlerin emperyalist burjuvazisiyle anlaşmaya varmak.

Yerli burjuvazi, yarı-feodal rejimin bütün engellerini henüz alaşağı edemedi. Bir savaşın veya iç devrimin yükünü taşıyabilecek güçte değildi. Ona tek bir çıkış yolu kalıyordu: Yabancı emperyalistlerle Türkiye emekçilerinin yoğun bir biçimde sömürülebilmesi için yeni koşullara dayanan bir anlaşmaya varmak.

Anti-emperyalist tek cephenin yerine şimdi işçi sınıfına karşı emperyalist ve burjuva bir tek cephe görüyoruz.

Bu tarihsel olgu öylesine aşikar ki yerli proletarya gücünü artık yerli burjuvaziye ve yabancı burjuvaziye karşı eşit ölçülerde yöneltiyor. (1922-1923 grevleri ve Temmuz 1924 tramvay grevi, yeni bir grev dalgasının başlangıcı).

Proletarya, milli burjuvaziyi alaşağı etmeden emperyalist burjuvaziden kurtulamaz. Emperyalizme karşı mücadele bundan böyle milli çerçeveyi aşıyor.

Bunun sonucunda işçi sınıfı, çıkarlarına hizmet edebilecek karşıt unsurların bir bölümüne yardımcı olmaya devam etmekle birlikte, iktidarın alınması için siyasi mücadele bakımından bağımsız bir hedef gütmelidir. Bu yardım ancak koşullu ve doğrudan doğruya işçi sınıfının ve yoksul köylülerin çıkarlarına dayalı olmalıdır.




Komintern 5. Kongresi (1924)
Vanlı Kazım’ın konuşması

Yoldaşlar! Milli mesele Türkiye’de dört biçimde kendini gösteriyor. 1. Olumlu ve yapıcı, yani siyasi ve iktisadi alanda proletarya ve devrimci milliyetçilik arasındaki ilişkiler. 2. Olumsuz ve yıkıcı alanda, yani gerek milli kurtuluş için emperyalizme karşı mücadelede, gerekse ortaçağ kurumlarına karşı mücadelede proletarya ile devrimci milliyetçilik arasındaki ilişkiler. 3. Proletarya ve azınlıklar arasındaki ilişkiler. 4. Proletarya ile emperyalist milliyetçilik arasındaki ilişkiler.

Manuilski Yoldaş, meselenin sadece birinci yanına ve esas itibariyle Parti organında (Aydınlık) siyasi ve iktisadi alanda milliyetçilikle işbirliğine doğru bir eğilim ortaya konduğu yönünde bizi eleştirdi.

Yoldaşlar, bu eğilimin doğuşu ve tasfiyesi teşebbüsü hakkında kısa bir açıklama yapmama izin verin. Emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele (saltanatın, halifeliğin, feodal imtiyazların ve her türlü ortaçağ kurumunun ortadan kaldırılması), antlaşmaların imzalanmasıyla veya saltanat ve halifeliğin kaldırılmasıyla son bulmuyor.

Gerçekten de bu, Lozan’dan bu yana Türkiye’de görülen ve benzer şartlarda bulunan bir dizi ülkede, örneğin emperyalist kapitülasyonların boyunduruğundan şekilsel olarak kurtuluşundan sonra Çin’de tekrarlanabilecek olan bir durumdur.

Milli devrimin ilk safhalarını tamamlamış olan Türkiye’nin uzlaşmaz milliyetçileri emperyalizme karşı bir yandan pratik safha olan son safhayı, emperyalist kapitalistlerin önünde eğilecekleri kapitülasyonsuz bir rejim yaratma safhasını tamamlamak için, diğer yandan restorasyon teşebbüsünü engellemek için gericiliğe karşı mücadeleye girişmişlerdir. Kamu borçlarını, mali denetimi, medrese gibi tarikat okullarını ortadan kaldırmak, mesela adalete her türlü emperyalist kapitaist müdahaleyi önlemek, saltanatı ve halifeliği diriltme teşebbüslerine karşı mücadele etmek vb… Bunlar, uzlaşmaz milliyetçilerle birlikte olumsuz, yani yıkıcı alanda mücadele ederek çözüme kavuşturulabilecek bir dizi milli meseledir.

İnanıyorum ki proletaryanın bu mücadeleye katılması mutlaka gereklidir zira görev sadece milliyetçi değil, ama aynı zamanda proletarya ideolojisine de uygundur. Ancak bu meselelerin pratik bir çözüme kavuşturulmasıyladır ki burjuvaziyle sınıf mücadelesi nihayet daha açık biçimini alacaktır. Lenin, daha 1913’te, Marksistlere meseleyi bu açıdan ele almak gerektiğini öğretiyordu.

Ama olumsuz sürece paralel olarak olumlu süreç de vardı: bu süreçle milliyetçi burjuvazi kendisine yeni bir başkent, yeni bir ordu, yeni bir jandarma kuruyor, yeni bir hükümet aygıtı oluşturuyordu ve diğer sınıflar üzerindeki egemenliğini pekiştirdiği ölçüde ağır vergilerle emekçi kitleleri eziyor, demokrasiyi sınırlıyor, halkın hükümete, meclise, mahkemelere vb. serbestçe ve doğdudan katılımına izin vermiyor, işçilerin toplanma, grev, toplu sözleşme vb. haklarını tanımıyor, küçük ve topraksız köylüler (yarı Serf konumundaki Türk marabaları) için hiçbir şey yapmıyor, yeni devlet tekelleri ve yeni vergiler yaratıyordu. Bu ezici egemenliğe karşı mücadele etmemek, proletaryanın ve emekçi yığınların çıkarlarlarına ihanet etmek olurdu. Partide hiç kimse milli burjuvaziyi emekçileri ezme konusunda başına buyruk bırakma niyetinde değildir.

Sadece toplumsal kuvvetlerin ilişkileri, yabancı emperyalist kapitalizmle her türlü uzlaşmaya gitmeye hazır, çok hızlı ve oldukça güçlü bir biçimde oluşmuş fırsatçı ve gerici bir muhalefet nedeniyle, sınıf mücadelesi pratiğini son derece karmaşık hale getiriyor. Bu muhalefet günlük yarım düzine büyük gazeteyle uzlaşmaz milliyetiliğe karşı, onu yabancı sermayeye güven vermemekle ve Türkiye’nin Müslüman ülkelerde sahip olduğu krediyi kaybetmekle suçlayarak çetin bir kampanya yürütüyor.

Savaş vergileri ve yasaklayıcı kanunlarla ezilen emekçi kitleler, muhalefetin manevralarıyla kolayca etkilenebiliyorlar. Ordunun komuta kademesinde bile görüş ayrılığı ve bölünme var ve bu koşullarda gericilik tehlikesi her zaman mevcut.

Manuilski yoldaşın sözünü ettiği eğilimi belirleyen işte bu son derece karmaşık önkoşullardır. Bu eğilimdeki yoldaşları en fazla hataya sürükleyen şey, milliyetçilerin mecburen benimsedikleri devletçiliktir. Gerçekten de milliyetçiler işlerini dış borç almadan görmeye çabalaıyorlar. Tekellerle devlet gelirleri oluşturuluyor ve kaynakları devlet tarafından yürütülen kapitalist işletmelere tahsis ediyorlar. Gemiler satın alıyorlar, demiryolları, şeker fabrikaları inşa ediyorlar. Belediyeler adına haller, fırınlar, un fabrikaları vb. kuruyorlar.

Ama başka yoldaşlara göre milliyetçilerin iktisadi ve siyasi programı, son derece açıktır: Sadece Anadolu’nun orta burjuvazisinin çıkarlarına uygun bir programdır ve tümüyle mecbur kaldıkları devletçilikleri, yabancı sermaye kapitülasyonlar olmaksızın yeni rejimi beslemeye başlar başlamaz veya uzlaşmaz milliyetçiliğe karşı nihayet zafere ulaşan müttefiki fırsatçı ve gerici burjuvazi sayesinde yeni bir kapitülasyonlar sistemi yarattığında yok olmaya mahkumdur.

Bu konuda yapılan tartışmalardan sonra aşağıdaki hususlar tespit edildi.
     1. Milliyetçi devrim henüz sınırlarına ulaşmadı fakat bu sınırlar görünürdür ve en uzlaşmaz burjuvazi bile bu sınırların ötesine geçemez. Sadece proletarya bu sınırları aşabilir ve emperyalist boyunduruktan milli kurtuluşun tamamlanması ve feodalizmin kalıntılarını ve ortaçağ kurumlarını kesin olarak ortadan kaldırarak devrimin eksiksiz hale getirilmesi için mücadele etmelidir. Proletarya bu mücadeleyi milliyetçi bir amaca ulaşmak için değil, tümüyle proleter bir görev olarak, uzlaşmaz milliyetçiler koşullara boyun eğip yabancı sermaye ve iç gericilikle uzlaşmaya gittiklerinde bile yürütülmelidir.
     2. Proletarya devrimci milliyetçilikle sadece olumsuz alanda işbirliği yapmalıdır, burjuvazi kendi çıkarları için kuruculuğa başladığında sınıf mücadelesi mutlaka gereklidir.
     3. Komünist partisinin misyonu proletaryayı ve emekçi kitleleri demokratik biçimi ne olursa olsun burjuvaziye karşı mücadele için teşkilatlandırmak ve eğtmektir.

Program komisyonuna durumumuzu sunduk; milli mesele komisyonundan da sadece Türkiye Komünist Partisi için değil ama bir dizi başka ülke bakımından büyük bir öneme sahip, tüm Enternasyonal için önem taşıyan bu sorunu açık bir biçimde çözüme kavuşturmasını diliyoruz.

Şimdi Türkiye’de milli meselenin ikinci biçimine geçelim.

Yukarıda söylenenlerden açıktır ki, proletarya, emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadeleye katılmalıdır. Bu dönemde, milliyetçiler Suriye’nin kuzeyinde Fransız emperyalizmine karşı bir gerilla teşkilatlandırdı ve Haliç Konferansı’nın kesintiye uğramasından sonra Yukarı Mezopotamya’da (Musul) bir silahlı ayaklanma hazırlanıyor. Bu mücadelede milliyetçiler, Şeyh Mahmud ve Simko gibi Kürt reisleriyle ittifak kurmuşa benziyor. Öte yandan Irak’ta milliyetçilik İngilizlere karşı gelişmektedir. Irak’ın ünlü şefi Uceymi de, İngilizlerin büyük düşmanıdır ve Türkiye miliyetçileriyle birliktedir. Afrika’daki Senusi hareketinin Anadolu milliyetçileriyle çok güçlü bağları vardır. Türkiye Komünist Partisi, emperyalizme karşı bu harekete büyük önem vermektedir. Bunlar Avrupa emperyalizmine ciddi darbeler indirrebilecek askeri cephelerdir. Sadece Türklerin silahlı başarılarını değil, son zamanlarda birçok kez bombaladıktan sonra Süleymaniye ve Revandiz’i elden çıkarmak zorunda kalan İngiltere’ye karşı Kürt ayaklanmasının başarılarını da göz önünde bulundurmalıyız. Ayrıca ganimetlerini bırakıp gitmek zorunda bıraktığı İspanyol emperyalizmine karşı Fas’ta mücadele yürüten Abdülkerim’i de dikkate almak gerekiyor.

Türkiye Komünist Partisi, dünya proletaryası ve Komünist Enternasyonal bu hareketi ciddi biçimde desteklediği takdirde Küçük Asya’da Lloyd George ve Poincare’nin başına gelenlerin Macdonald, Herriot ve Mussolini’nin de başına gelebileceğini düşünüyor.

Yakındoğu, emperyalizme karşı silahlı mücadelesinde diğer sömürge ve yarı-sömürge ülkelerden farklılık gösteriyor. 19. yüyılın bütünü, Yunanistan’da Etniki Eterya’dan Türkiye’de Müdafaa-i Hukuk’a kadar bir dizi milliyetçi mücadeleyle doludur. Milli devrim süreci bitmek tükenmek bilmez silahlı mücadelelerin damgasın taşıyor. Abdülkerim’in Fransız emperyalizmine, Şamil’in Çar’a karşı mücadelesi aynı sürecin parçalarını oluşturuyor. Senusi, Uceymi, Mahmud, Rıza Han, Mustafa Kemal, Simko ve daha başkaları, ister burjuvazinin, ister feodalizmin temsilcileri olsunlar, dünya proletaryasıyla ortak düşman olan kapitalist emperyalizme karşı ezilen Yakındoğu’nun bayraklarıdır. Mümkün olan bütün araçlarla bu hareketleri ve emperyalizme karşı açılmış bu cepheleri desteklemeliyiz. Büyük Lenin’in vasiyetini ancak böyle yerine getirebiliriz; onun başkalarınınkinden farklı vasietine göre, dünya proletaryasının ödevi, Doğu’nun topraklarını köleleştirmek ve sömürgeleştirmek için fethetmek değil, Doğu’nun yüreğini, onu ortak düşman emperyalizme karşı mücadelede destekleyerek kazanmaktır.

Şimdi de azınlıklar meselesine geçelim. Türkiye nüfüsuna ait en yeni rakamlar şöyle:

     Turks                   10,000,000 -  80   %
     Kürt, Çerkez ve Lazlar   1,800,000 -  14,4 %
     Rumlar                     250,000 -   2   %
     Ermeniler                  350,000 -   2,8 %
     Yahudiler ve diğer         100,000 -   0,8 %
                             12,500,000 - 100   %

En büyük azınlık, Kürtlerdir; Kürt meselesi geçtiğimiz elli yılda üç veya dört kez feodal ve kısmi biçimlerde kendini gösterdi. Hiçbir zaman bir Kürt milli meselesi ne ortaya çıktı, ne de gelişti. Mevcut kanunlar Müslüman halka aynı anayasal hakları veriyor. Kürt aydınları ve burjuva unsurları, milliyetçi ve ayrılıkçı hiçbir talep ortaya koymuyorlar. Türk burjuvazisi, ayrılıkçılıkları nedeniyle uzlaşılamaz rakip ve düşman gördüğü Rumlara ve Ermenilere tamamen farklı davranıyor. Milliyetçiler Hıristiyan azınlıklar için ikamet bölgeleri tespit etmeyi ve İstanbul dışında kentlerdeki oranlarını % 10 ile sınırlandırmayı düşünüyor. Türkiye Komünist Partisi, Hıristiyan ve Türk-olmayan azınlıklara karşı her türlü milli baskıya karşı mücadele ediyor ve edecektir ancak Şeyhülislamlık gibi Patrikliğin de tasfiyesi proleter bir görevdir.

Türkiye’de milli meselenin dördüncü biçimine geçelim: bu ırksal pantürkizm biçimidir.

Bu biçim dünya savaşı sırasında özellikle 1917-1918’de, Türk ordusu Kafkasları işgal ettiğinde alabildiğine gelişti. 1921’de Mustafa Kemal’in pantürkizmi ve panislamizmi bir macera politikası olarak değerlendirdiği doğrudur. 1923’ten beri gelişen Türk Ocağı adlı pantürkist kulüplerin tümüyle kültürel bir niteliğe sahip olduklarını ilan ettikleri de doğrudur. Ancan yarı-resmi olanlar da dahil olmak üzere Türk basını, 1923’ten beri, Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Turan haklarıyla çokça, hatta metodik bir biçimde ilgileniyor. Bu ilgi her zaman Bolşevikliğe karşı kampanyayla birlikte yürüyor. Resülzade ve Zeki Velidi gibi bu halkların burjuva temsilcileri, Turan halkını ezen emperyalistler olarak suçladıkları Bolşeviklere karşı korkunç bir kampanya yürütüyorlar. İstanbul işçisinden Anadolu’nun en geri kalmış ücra bir köşesindeki yaşlı köylüye kadar emekçi kitleler “Bolşevikler bizim dostumuzdur” diyorlar. Ancak aydınlar tamamıyla düşman. İşte meselenin en zor noktası burası: Türkler ile Bolşevikler arası ilişkilerin ayrım çizgisi.

Komünist Enternasyonal bu akımla canlı biçimde ilgilenmelidir. Partimiz bu sorunlarla tek başına baş etmek için fazlasıyla genç ve güçsüz, illegal durumdayız. Çok zorlu tecrübeler bizi illegalitede kalmaya mecbur etti. Bize büyük kurbanlara mal olan büyük hatalar yapıldı. İlki merhum Mustafa Suphi yoldaşın hatasıdır; legal bir parti olarak açıkça çalışmanın mümkün olabileceğine inandı. Bunu hayatıyla ve on dört diğer yoldaşımızın hayatlarıyla ödedi. Ardından iki kurban daha verdik (Ocak-Şubat 1922). Onyıllarca hapis cezası alan Ankara partisinin merkez komitesi de legalitesini kaybetti. 1922’de yeni bir legalite girişimi Ankara partisi tarafından yapıldı ve bizim partimiz o sıralar Doğu Sekreterliği’nin yönetiminde bulunuyordu. İstanbul’da 1 Mayıs 1923 vesilesiyle yayınlanan bir bildiri bir takım tutukamalara ve henüz sonuçlanmamış bir davaya yol açtı. Türkiye Komünist Partisi böyle koşullarda olabildiğince büyüyüp güçlenerek yoluna devam etti. Ancak hala küçük bir illegal parti. Üstüne düşen görevleri gerektiği gibi yerine getiremiyorsa, bu güçsüz olmasındandır.

Markist ve Leninist bir literatüre, daha geniş bir legal basına ihtiyacımız var.

Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) bize büyük hizmetler sağladı. Daha da büyük hizmetler bekliyoruz. Türkçe Marksist literatüre ve dil meselesine çok daha fazla dikkat etmek gerekiyor. Komünist Enternasyonal’in kardeşçe desteği ile işçilere ve köylülere, aydınların ise bir bölümüne, yarı proleterlere dayanarak yakın gelecekte bir kitle partisi haline geleceğimizi umuyoruz.

     Yaşasın Komünist Enternasyonal!
     Yaşasın Dünya Devrimi!




Profintern 3. Kongresi (1924)
Roland Ginzberg’in Konuşması

Yoldaşlar! Eğer tartışma süresinde tamamen beklenmedik bir yeni dikkate değer soru gündeme gelmeseydi, Yakın Doğu’nun durumuna temas etmek niyetinde değildim. Bizim delegasyonumuzun bir üyesi olan İsmail (Bilen) yoldaş, delegasyonumuzun geri kalan üyeleriyle aynı fikirde görünmemekte ve Türkiye’de proletaryanın bulunmadığı gibi beklenmedik bir buluş yapmış bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, ayrıca Türkiye’de burjuvazinin de olmadığını ve dış ticaret tekelinin Rum ve Ermeni burjuvazinin elinde bulunduğunu keşfetti. Sonuçta, Kemalist rejim karşısında, bizim hangi tavrı almamız gerektiğinı bilmediğimizi ekledi.

Size Komünist Enternasyonal’in V. Kongresi’nde anlayışı eleştirilen komünist partinin yayın organı Aydınlık’ta yayınlanmış bir makaleden bir alıntı okuyacağım. Bu aktarılan metinde, İsmail yoldaş tarafından dile getirilen görüşlerle tamamen aynı olan düşünceleri bulacaksınız.

“Bizde şu anda proletarya değil, tam tersine işsiz sayıssı artmaktadır. Nitelikli olmayan proletarya, daha doğrusu lümpenproletarya olarak ifade edileblir, sayısı artmaktadır. Kısa bir süre önce yapılan İktisat Kongresi’nde de görüldüğü üzere, bizde gerçek sanayi ve ticaret yoktur. Bundan dolayı, bizde bir kitle hareketi için gereken sosyal temel bulunmamaktadır. Bu nedenle, bu görevler disiplin yanlısı Cumhuriyetçi Parti’ye düşmektedir. Her hareket, hatta acımasız iktidar hareketleri dahi, Cumhuriyeti savunmak gerekliyse, adil ve ilericidir…”

Burada herşey açıktır. Bizde işçi kitlelerinin mevcudiyetini inkar eden devrimciler vardır ve buna rağmen, Türkiye’de işçi sayısı bugün, en azından 600.000 kişiye ulaşmaktadır. Bu kitlelere gerekli yolu çizmek yerine, önemsiz çabalar ile zaman kazanmak ve mümkün olduğunca büyük sermayenin kaybını azaltmak için, burjuvazinin nasıl hareket edtmesi gerektiği sorunu ile meşgul olunmaktadır.

Burada İsmail yoldaş tarafından dile getirilen görüşlerin Uluslararası Kızıl Sendika’nın Türk üyelerince ve Türk komünistlerince asla paylaşılmadığını açıklamak zorundayım.

Kongreye bir Türk proletaryasının mevcut olduğunu göstermek için birkaç istatistiki veriyi aktarmak üzere bana izin veriniz:

Zonguldak maden işçileri    15.000 kişi
Aydın bölgesi                8.000 kişi
Ergani bölgesi               6.000 kişi
Taşçılar                     4.000 kişi
Ulaştırma işçileri          22.000 kişi
Maden işçileri               2.000 kişi
Diğer sanayi dalları        47.000 kişi
Kamu memuru ve öğretmenler  15.000 kişi
Ticaret memurları           30.000 kişi
Tarım işçisi               300.000 kişi

Bu, Türkiye’de işçi kitlelerinin varlığının delilidir. Bu kitle, dört yıl boyunca ulusal bağımsızlık için savaşmıştır. Bu bağımsızlığın kazanılması aynı zamanda yerli burjuvazinin gelişiminin temelini oluşturmaktadır. Ve bu (Türk burjuvazisi) halihazırda, Türkiye’de işçilerin ve köylülerin sömürülmesi vasıtasıyla karlarını sağlamlaştran bir devleti yaratmaya çalışmaktadır.

Bu kongreye, Türk burjuvazisinin mümkün olan bütün şekillerde, işçi hareketinin gelişmesini, herhangi bir misillemeye fırsat tanımayacak şekilde engellemeye çalıştığını gösterme fırsatı buldum.

Biz, Türkiye’de işçilerin günde 12-14 saat arasında çalıştıklarını ve kendilerinin hemen hemen insani varlıklarının güvencelenmesini mümkün kılmayan bir ücret aldıklarınnı tespit etmek zorundayız. Son bir buçuk yılda, saf sınıf talepleriyle hareket eden otuz üç binin üzerinde işçi greve katıldı. İşçilerin kavgası, Türk kapitalistlerine olduğu kadar, yabancı kapitalistlere de yöneliktir. İşçi sınıfına misilleme politikalarında bu iki güç dayanışma halindedir.

Türk burjuvazisi, henüz kendi kendine gelişecek beceriye sahip değildir ve dışarıda başarıyla rekabet edebilmek için, yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmek ve bu sermaye yardımıyla işçileri ve köylüleri sömürmek zorundadır. Bu ilişkiler arasında da, işçi sınıfı, doğuda, şimdiye kadar asgari bir ekonomik refaha ulaşmayı dahi başaramadı; ne günde sekiz saat çalışma hakkını kazandı, ne de işçi koruma kanunu yürürlüğe soktu.

Fakat, doğunun işçi sınıfı, şimdi sermayeye karşı saldırma dönemine girmiştir ve bu proletarya saldırısı, yeni ufuklar açmaktadır. Köylü devrimiyle birlik oluşturacak ve mükemmelleşecektir. Bu savaş süresinde biz, Türkiye’de işçi örgütlenmesini sağlamlaştırma ve biçimlendirmeyi, onların savaş araçlarını artırmayı ve burjuvaziye karşı savaş örgütlenmelerini yaratmayı başaracağız.




Profintern 3. Kongresi (1924)
Roland Ginzberg Tarafından Sunulan Yakın Doğu Sorunu ile İlgili Tezler ve Kararlar

1. Savaş, yeni bir toplumsal unsur olan sanayi proletaryasının ortaya çıkmasında belirleyici rol oynayarak, Yakın Doğu ülkelerinin ekonomilerini etkiledi. Savaş sebebiyle Yakın Doğu ülkeleriyle iktisadi ilişkilere ara verilmesi, bu bölgelerin nüfusunu kendi gereksinimlerini kendi gücüyle karşılamak durumunda bırakarak, milli sanayi yaratma ihtiyacını doğurdu ve bunun sonucunda emperyalist devletlerin iktisadi himayesinden adım adım süregiden kurtuluş süreci başladı.

2. Savaşın bitiminden sonra Batı kapitalizmi işgal ordularının ardına gizlenerek Yakındoğu’ya doğru yeniden atağa kalktı. Kendi mallarının sürümünü ve bu ülkelerde ucuza aldığı hammaddeleri dışarıya çıkarmayı teminat altına almak için en önemli limanları ve ha berleşme araçlarını ele geçirdi. Yabancı sermayenin Yakındoğu piyasasını birden kendi ucuz mallarına boğması, yerli üretim karşısında ciddi bir rekabet oluşturup, Yakındoğu ülkelerinde ki genç sanayiin gelişmesini durdurarak, derin bir bunalıma girmesine yolaçtı.

Bu bunalım her şeyden önce işçileri ve yoksul köylüleri etkiledi, ama bunalımın sonuçları nüfusun orta tabakalarını da, genç sanayi de, üretimdeki krizden çıkarları doğrudan zarar gören ticaret burjuvazisini de etkisi altına aldı.

3. Yabancı sermayenin Yakın Doğu ülkelerine dalması ve bunun yol açtığı bunalım, yerli burjuvaziyi kendi çıkarlarını savunmak üzere birleşmeye zorladı.

Yerli burjuvazinin organik zayıflığı emperyalizme karşı açık mücadeleye geçmesini önledi. Bu yüzden o, işçi ve köylü halka çağrıda bulundu ve örneğin, Sevr anlaşmasının, Türkiye’nin 500 milyon lira tazminat ödemesini öngören maddesinden yararlanarak, son derece şoven bir milli hareketin oluşmasını sağladı.

Köylü ve işçileri mücadeleye çekmek amacıyla burjuvazi hiç bir zaman yaşama geçirilme yeceğini çok iyi bildiği halde, onlara birçok vaatte ve sözlü tavizlerde bulundu. İşçi ve köylüler arasındaki bu ajitasyonu sayesinde burjuvazi yığınları emperyalizme karşı harekete geçirdi ve silahlı mücadeleyi (Türkiye) organize edip, yönetimini kendi eline aldı.

Aynı şekilde burjuvazi bu mücadeleye milli kurtuluş savaşı niteliği kazandırmak amacıyla, dünyada oluşan siyasi ve iktisadi ortamdan (Rusya’daki devrim ve dünya kapitalizminin iktisadi krizi) yararlanmasını da bildi. (Türkiye’de silahlı mücadele, Kemalizm; Suriye’de, Filistin’de, Mısır’da vb. askeri işgal sırasında milli bağımsızlık hareketi).

4. Kısmi bir siyasi bağımsızlık sağlanır sağlanmaz yerli burjuvazi aşağıdaki sıralandığı şekilde değerlendirebileceğimiz değişik iç gelişme aşamalarından geçiş sürecine girdi:

1) Yerli burjuvazi sermaye biriktirme ve milli zenginlikleri tamamen tekeline alma aşamasına giriyor; ancak emperyalizme karşı mücadele, biriken zenginliğin büyük bölümünü yutuyor (Türkiye).

2) Yerli burjuvazi ülkenin iktisadi gelişmesini kendi gücüyle sağlayacak durumda değil ve emperyalist kapitalizme taviz vermek ya da onunla uzlaşmak (Türkiye - Franklin Bouillon anlaşması, Lozan anlaşması vb., Mısır - Zağlulcular-İngiliz anlaşması vb.) zorunda kalıyor.

3) Ancak, bu taviz ve uzlaşmalar, yerli burjuvazinin tamamıyla uzaklaştığı işçi sınıfının ve yoksul köylülerin zararına oluyor, buna rağmen bu burjuvazi işçi sınıfı ve yoksul köylüler arasında emperyalizme karşı milli cephe hayalini canlı tutmaya devam ediyor.

5. Mücadele başladığında aldıkları boş vaatlerdeki gibi, çıkarlarının korunacağı ve taleplerinin ülkeyi yöneten çevreler tarafından dikkate alınacağı umuduyla işçiler ve köylüler milli kurtuluş savaşına etkin bir şekilde katıldı; ama burjuvazi yarı-feodal rejimin kusurlarından kurtulamadı. Savaşın ya da bir iç devrimin ağır mali yükünü kaldıracak durumda olmadığı anlaşıldı. Bu yüzden çekilmek ve kazanmış olduğu konumları milli anti-emperyalist bloğun dağılmasından sonra ortaya çıkan gerici bloğa terketmek durumunda kaldı. Bu ülkelerin emekçilerini daha da sömürebilmek için burjuvazinin yeni koşullar temelinde emperyalizmle uzlaşmaktan başka çıkar yolu yoktu.

Ve bugün biz burjuvazi ile emperyalizmin işçi sınıfına karşı yönelik tek cephesinin gerçekleşmesine tanık oluyoruz ve işçi sınıfının mücadele içinde eylemlerini yerli ve milli burjuvaziye karşı yönelttiğini görüyoruz. Sonuç olarak, sınıf savaşı dönemine giriyoruz.

İşçi ve köylü yığınları içindeki galeyan, yerli burjuvazinin dikkatinden kaçmıyor. Yerli burjuvazi güçlenmekte olan proleter devrim hareketini zora başvurarak önlemeye çalışıyor. Bu amaçla o her araca başvuruyor, sendikaların militan kadrolarını tutukluyor, onları mahkemeye veriyor vb.

Daha sonra proletarya hareketine dönüşen milliyetçi hareketin bu gelişme sürecinin, yabancıların egemenliği altında bulunan bütün Yakın Doğu ülkelerinde (Suriye, Filistin, Mezopotamya vb.) aynı olacağını söyleyebiliriz.

Yakın Doğu’nun genç proletaryası artık beyaz burjuvazi ile diğer ırklardan burjuvazi arasında ayırım yapmıyor. Yakın Doğu’da burjuvazinin milli devrimci rolü sona erdi (Türkiye, Mısır vb). Emperyalizmle savaş artık milli sınırların dışına çıkıyor. Mücadele artık, hangi ırktan olursa olsun, bütün sömürücülere karşı olmalıdır. Dolayısıyla işçi sınıfı iktidar için savaşta, Batı’daki işçilerle sıkı birlik içinde, kendi bağımsız amacını gütmelidir.

6. Burjuvazinin Yakın Doğu’da yarattığı baskı ve kovuşturma rejimi ortamında Profintern şubeleri illegal çalışıyor olsalar da, biribirlerini gözden yitirmemeli; bütün legal çalışma yöntemlerinden yararlanmalı, dağınık yığınları teşkilatlamalı vb. ve aynı zamanda varolan tüm işçi teşkilatlarında hücreler oluşturmalı, işçi teşkilatlarını birleştirmek, onları işkolları temelinde yenibaştan·düzenlemek, illegal eylem komiteleri vasıtasıyla Profıntern saflarına çekmek gibi belirli sonuçlara ulaşmak amacıyla yönetmelidir.

Bunun için her şeyden önce iş yasaları, toplantı hakkı, sendikalaşma hakkı, basın özgürlüğü gibi içtimai yasaların çıkarılması uğrunda savaşmak gerekir. Bu ise ancak genel grev vb. genel çıkışlarla yapılabilir. Bu yüzden, illegal çalışmalar işçi sınıfının çıkarlarını yansıtan somut sloganlar etrafında yürütülmelidir.

Bunun yanı sıra, burjuvazinin işçi sınıfı içinde körüklediği milliyetçi şoven akımlara karşı, ırkçı önyargılara karşı aktif bir şekilde mücadele edilmelidir.

Değişik dolaplar çevirip işçi sınıfı arasında etki kazanmaya çalışan Türkiye’de Kemalistlerin (Halk Partisi), Mısır’da Zağlulcuların, Filistin’de siyonistlerin vb. işçi sınıfının düşmanı olarak iç yüzleri acımasızca açığa vurulmalıdır.

Bundan başka, burjuva basınının işçiler arasındaki her tür etkisine karşı savaşı da, yoğun ajitasyon sayesinde etkinleştirmek gerekir.

Ayrıca, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden, işçi hareketini baltalamak, gerçek devrimci niteliğinden saptırmak için elden geleni ardına koymayan Amsterdam Enternasyonali ajanlarının içyüzünü kararlılıkla açığa vurmak gerekir.

Profintern’in İngiltere ve Fransa’daki şubeleri, İngiliz ve Fransız emperyalizminin etkisi altında bulunan ülkelerdeki genç işçi hareketine her bakımdan yardım etmelidir. Bu amaçla Profintern Yakın Doğu’daki şubeleriyle sıkı ilişki içinde olmalıdır.Aynı şekilde, Yakın Doğu’nun değişik ülkelerinde bulunan ayrı ayrı şubeler arasında da düzenli iletişim sağlanmalıdır. Yakın Doğu için Türkçe ve Arapça literatür yayınlanmalıdır.

Milli burjuvaziye, emperyalizme karşı verilecek destek, Yakındoğu proletaryasının çıkarları doğrultusunda şartlara bağlanmalıdır. Bu amaçla, milli burjuvaziyle görüşmelere gidilebilir.

Roland Ginzberg





Türkiye’de İşçi Hareketinin Devrimci Büyümesi
(1924)

Antant devletlerinin işgali altındaki İstanbul’da burjuvazi tarafından parçalanmış, bölünmüş, kandırılmış Türkiye işçi sınıfı Kemalist zaferin ve onun ordularının gelişinin kendi mutluluğunu sağlayacağını sanıyordu.

İşçi sınıfı, Kemalist burjuvazinin – “Halk Partisi’nin” iktisadi durumu iyileştirme ve siyasi hakları konusunda yaptığı vaatleri yerine getirmesini sabırsızlıkla bekliyordu. İzmir Kongresi’nde ve 1923 seçimlerinde büyük vaatlerde bulundular. Bu , bir süre için, Kemalist birliklerin İstanbul’a girişinin tramvay işçilerinin greve çıkmasını engellemesinden doğmuş olan hoşnutsuzluğu bile dağıttı.

Ancak İzmir İktisat Kongresi’nden bu yana, hayat daha pahalandı, sömürü ve işsizlik daha yoğunlaştı. İşletmeler işçilerin bu dağınıklığından, hayallerinden, çok küçük de olsa 1922’de elde etmiş oldukları kazanımları geri almak için yararlandı. Yönetimi ele geçirerek hareketi doğru yolundan saptırmak üzere hükümet tarafından kurulmuş olan “Birlik”, işçi sınıfını hiçbir değişiklik getirmedi. Tam tersine, “Birlik”i oluşturan en geri işçilerin ham hayallerini bile yıktı.

İktisadi ihtiyaçlarının mücadeleye sevk ettiği işçiler, hükümetin silahlı gücüyle bastırıldıklarını gördüler ve bu sayede durumlarına göre hemen hemen hiçbir şey elde edemediler. Greve 33.000 işçi katıldı. Ne elde ettiler? Hiçbir şey!

Neye sahipler?

On yıllardır aşırı biçimde sömürülüyorlar. Bugüne kadar 9-10-12 saat ve hatta 18 saat sefalet ücreti karşılığı çalışıyorlar.

Ne siyasi hak, ne sosyal sigorta, ne emekli sandığı, çıkarlarına uygun hiç ama hiçbir şeye sahip değiller.

Bu “demokratik cumhuriyet”te ne sosyal mevzuat, ne teşkilkatlanma hakkı, ne toplantı, basın vb. hakkı var ve mevcut yasalara göre teşkilatlar doğrudan doğruya hükümet tarafından kontrol edilip yönetiliyor.

Bununla birlikte Türkiye işçi sınıfı, Rus ihtilalinden, sermayeye karşı beş yıllık mücadeleden sonra bir şeyler gördü – Beynelmilel İşçiler İttihadı’nın çalışmasıyla belli bir deneyim ve belli bir sınıf bilinci düzeyi kazandı.

Ancak burjuvazi ona çok vaatte bulundu. Gerçekler ortada. Vaatlerini tutacağı yerde, işçiler bir şeyler elde etmek için mücadele etmek gerektiğini gördüğünde, burjuvazinin onlara verdiği baskı. Tramvay işçilerinin son grevi işçi kitlesinin ruh halini bize oldukça açık bir biçimde gösteriyor. Kitleyi ve onun içinde bulunduğu durumu bilenler için gelecek mücadeleler son derece anlaşılır ve öngörülebilirdir.

Yanılmadan şunu söyleyebilirim ki, işçilerin büyük bir bölümünde, burjuvazinin kendilerine yaptığı vaatler konusundaki ham hayaller yıkıldı.

İşçilerin büyük bölümü ayrıca Şakir ve şürekasının oyunlarını da kavradılar.

Ancak kötü teşkilatlanmış, tatbikata uğrayan, bölünmüş işçiler kendiliğinden isyana yöneliyorlar. Tütün işçileri vb. işçin bu durum söz konusudur.

Geçmiş grevlerden hiçbir şey elde edememiş işçilerin durumları daha da kötüleşti; zira 16 kuruşluk ekmek 21 kuruşa yükseldi ve aynı biçimde bütün zorunlu ihtiyaç maddeleri de pahalandı. Eskiden de asgari geçim için yetersiz olan ücretler değişmedi. Çalıma saatleri artıyor. Tramvay, demiryolu vb. işçileri dağınık, bölünmüş, kötü teşkilatlanmış olduklarından kapitalistler onları daha çok sömürüyor.

Objektif olarak tramvay işçilerinin grevi, güçlü bir devrimci karakter taşıyan yeni bir grev dalgasının başlangıcıdır.

Genel olarak kitlenin ruh hali, işçiler arasında gücümüzün ve etkimizin gelişip pekişmesine ve işçi hareketinin yönetimini ele geçirmemize son derece elverişlidir.

Bazıları hükümetin kimi tavizler vereceğini, yani işçiler lehine kimi küçük reformlar yapacağını düşünüyor.

Objektif olarak burjuvazi hiçbir şey yapamaz, zira gelişmek için daha yoğun bir sömürüye ihtiyaç duyuyor; zira basın sadece borç çığlıkları atıyor ve işçilerin yabancı sermayeye karşı en küçük grevi onları korkunç kızdırıyor (tramvay işçilerinin son grevi sırasındaki baskılar ve diğer olaylar); bu da emperyalist kapitalistlerin kitlelerin köle halinde tutulması koşuluyla borç vermeyi kabul edeceklerini gösteriyor.

Peki, bu durumu hükümete karşı kim kullanıyor? Komünistler mi, gericiler mi?

Aşikar olaylar gösteriyor ki, biz komünistlerin, mücadelelerinde işçilere öncülük ettiğimizi söyleyebilmek için hiçbir girişimimiz, hiçbir yöneticiliğimiz, faaliyetimizde hiçbir şey yok. Biz işçilerin kuyruğunda bile değiliz.

Oyas Meşruti Sultanlığın restorasyonu yandaşı partiler, gericilik, Tevhid-i Efkar gazetesi ve şürekası işçilerin savunuculuğunu üstleniyor, gizlice güçlerini teşkilatlandırıyor ve bugünkü hükümete karşı köylerde hayal kırıklıklarını ve memnuniyetsizliği ve işçi sınıfının mücadelesini kullanıyor. Binlerce olay bunu kanıtlıyor. İşte bu büyük bir tehlikedir.

Niçin bu durumdayız? Çünkü Doğu Şubesi TKP’yi bugün içinde bulunduğu duruma sürükledi. (Hatasında ısrar ettiği sürece bunu söylemeye devam edeceğim.)

Türkiye’de komünistlerin durumu nedir?

Bir yanda Aydınlık var; burjuva sınıfa mensup ve sosyal bileşimi, yaşam ortamı itibariyle işçi sınıfı içinde bir hareket oluşturmak ve ona devrimci, gerçekten komünist bir öncü olmak için hiçbir mefaate, hiçbir iradeye, hiçbir fikre sahip olmayan bir düzine aydın. Aydınlık’ta bulunan birkaç yoksul öğrenci veya işçi de köreltilmiş ve pasif küçük burjuva çoğnluk tarafından sürükleniyor.

Bu nedenledir ki Aydınlık işçilerin gerçek komünist öncüsü olamaz, olmak istemiyor ve olmaktan da hiçbir menfaati yok.

Bu nedenledir ki üç yıldır Aydınlık, işçi sendikalarında, işçilerin burjuvaziye karşı giriştiği mücadelelerde en küçük bir etkiye, en küçük bir yönlendiriciliğe, en küçük bir girişkenliğe sahip değildir.

En büyük tehlike, bunların her türlü faaliyeti sabote ederek Komünist Enternasyonal ile devrimci işçi hareketi ve onun temsilcileri arasında bir paravan oluşturmasıdır.

Ama Aydınlık Marksist bir gazete, Marksist broşürler vb. yayınlıyor. Evet ama bu işçilerin halihazırdaki ihtiyaçlarına denk düşmüyor, çünkü işçiler bunları okumuyor, dahası bunları anlamıyor ve bunları tanımıyor. Bu, bugünkü ihtiyaçlara ve duruma denk düşmüyor. Bu saf Marksist lafazanlıktır.

Burjuva hükümet de Marx’ın Kapital’ini bastırıyor, bundan yararlanmak, öğrenmek istiyor ve Aydınlık işçi sınıfının değil, burjuva hükümetin çıkarlarına hizmer ediyor. Zira bunları okuyanlar, burjuvalar.

Ama Aydınlık illegal olarak çalışıyor ve bir şeyler yayınlıyor. Doğru, tam da anasının kuzusu birkaç öğrenciyi tatmin edecek ve Komintern’in Doğu Şubesi’nin gözünü boyayacak ölçüde.

Ama Aydınlık kimi küçük gruplar kuruyor, Marksist dersler veriyor vb. Yukarıda söylediklerim bunun için de geçerlidir.

Bu partinin 600 üyeye (Komintern V. Kongre Bülteni, Haziran-Temmuz 1924), yani geçen yıldan 300 fazla üyeye sahip olduğunu beyan etmesi, bir hakikat değil bir yalan, bir aldatmaca, bir ihanettir. Aydınlık bir Komünist Partisi kuruluşunun temeli olamaz. Aydınlık hepi topu Aydınlık’tur, zira oportünist, işbirlikçi ve böylece burjuvazinin yandaşı tutumuyla, gazate, birkaç burjuva aydın ve burjuva evladı üniversite öğrencisi arasında var ve tutunuyor.

Birkaç devrimci makale nedeniyle Aydınlık’ın yasaklandığı gün, Aydınlık grubu kalmayacaktır.

Aydınlık yukarıda belirttiğimiz nedenlerle bir Komünist Partisi’ne temel olamaz zira bir Komünist Partisi’nin temeli proleter olmalıdır.

Aydınlık proletaryanın aracı olarak kullanılamaz.

Aydınlık’ın karşısında proletaryayı kullanmak üzere Komünist Partisi’nin (yurtdışından) yönetimini ele geçirmek üzere bir başka kanat daha oluşuyor: bunlar, daha şimdiden Aydınlık ile çatışmaya düşmüş Çevatçılardır. Bunlar Aydınlık’tan da beterdir, zira daha becerikli, daha politikacı ve daha aptaldırlar.

II

Ancak bu politikaya öfkelenen onlarca komünist işçi harektten çekiliyor, tecrit oluyor. Mücadelesinde komnizme ilgi duyan, mücadele edip fedakarlık yapmış ve eylemleriyle III. Enternasyonal’e bağlılıklarını kanıtlamış yüzlerce sempatizan işçi var.

Bu işçiler Aydınlık’ı tanıyor. Ona güven duymuyor. Bunlar fabrikalarda ve sendikalarda dağılmış ve birbirlerinden kopuk halde ve ayrı ayrı mücadele ediyor. Kimi zaman meslek kahvelerinde, aralarında hiçbir bağ olmaksızın propaganda ve ajitasyon yapıyorlar, zira onların militanları, yönetimleri burjuvazi tarafından baskılara uğramış ve bu nedenle en iyi bölümü göç etmek ve ülkede kalanlar ise illegal çalışma yürütmek zorunda kalmıştır.

Bu işçiler, İstanbul işçi sınıfının bilinçli tabakasını oluşturuyor; bunlar Beynelmilel İşçiler İttihadına, Hınçak partisinin sol kanadına ve onların çevrelerine mensup. İşçi hareketinin en bilinçli yönetici unsurunu oluşturan bunlar olmadan, mücadeleden çıkarı olan ve sendika üyesi olup sendikalarda etkili olan bu gerçek proleterler olmadan, Komünist Paritisi kurulamaz ve işçi sınıfının komünist devrimci öncüsü haline gelemez.

Aydınlık bunu biliyor. Aydınlık şunu da çok iyi biliyor ki bağrından bilinçli işçiler olduğu gün, burjuva ve küçük burjuva oportünistlerin tümü kapıya konacaktır.

İşte bu nedenledir ki Aydınlık denen sözde komünist partisi dağınık, birbirinden kopuk işçileri bir araya getirmek için hiçbir şey yapmadı, yapmıyor.

Cevatçılarla ilgili bir söz daha.

Lenin, 1914’de yazdığı “Oportünizm ve Proletaryanın Birliği” başlıklı makalesinde bu unsurları gayet iyi karakterize etmiştir.

Lenin şöyle diyor: “Legal harekete iyice yerleşmişler ve devrimci işçi hareketinin gelişmesini engelleyen burjua ideolojisinin gizemine dalmışlardır”.

Komünist Partisinin temeli ne olmalıdır?

Komünist Partisinin temeli proleter olmalıdır ve proletarya partinin teşkilat ve yönetim hegemonyasına sahip olmalıdır.

Kitlelere iyi rehberlik edebilmek için bizatihi parti iyi bir yönetime sahip olmalıdır. Dolayısıyla bize düşen esas teşkilat ödevi şudur: Proletaryanın devrimci mücadelesine rehberlik edebilmek için saf ve gerçekten yönetici bir Komünist Partisinin oluşumu, teşkilatlanması ve eğitimi.

“İyi bir yönetim, mutlak biçimde, proleter kitlelerle sıkı bir bağı gerektirir. Bu bağ olmaksızın Yönetici Komite hiçbir zaman kitlelere rehberlik edemez, en iyi durumda kitlelerin peşinden gidebilir”. (Komünist Partilerin Yapısı, Eylemi ve Yöntemleri Hakkında Karar, Komintern III. Kongresi). Yönetim sadece emir veren bir yönetim olmamalıdır, gündelik çalışmada fedakarlıkla eylemde örnek göstermelidir.

Böylesi bir yönetim ancak proleter unsurlarla sağlanabilir.

Pratik olarak Türkiye’deki bugünkü güçleri tahlil ederek şunları söyleyebilirim:

1. Yönetici olarak deneyimli 2-3 Rus yoldaş vermek. En iyi komünistler arasından İstanbul’dan 3-4 işçiyi seçmek. İşte yönetim.

2. Dağılmış bütün işçi unsurları ve grupları yeniden bir araya toplamak. Bunları fabrika, sendika, mahalle itibariyle gruplar içinde yeniden teşkilatlandırmak.

3. Yönetimin girişkenliğiyle bunları gündelik çalışmanın içine sokmak.

4. Mevcut duruma ve ihtiyaçlara denk düşen bir takım bildiriler, broşürler basmak, yapacakları işleri kendilerine açıklamak ve oportünistlerin ve burjuvazinin ajanlarının bütün manevralarını açığa çıkartmak üzere bunları işçi kitleleri arasında dağıtmak.

5. Gelecekteki grevleri bir genel greve bağlamak üzere hazırlık çalışması yapmak.

6. Samimi devrimci unsurları Aydınlık’tan koparmak.

Sadece şunu düşününüz ki, işçilerin kendilerine eğitebilecek yek bir broşürleri bile yok. İllegal bir çalışma yürütmek için, içinde bulundukları duruma denk düştüğünde ve izlenecek yolu açık bir biçimde gösterdiğinde bildiriler mutlak bir gerekliliktir.

Açıktır ki gelime sürecinde Parti istikrarı ve güçlenmesi bakımından üyelerinin teşkilatlanma ve eğitim çalışmalarını göz önünde bulundurmalıdır.

Burjuvazinin de kabul ettiği bir olgu olarak, hemen hemen bütün sendikalarda aşırı uçta bir kanat oluşturmuş lan halihazırdaki durum, işçileri aydınlatmak ve onlara izlenecek yolu göstermek üzere bir veya iki broşür ve bir dizi bildiri çıkartılmasını gerektirmektedir. Böylece en bilinçli işçi katmanı bir öncü halinde yetişecek ve iyi militanlar sağlayacaktır. Ancak mutlaka onları eğitmek, onlara bir takım silahlar kazandırmak gerekir ki bu da yukarıda belirtilenden başka araçlarla sağlanamaz.

Açıktır ki bu birkaç satırda sadece esas olandan ve ondan da pek az söz edebildim. Bütün bunlar geniş ve ayrıntılı olarak açıklanabilir. Gerçek ve nesnel duruma dayanarak konusuşuyorum.

Ülkede aktif olarak çalışmış ve bu nedenle işçiler üzerinde etkili olan ve onların güvenine sahip göçmenler, Türkiye Komünist Partisi’nin gelişip güçlenmesine kesintisiz olarak katkıda bulunmalıdır.

Bu, göz, göz ardı edilmeyecek, sonucu belirleyici bir güçtür.

Buna katkıda bulunmak için, şu anda olduğu gibi Doğu Şubesi tarafından çalışmalardan uzak tutulmamalı ve manevi olarak eziyete uğratılmamalı, tam tersine teşvik edilip yönlendirilmelidir; zira aralarından birçoğu Türkiye’de devrimci mücadelenin gerçek önderleri, III. Enternasyonal’e sadık aktif, yetenekli militanlar olmuştur ve hala öyledirler.

Burjuvazi onların değerini, yeteneklerini biliyor ve onları acımassız bir biçimde cezalandırıyor. Bu, Doğu Şubesi’nin onları Türkiye hareketinden uzaklaştırıp tecrit etmesi için bir neden olmamalıdır. Tam tersine, halihazırdaki yönetici güçlerin yetersizliği göz önünde bulundurulduğunda, onların katılımı olmaksızın Türkiye Komünist Partisi’ni oluşturmak, kurmak son derece zor olacaktır. Sadece onlar şu uğrakta sonucu belirleyici bir çözüm getirebilirler.

Ancak bileşimi konusunda yukarıda söz ettiğim Parti Komitesi’nin yönetimi altında, yukarıda anılan araçlarla, ülke dışında olmakla birlikte farklı yollarla aktif katkılarıyla, komünistler devrimci işçi hareketinde inisiyatıf sahibi, yönetici olabilirler ve böylece gericiliğin işçi hareketini sömürmesini önleyebilirler.






VI.
Parti’nin Dışında


Giriş

Stalin ve Zinovyev arasındaki mücadele kızışmaya başladığında, Petrov adıyla faaliyet gösteren Stalinist Fyodor Raskolnikov, Zinovyevist Safarov’un yerine Doğu Şubesi’nin resmi başkanı oldu. Doğu Şubesi’nin bundan sonraki sloganı Bolşevikleşme oldu ve hemen Şefik Hüsnü ve onun fraksiyonuyla yakın işbirliği içinde yeni bir parti kongresi düzenlemeye başladı. Şefik Hüsnü ve fraksiyonu, Kemalizm konusundaki tutumlarını Doğu Şubesi’nin tutumuna daha uygun hale getirmişlerdi: artık Kemalistleri ancak Kemalistler ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıkları takdirde desteklemeyi savunuyorlardı.

Kongre, 1925 Şubatında İstanbul’da yapıldı. Ginzberg, Nevşirvan, Süleyman Nuri ve Torosyan gibi solun en önemli militanlarından bazıları, Rusya veya Kafkasya’da sürgünde oldukları ve parti çalışmalarından dışlandıkları için katılımcılar arasında değildi. Müslüman olmayan komünistler, Şefik Hüsnü’nün yeni müttefiki, Bİİ’nin genç Yunan üyesi Nikos Zachariadis tarafından temsil edildi.

Kongre öncesinde delegeler arasında Aydınlık’ın ana çizgisinden farklı iki akım ortaya çıktı: Ahmet Cevat Emre’nin önderlik ettiği Kemalist sağ ve Salih Hacıoğlu ile Nazım Hikmet’in önderlik ettiği ve Hamdi Şamilov ve Mustafa Börklüce gibi Bakü şubesinin bazı eski üyeleri tarafından desteklenen sol. Bu sol, partinin artık emperyalizm ve gericilikle tamamen uzlaşmış olan Kemalistlerle flört etmesini eleştiriyordu. Hacıoğlu dışında, solun eski liderlerinden sadece Vanlı Kazım kongrede hazır bulundu. Mustafa Börklüce’nin anlatımına göre, Şefik Hüsnü kongre sırasında çok ciddi eleştirilere maruz kaldı. Hacıoğlu’nun şu sözleri aktarılacaktı:

“Halk İştirakiyun Fırkamız ile Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve diğer dağınık grupları birleştirererek ve 2. Kongre’yi toplayarak TKP Genel Sekreterini seçelim, Parti’yi tazeleyelim dedikse de, Şefik Hüsnü bize yanaşmadı. Halk İştirakiyun Fırkamızın kapanması ve mahkumiyetlere uğramamıza sebep olanlarlaa ise, Şefik Hüsnü ilişkili bulunuyordu. Bu aydın burjuvalardır ki, 1921 yılından beri aramıza sokulup bozgunculuk yapmışlardır. Onların yaptığı ihanetler yüzünden uğradığımız mahkumiyetlerden, 1923 Cumhuriyet ilanı ve affı ve Kanunlardaki değişiklikler olmasa idi kurtulamayacak ve şu anda aranızda olmayacaktık. Bu kadar darbe yetmiyormuş gibi, şimdi de Şefik Hüsnü’nün yine de o aydınlardan bir kısmını aramıza sokmaya çalışmakta olduğu görülmektedir”.

Bu eleştiri karşısında, Şefik Hüsnü’nün yardımcısı Sadreddin Celal, Aydınlık’ın daha önce parti kongresi düzenlemeye ilgi göstermemesiyle ilgili Hacıoğlu’nun eleştirisini kabul etti ve bunun sorumluluğunu Şefik Hüsnü’ye yükledi. Eleştiriler bitmedi. Hacıoğlu’na benzer şekilde, Vanlı Kazım’ın şu sözleri aktarılacaktı:

“Davamız aydın davası değil işçi davasıdır. Aydınlara da ihtiyacımız vardır, fakat esas olan, işçi sınıfını şuurlandırmaktır. Bütün kuvvetimizi işçiyi teşkilatlandırmaya ve işçinin sempatisini kazanmaya verelim ve aramızda daha samimi ve sağlam bir birlik kuralım”.

Buna karşılık Şefik Hüsnü, bir özeleştiri gösterisi yaptı. Dahası Doğu Şubesi’nin desteği sayesinde, rakipsiz olarak parti Genel Sekreteri seçildi ve yetkileri büyük ölçüde genişletildi. Kongre sırasında ne sağ ne de sol akımlar somutlaşabildi. Sonuçta ortaya çıkan Merkez Komitesi bir uzlaşmaydı. Aydınlık merkezi, Merkez Komitesi sekreteri seçilen Vedat Nedim Tör, Sadreddin Celal ve Hasan Ali Ediz dahil olmak üzere en kalabalık gruptu; Ahmet Cevat Emre ve Şevket Süreyya Aydemir sağı, Salih Hacıoğlu, Hamdi Şamilov ve Nazım Hikmet ise solu temsil ediyordu. Ancak uzlaşma, yeni Merkez Komitesinin bileşenlerinden daha fazlasını kapsıyordu. Şefik Hüsnü tarafından getirilen Doğu Şubesi’nin çizgisi, deneyimsiz sol eğilimli militanların muhalefete katılmasını engelleyecek kadar radikal bir şekilde ifade edilmişti ve Ahmet Cevat Emre kısa süre sonra ayrılıp Kemalist bir milletvekili olacak olsa da, sağın çoğunu merkezin arkasında tutacak kadar Kemalizm’i destekliyordu. Her halükarda, en azından o dönem için, uyumlu bir Merkez Komitesi vardı: Yeni MK’nın ilk sınavı, Kuzey Kürdistan’daki Şeyh Said İsyanı ile geldi: nispeten küçük bir milli gerici hareket olan isyan, hükümet tarafından acımasızca bastırıldı. Parti liderliği, Kemalistlerin sert müdahalesini coşkuyla destekledi.

Türkiye’deki çalışmalarından koparılan eski solun liderleri, dikkatlerini Komünist Doğu Emekçiler Üniversitesi’ne (KUTV) devam eden Türkiye’den gelen genç militanlara çevirdiler. Ginzberg ve Süleyman Nuri’nin liderliğindeki Sol Muhalefet fraksiyonunun kurulması, 17 Kasım 1925’te Komintern’e bildirildi. Solun “Türkiye Komünist Partisi’nin Durumu Hakkında Bildiri” başlıklı çağrısı iki bölümden oluşuyordu: siyasi ve örgütsel. İkinci bölümde, Salih Hacıoğlu hariç yeni Merkez Komitesinin siyasi çizgisi ve davranışları şu şekilde tanımlanıyordu:

“Merkez Komitesi’nin yönetici grubu (Şefik Hüsnü, Sadrettin Celal, Ahmet Cevat Emre, Nazım Hikmet ve şürekası), yakınlarda kapatılan ‘Aydınlık’ adlı yasal bir gazetenin yasal yazı kurulundan öte bir şeyi temsil etmiyorlar. Bu kurul, kendinde, proleter yığınlarla hiçbir bağı olmayan ancak şimdiye kadar kesinlikle bağlarını kopartmadıkları sömürücü tabakalardan (paşalar, generaller, tüccarlar, soylu spekülatörler vb.) gelen tek tek sekter yazarları kucaklıyor… Bu gazete sınıf mücadelesinin yakın ve nihai amaçları tartışmasını hiçbir zaman açmamıştır. Öte yandan gazete şu tartışmayı yürütmeyi uygun bulmuştur: ‘Türkiye’de bir işçi sınıfı var mıdır?’ - onlara göre işçi sınıfı lümpen proletaryadan ibarettir. Bu gazete, Türkiye işçilerine ulusal sermaye birikiminin seyrini arttırmayı önermektedir; zira onlara göre bu birikim sadece burjuvazinin değil ama aynı zamanda proletaryanın da çıkarlarına denk düşmektedir… Kısacası bu Merkez Komitesi, proleter kitleler, işçi, köylü, asker, gençlik arasında hiçbir teşkilatlanma çalışması yürütmeksizin, faaliyetinin merkezini radikal üniversite öğrencilerinin dar çemberine taşımıştır… En iyi durumda, işçi hareketinin kuyruğunda dolaşmadan, sol burjuva radikalizmi yönünde bir politika yürütmüştür”.

Ginzberg ayrıca, yeni liderliğin Türkiye’deki çeşitli milliyetleri halk düşmanıymış gibi muamele ettiğini, Türkiye’deki Rumların zorla göç ettirilmesini eleştirmediğini belirtti. Doğu Şubesi ile uyumlu olan yeni liderliğin Komünist Doğu Emekçiler Üniversitesi’nde Türkiye’den gelen öğrencilerin eğitimini nasıl yönlendirildiği de eleştirildi:

“KUTV’daki ileri, komünist işçilerin profeseyönel devrimciliğe hazırlanması öylesi önlemlerle gerçekleşiyor ki Merkez Komitesi’nde bir ‘Zubatov’ (Türk Hilmiciliği) çekirdeğinin varolduğu yönünde gayrı iradi bir fikir doğmuştur. Öğrenci işçiler her yolla terörize ediliyorlar. Suçlanıyorlar, aşağılanıyorlar, anarşist olarak adlandıyılıyorlar, sürgüne gönderiliyorlar… Her eleştiri sözcüğü için işçi yoldaşlarımızın (özel talimatlarla) SSCB’nin uzak yerleşmelerine sürgün edilmesinde duraksanmıyor. Oralarda işçi yoldaşlarımızın önünde ya açlık ve soğuktan ölüp gitmek veya intihar etmek dışında bir seçenek kalmıyor. Bu nedenle Merkez Komitesi’nin halihazırdaki üyelerinin, yani Struvecilerin, Hilmiclerin soylu ellerinin yaşamını yitirmiş veya intihar etmiş değerli yoldaşlarımızın işçi kanlarıyla kızarmış olduğunu belirtmeye tam olarak hakkımız var.

Bu suçun amacı ne? Elleri işçi kanına batmış böylesi liderlerin amacı, ileri Türk proleterlerinin yüreğine SSCB’ye karşı şövenist bir kuşku, Komintern’e karşı güvensizlik salmak ve böylece onları teorik bir eğitim almadan Türkiye’ye geri dönmeye zorlamak veya bu küçük burjuva suç kliğinin ellerinde, boyun eğen bir araç haline getirmektir.

Ne yazıktır ki bu amaca hemen hemen varılmıştır. Henüz sürgüne gönderilmemiş öğrenci işçiler SSCB’yi terk etmek zorunda kalmışlardır; zira paşaların ve tüccarların şımarık çocuklarının alaylarına, baskılarına ve aşağılamalarına artık dayanamamışlardır.

Bu şımarık çocuklar, Doğu Şubesi’nin izniyle ‘komünist eğitim’i ve böylece Türkiye’nin devrimci işçilerini yönettiler ve yönetiyorlar. Devrimci işçiler Türkiye’ye gitmek için KUTV’dan bu liderlere karşı gizli bir hınçla, Komintern ve SSCB’ye karşı şovenist bir güvensizlikle birlikte ayrılıyorlar ve bu anarko-sendikalist yanılsamalara, Mahnocu bir eğilime yol açıyor”.

Sol Muhalefet, Komintern’e, Türkiye’deki komünist hareketin liderliğini emanet ettikleri fraksiyonun örgütsel gerçekliğini de ifşa etti:

“Bu Merkez Komitesi’nin faaliyetlerinin sınıfsal özü, özellikle hükümetin ‘Aydınlık’ı kapatmasından sonra (ölü rolünü oynadı, artık gidebilir) açık ve tartışmasız bir hale geldi. Bu küçük gazetenin kapanmasıyla birlikte, Merkez Komitesi’nin sırtında gazeteden başka bir şey olmadığı, her hangi bir parti aygıtının, az veya çok sağlam bir teşkilatın bulunmadığı tümüyle açığa çıktı”.

Sol, elinden geldiğince disipline uyduğunu, ancak Türkiye’deki sınıfın çıkarlarının tehlikeye atıldığı bir noktaya gelindiğini açıklamaktaydı. Bu nedenle, bir muhalefet fraksiyonu oluşturma zamanı gelmişti:

“Türkiye’nin uyanmakta olan işçi sınıfının artan aktifliği ile Parti’nin düşman yönetiminin küçük burjuva pasifliği arasındaki çelişkilerden kaynaklanan Türkiye Komünist Partisi’nin bunalımları, aktif işçi militanlar ve partimğzin kurucuları olarak bizleri, proletaryanın partisini parçalayan, yapay olarak oluşturulmuş blöflerle Komintern’i kandıran ve Türk partisinin burjuva işbirlikçisi politakasına karşı Türkiye proletaryasının ve Komintern’in çıkarları için en enerjik ve başkaldırmış protesto sesimizini yükseltmek zorunda bıraktı. Türk proletaryasının çıkarları, Türkiye Komünist Partisi yönetimine karşı Komintern Doğu Şubesi’nin davranış hattının kaçınılmaz olarak gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Bu hattın hataları Beşinci Kongre’den önce ve sonra birçok kez belirtilmiştir.

Biz aşağıda imzaları bulunan Türkiye Komünist Partisi üyeleri, disiplinli militanlar olarak bu hattın uygulanmasına engel olmamakla kalmadık, aynı zamanda Merkez Komitesi’nin hataları ve suçları miktarca birikerek parti yönetiminin niteliğini değiştirinceye kadar bu hattı çiğnemedik.

Gelecek için nesnel olarak Türk işçi hareketi içinde burjuvazinin bir ajanı haline gelen böylesi bir yönetime göz yummak, sınıfımıza karşı cinayet işlemek olur”.

Böylece hücuma geçen Sol Muhalefet taleplerini sıraladı:

“Bu çerçevede, halihazırdaki Parti Merkez Komitesi’ni fiilen yok sayarak, faaliyetini genel olarak anti-Bolşevik, Struveci, Zubatoccu, Türkiye işçi sınıfının çıkarları ve Partinin gelişimine zararları olarak değerlendirerek, elleri komünist işçilerin kanına bulanmış böylesi MK üyeleriyle işbirliği yapmayı tümüyle olanaksız bularak aşağıdaki taleplerde bulunuyoruz:

Partimizin göçmenleriyle, Suphi yoldaşın çalışma arkadaşları olan kurucularıyla ve KUTV’daki komünist işçilerin temsilcileriyle bir Acil Konferans Toplamak… Acil Konferansın başına, teorik hazırlığa sahip eski Rus Bolşevik yoldaşlardan biri Komintern tarafından tayin edilmelidir; ancak bu kişi, eski Merkez Komitesi’ne sürekli destek vererek ve bizim hakkımızda takibat yürüterek halen uzlaşmacı tutumunu ortaya koymuş olan Komintern Doğu Şubesi’nin bugünkü çalışanlarından biri olmamalıdır.

Konferans öncelikle aşağıdaki sorunları inceleyerek Parti Kongresi’ni hazırlamaldır:
     a) Programın teorik bölümünün hazırlanması,
     b) Asgari programın gözden geçirilmesi,
     c) Köylü ve milli azınlıklar sorunundaki politikanın tezlerinin hazırlanması,
     d) Sendikal tek cephe sorunu ve bunun kazanılması,
     e) Fabrika ve atölye hücreleri modeline dayanarak partinin yeniden örgütlenmesi,
     f) Parti tüzüğü ve partide işçilerin teşkilat ve yönetim hegemonyasını sağlayacak biçimde sosyal bileşimin iyileştirilmesi,
     g) Partinin gizli aygıtının düzenlenmesi ve bir gazete ve derginin çıkartılması,
     h) Mali sorun
     i) KUTV’daki Türk komünist işçilerin eğitim programının gözden geçirilmesi. Sürgün edilmiş yoldaşların ölüm ve intihar nedenlerini ve KUTV’daki Türk şubesinin durumunu nesnel olarak incelemek için özel bir komisyonun tayini”.

Özellikle, önceki belgelerde gördüğümüz partinin sorunlarını çözmede organik yaklaşımı sürdürmenin yanı sıra, sol, diğer sözde benzer görüşlü partilerle birleşik cephe yerine “tek bir sendika cephesi”ni desteklediğini gösterdi. Bu, sol için yeni bir şey değildi: İstanbul solu, komünist olmayanlarla her türlü işbirliğine her zaman karşı çıkmış ve sosyalist ve sosyal demokrat partileri yok etmek için aktif olarak çalışmıştı. Anadolu solu, sol milliyetçilerle birleşmeye kadar gitmiş ve bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalmış, partiyi neredeyse şüpheli liderlere kaptırmıştı. Bakü solu, Mustafa Suphi ve diğer yoldaşların ölümüne yol açan komünistler ve Kemalistler arasında ortak cephe kurulması fikrinin reddedilmesinden doğmuştu. Yine de bu atıf, solun yaklaşımına bir isim verdiği için önemlidir.

Fabrika hücreleri modeline göre partinin yeniden örgütlenmesi konusundaki atıf ise, Ginzberg’in 1924 tarihli Türkiye’de İşçi Hareketinin Devrimci Büyümesi başlıklı metniyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu metinde fabrikalarda, sendikalarda ve mahallelerde grupların örgütlenmesi ele alınmaktadır. Dolayısıyla, solun yaklaşımının fabrika hücrelerinin oluşturulmasına karşı olmadığı, ancak iç örgütlenmeyi bu tür sınırlı organlarla sınırlamadığı, aynı zamanda sendika ve yerel grupların kurulmasından yana olduğu sonucuna varabiliriz.

Ginzberg ve Süleyman Nuri dışında, bildirgede muhalefet nedeniyle parti çalışmalarından dışlanan en önemli sol liderler Nevşirvan, Vanlı Kazım ve Torosyan’dı.

Sol Muhalefet fraksiyonunun kurulduğunun ilan edilmesinden sonra tarihte solun izini sürmek imkansız olmasa da zordur. Vanlı Kazım, 1926’da Merkez Komitesine seçildi ve bu tarihten sonra muhalefette aktif bir rol oynadığına dair hiçbir kanıt yoktur. 1925’ten sonra sol hakkında en önemli bilgi kaynağı, 19 Temmuz 1929’da Alman sol muhalefet örgütü Leninbund’un gazetesi Die Fahne Des Kommunismus’ta (Komünizmin Bayrağı) yayınlanan “Türkiye’deki Durum” başlıklı makaledir:

“Türkiye’nin Küçük Asya kesimindeki işçiler, zanaatkarlar vve küçük burjuvazi, Kemalist hareketin yabancı emperyalimine direnme ve karşı çıkma politikasını desteklemişlerdi. İstanbul ve Avrupa TürkiyeSindeki nüfusun Anadolu’daki hareketten işgal dolayısıyla ayrı düşmüş aynı unsurrları, sendikalist ve sosyalist karakterde çeşitli gruplar meydana getirmişlerdi. Bakü merkez olmak üzere Güney Kafkasya’daki Türk aydınları, savaştan artakalan subya ve askerler tarafından bir Komünist Partisi kurulmuştu. Ancak bu partinin Türkiye’deki proletarya hareketi ile hemen hemen hiçbir bağlantısı ve onun üzerinde herhangi bir etkisi yoktu (1920-21). 1921’de Merkez Komitesi tam kadro ile Bakü’Den Türkiye’ye doğru yola çıktı: Kemalist hareketi gözlerinde fazla büyütmüşler, onu anti-emperyalist ulussal kurtuluş savaşı yapan, proleter akımıyla sıkı sıkıya bağlı bir hareket olarak görmüşlerdi. Ne var ki, yola çıkanlar ancak Trabzon’a kadar gidebildiler. Burada bir motora kapatıldılar ve katledilip denize atıldılar. Bu sırada, savaş boyunca Almanya’da çalışmış, bilgi ve deneyim edinip yetişmiş işçiler ve aydınlar İstanbul’a dönmüş bulunuyorlardı. Bunlar çeşitli küçük gruplar oluşturmuş ve 1922’de, ertesi yıl toplanan Komintern’in IV. Kongresi’nde üyeliği kabul edilen TKP’ni kurmuşlardır. TKP’nin 1925’e kadar yüzde 93’ü aydınlardan ve işçi aristokrasisinden meydana geliyordu. Parti köylüler arasında hiç çalışmıyor, işçiler arasında pek az faaliyet gösteriyor, kadınları da tamamen ihmal etmiş bulunuyordu… 1926-27’de Moskova’da öğrenim gören komünist üyeler Türkiye’ye döndüler. Bunlar hemen Partinin Merkez Komitesi’ne karşı muhalefete geçtiler. 1927’de muhalefetlerini Komintern’in Merkez Komitesi’ni de kapsayan bir ölçüye vardırdılar. Muhalif bir Merkez Komitesi oluşturdular ve sonra hepsi birden, özellikle partiden ve Komintern’den atıldılar”.

Yukarıdaki metinde, Türkiye Komünist Partisi olarak sadece 1920’de Mustafa Suphi tarafından kurulan parti ve 1922’de İstanbul’da resmi şube olarak tanınan Aydınlık’ın kabul edildiği açıktır. Leninbund’un anlatımında kafa karıştırıcı görünen şey, partide eski solun hiç bahsedilmemesidir. Ancak bu anlaşılabilir bir durumdur, çünkü bu militanların çoğu o dönemde hala Sovyetler Birliği’ndeydi ve uluslararası muhalefete katılımlarının kamuoyuna açıklanması, Rusya ve Kafkasya’daki Türkçe konuşan göçmenler ve öğrenciler arasındaki faaliyetlerini önemli ölçüde kısıtlayacağı açıktır. Moskova’da okuduktan sonra Türkiye’ye dönen komünistler, eski solun etkisi altındaki KUTV öğrencileri olmalıdır.

Yukarıdaki eleştiriler, Mustafa Suphi’ye dair eleştirilere kadar solun eleştirileriyle uyumlu olduğu için, daha deneyimli parti liderlerinin bunları zaten dile getirdiği bir ortamda genç militan öğrenciler tarafından uydurulmuş olamaz. Nitekim belgeler, Şefik Hüsnü’nün 1926-27’de Komintern’den muhalefetçiler de dahil olmak üzere çok sayıda KUTV öğrencisinin geri dönüşünü talep ettiğini göstermektedir. Ayrıca, Aydınlık’ın liderlerinden Ali Cevdet’in Şefik Hüsnü’ye yazdığı bir mektup, Ekim 1927’de sol fraksiyonun varlığını doğrulamaktadır.

1927, aynı zamanda, daha önce Halk İştirakiyyun Fırkası’nda olan İsmail Bilen ve Hüsamettin Özdoğu’nun ülkeye dönerek Adana ve İzmir komitelerinin sekreterliğini üstlendikleri ve Merkez Komitesi’ne karşı yeni bir muhalefet başlattıkları yıldı. 1927 sonbaharındaki tutuklama dalgası, Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir liderliğindeki merkez komitesinin önemli bir kısmının Kemalistlere teslim olarak tüm parti sırlarını ifşa etmesi ve birçok parti üyesinin tutuklanmasına neden olmasıyla partiyi derinden sarsmıştı. Bilen ve Özdoğu daha sonra Merkez Komitesine girdiler ve Şefik Hüsnü tutukluyken Hasan Ali Ediz’in temsil ettiği Aydınlık çizgisiyle sık sık çatıştılar. Tutuklama dalgası, burjuva parti liderlerinin ihanetlerinden bıkmış olan Vanlı Kazım’ın da Merkez Komitesi’nden ve partiden ayrılmasına neden oldu, ancak Vanlı Kazım “dürüst yoldaşlarla” temasını sürdürdü. Salih Hacıoğlu hapisten çıktıktan sonra Rusya’ya gitti ve Şefik Hüsnü kısa süre sonra onun partiden resmi olarak ihraç edilmesini sağladı.

1929’da, partinin içinde Nazım Hikmet, Hamdi Şamilov ve Mustafa Börklüce’nin önderlik ettiği bir başka muhalefet oluştu. Hasan Ali Ediz bu muhalefeti şöyle tanımlıyordu:

“Nazım ve Şamil amaçlarını şöyle formüle ediyorlarmış: ‘Parti içinde sağ sapmaya (Şefik Hüsnü ve Hasan Ali Ediz’in grubuna) ve sol sapmaya (Laz İsmail ve Hüsamettin Özdoğu grubuna) karşı var gücümüzle mücadele etmeli ve TKP çapında Stalin rolü oynamalıyız.’”

Ancak 1929 muhalefeti, kısa sürede 1927 muhalefetiyle güçlerini birleştirdi. Vanlı Kazım, artık parti üyesi olmamasına rağmen ortak muhalefetle birlikte çalıştı. 1930’da Nazım Hikmet, Hüsamettin Özdoğu, Hamdi Şamilov ve Mustafa Börklüce, Hasan Ali Ediz tarafından Komintern’in kararıyla partiden ihraç edildikleri konusunda bilgilendirildiler. Söz konusu liderler bu habere inanmadılar. 1932’de, ortak muhalefet sendikalar ve bir kongre organize etti. Kongre, partinin birliği sağlamak için Nazım Hikmet’i fiili sekreter olarak seçmesine rağmen, Şefik Hüsnü’yü genel sekreter olarak seçti. Kongrenin ardından bir dizi tutuklama yaşandı. Bu arada Aydınlık fraksiyonu, Hasan Ali Ediz’in liderliğindeki resmi parti ile Hikmet Kıvılcımlı’nın liderliğindeki Şefik Hüsnü’yü daha iyi temsil ettiğini iddia eden bir gençlik grubu olarak ikiye bölündü. Eski grup aynı yıl bir kongre düzenledi ve Nazım Hikmet ile diğer ortak muhalefet liderlerini resmi olarak ihraç etti, ancak bu durum 1935 yılında Türkiye Komünist Partisi’nin resmi yayını olan Orak Çekiç’te yayınlanan kara listeyle kamuoyuna duyuruldu. Komintern’in tüm desteğine rağmen, resmi Aydınlık liderliğinin parti üzerindeki kontrolünü kaybettiği açıktı.

Ortak muhalefet, Şefik Hüsnü’nün “Troçkist polis muhalefeti” olarak adlandırdığı şeyi desteklemek yerine Komintern ile uzlaşma umudunu hala koruyordu, ancak Komintern’in kendisinin dağılmasından birkaç yıl önce, 1937’nin başlarında, Türkiye Komünist Partisi “merkeziyetçilikten uzaklaştırıldı”, yani tasfiye edildi. Şefik Hüsnü’nün 1934’te Komintern’e sunduğu raporda da belirttiği gibi, ortak muhalefet ideolojik olarak heterojendi:

“Parti eylemine alabildiğine zarar veren bir iç güçlükle yüz yüze bulunuyordu. Sol fraksiyonun doğrudan işbirlikçileri, bu uğrağı, Parti Merkez Komitesi’nin uygulamaya çalıştığı yeniden örgütlenme ve disiplini pekiştirme önlemlerine karşı koymak amacıyla örgütlü bir muhalefet halinde bir araya gelmek için ve Parti yönetimini ele geçirmeye kalkışmak için uygun buldu… Partinin teknik aygıtının bir bölümünü ele geçirmeyi ve Merkez Komitesi ile birkaç taşra örgütünün arasına girmeyiy başaran bu unsurlar, her soydan (oportünist, menşevik, troçkist, küçük-burjuva siyasetçisi veya basit provokatör) döneklerle ilkesiz bir koalisyon oluşturdular ve kitlelere kendilerini gerçek parti olarak sunmaya yeltendiler… Merkez Komitesi tarafından uyarılan Komünist Enternasyonal’in Doğu Sekreterliği, ona etkili bir destek verdi; siyasi komisyon tarafından kabul edilen ve yayınlanan bir mektupla bu ‘muhalefet’ bir polis provokasyonu olarak teşhir edilip açıkça mahkum edildi ve Türkiye’nin tüm devrimci emekçileri bu muhalefete karşı mücadele etmeye vve Komünist Enternasyonal’in tam güvenine sahip Merkez Komitesi’ni izlemeye çağrıldı”.

Şefik Hüsnü, parti içinde işbirlikçileri olan ayrı bir sol fraksiyonun varlığını kabul ederek, sol ile 1929’da oluşturulan heterojen ortak muhalefet arasında ilişkiler olduğunu doğrulamaktadır. Vanlı Kazım, solun ortak muhalefeti etkileme çabalarında rol oynamış olabilir. Her halükarda, sol, tüm muhalefeti Leninist doktrinine çekme girişiminde başarısız oldu. Bu muhalefetin resmi lideri Nazım Hikmet, Aydınlık gençliğinden tanıdığı Hikmet Kıvılcımlı’ya, orada öldürüleceğini düşündüğü için Rusya’ya gitmekten kaçındığını söylemiş olsa da, Kıvılcımlı bu iddiayı saçma bulacaktı. Ortak muhalefet, Komintern ile ilişkilerinde Stalinizme hiçbir zaman açıkça karşı çıkmadı. Dahası, Nazım Hikmet, 1938’de ordu ve donanmayı isyana teşvik etmekten tutuklanmadan önce, Stalin’in 1936 Rus Anayasasını çok demokratik olduğu için öven bir broşür de kaleme alacaktı.

1946’da, ortak muhalefetin Hüsamettin Özdoğu, Mustafa Börklüce ve Hamdi Şamilov gibi bazı eleştirel Stalinist üyeleri, komünist olmayan solcu bir entelektüelin liderliğinde, yasal bir sol sosyal demokrat parti olan Türkiye Sosyalist Partisi’ni kurmak için bir araya geldi. Şefik Hüsnü buna karşılık, sosyal demokrat programında önceki partiden ayırt edilemeyen rakip yasal Sosyalist İşçi ve Köylü Partisi’ni kurdu. İki parti, sendika hareketinde etki için kısa bir süre rekabet etti ve aynı zamanda birleşme müzakereleri yürüttü, ta ki her ikisi de yasaklanana kadar. Her ikisi de Rusya’da bulunan Nazım Hikmet ve İsmail Bilen, Şefik Hüsnü’nün 1959’daki ölümünden sonra Türkiye Komünist Partisi’nin yeniden doğuşunda önemli bir rol oynadılar ve Türkçe bir radyo istasyonu kurarak, sendika liderleri tarafından kurulan ve 60’ların başında parlamentoya girmeyi başaran sol sosyalist bir parti olan Türkiye İşçi Partisi’ne ilham verdiler. En nihayetinde İsmail Bilen Türkiye Komünist Partisi’nin resmi lideri oldu.

Katı bir Breznevci olan Bilen, ölümünden kısa bir süre önce partiyi Avro-komünistlere emanet etti. Yıllar boyunca ortak muhalefetin destekçisi olan Salih Hacıoğlu, 1949’da kazara tutuklanana kadar Azerbaycan’ın kırsal kesimlerinde veteriner, Moskova’da ise Türkçe çevirmen ve öğretmen olarak çalıştı. 1954’te Sibirya’daki bir çalışma kampında öldü. 1971 yılına kadar yaşayan Vanlı Kazım, 1946’da yasal bir sosyalist parti kurma çabalarına katılmadı, Türkiye İşçi Partisi’ne veya resmi Komünist Partisi’ne de üye olmadı. 1961’de, daha sonra Türkiye Sosyalist Partisi’ne katılan eski bir ortak muhalefet üyesine anlattığı anılarında, ortak muhalefetin kalıntılarına eleştirel bir sempati duyduğunu ortaya koyuyordu:

“Türkiye’de tevkifatlar tevkifatları takip etti ve her seferinde bozgunculuk hep burjuvalar tarafından gelmişti. Açık olarak savcı bunlara ceza verilmemesini istemişti 1925-26-27-28-29-21-32 mahkemelerinde. Vedat Nedim, Baytar Cevdet, Hasan Ali Ediz isimlerini okurken savcu himaye istemişti.

1932 kongresinde de satış burjuva tarafından gelmişti. Legale çıkış 1946 sosyalist partilerde de öyle olmuştu.

1936-37 likidasyonundan sonra 1938 Nazım Hikmet’in kasti mahkumiyeti, bizim gözümüzü açmamış ki 1946’da Şefik Hüsnü’nün tuzağına düştük. Öyle zannediyorum ki biz işçiler kapitalist yanlısı burjuva aydınlarının yaldızlı sözlerine kanma saflığını söküp atmadıkça, yumruklarımızı sıkıp fabrika kapılarını beklemedikçe, kafalarımızı işletip kendi aramızdan aydın çocuklar yetiştirmedikçe ve kendi politik gücümüzü kurmadıkça bu savaş hep aleyhimize sonuçlanacak, ve burjuvazi biz genç öncüleri yetiştirmeden birer birer bizi saf dışı edecektir”.

Nitekim, Vanlı Kazım, ilerleyen on yıllarda yasal sol sosyalist partilere katılmayan geniş muhalefetin tek üyesi değildi. Halk İştirakiyyun Fırkası’nın En Sol ve Devrimci Fraksiyonu’ndan Ruşen Zeki, Sivas’tan geniş muhalefetin Anadolu örgütünü yönetmiş olmasına rağmen, hiçbir yasal partiye katılmadı.

Süleyman Nuri’nin muhalefet faaliyetlerini ne kadar sürdürdüğünü bilmiyoruz, ancak 1937’de Türkiye’ye gönderilene kadar Azerbaycan’da yaşadı ve Türkiye’de 1958’e kadar tutuklu kaldı. Rusya’dan ayrıldığında Büyük Tasfiyeler’in başlamak üzere olduğunu düşünürsek, bu mahpusluk muhtemelen hayatını kurtarmıştır. Daha sonra Rusya’ya döndü ve 1966’da vefat edene kadar sakin bir hayat sürdü. Ziynetullah Nevşirvan’ın kaderi hakkında çok fazla bilgi yoktur, ancak hayatının uzun yıllarını bir akıl hastanesinde geçirdiği ve bu durumun muhtemelen onun da hayatını kurtardığı bilinmektedir. Roland Ginzberg, İsmail Hakkı ve Bedros Torosyan’ın 1925’ten sonraki kaderleri tamamen bilinmemektedir, ancak sol fraksiyon var olduğu sürece onların da bir şekilde bu fraksiyona dahil olmadıklarını düşünmek zordur.




Belgeler

Bu çalışmanın son bölümünde sunduğumuz üç metinden ilki, 1925 tarihli solun Türkiye Komünist Partisi’nin Durumu Hakkında Bildirisi’nin siyasi bölümüdür.

İkincisi, Türk yoldaşların Leninbund’a yazdığı 1929 tarihli mektuptur. Birçok açıdan ilginç olan bu metin, yazarların solun tamamen yasadışı hale geldiğini açıkladıkları için, bu tarihten sonra solun neden başka kayıtlarının bulunmadığına dair olası bir açıklama sunması açısından da önemlidir.

Sonuncusu, Troçki’nin “Rusya’daki Gerçek Durum” adlı eserinin Türkçe çevirisinin 1929 tarihli önsözüdür. Bu metin, kendini Troçkist olarak tanımlamadan, Troçki’yi, komünizmin önemli bir lideri olarak övmesiyle dikkat çekicidir.




Türkiye Komünist Partisi’nin Durumu Üzerine Açıklama
1925

Türk burjuvazisinin yönetimi altında Avrupa emperyalizmine karşı ulusal kurtuluş mücadelesinin tamamlanması, giderek artarak varolan toplumsal çelişkileriyle birlikte yerel kapitalizmin gelişmesinin ivme kazanması için tüm siyasal-ekonomik önşartları yarattı. Emperyalizme karşı mücadelenin egemenliğine sahip olan ulusal burjuvazi, Türk bağımsızlığını sadece işçi sınıfının ve tüm köylü tabakaların aktif yardımıyla elde etti. Toplumsal meseleler diline çevrildiğinde bu bağımsızlık, burjuvazinin yığınları sömürme ve emekçi yığınlar tarafından yaratılmış artı değerlerin tümünü sahiplenme tekelinde Antantçı finans sermayesinden (o da beli bir dereceye kadar) bağımsızlığı anlamına gelir. Ancak gitgide Türk sanayi ticaret burjuvazisi, kendi amaçları için ve iktidarı ellerinde tutmak için, Antant emperyalizmine karşı ve iç feodal gericiğiliğe karşı devrimci aracın önünde durmadı (saltanatın yıkılması, Halifenin sınır dışı edilmesi ve ona, karşı-devrimci isyanlara karşı mücadele vb.); bu süreçte, bu burjuvazi işçilerin ve köylülerin yardımını sağladı.

Yerel burjuvazinin burjuva demokratik devrimi işçilere ve köylülere kimi demokratik özgürlüklerini verme anlamında kesin sınırına kadar götürmemesi ölçüsünde, işçilerin ve köylülerin asgari iktisadi taleplerini (sekiz saatlik iş günü, asgari ücret, teşkilatlanma, grev, basın, toplantı özgürlüğü, vergilerin düşürülmesi, tarım reformu vb.) gidermemesi ölçüsünde, tam tersine, zorbalık ve gericilik yoluna girip lerlemesi ölçüsünde (grev komitelerinin, sendikaların, Parti’nin dağıtılması, gazetelerin kapatılması vb.), Türkiye proletaryası ve yoksul kölüleri ve onların Komünist Partisi, burjuvazinin ülkede burjuva demokratik devrimin başında bulunmaya daha şimdiden yeteneksiz hale geldiği saptamasını yapmak zorunda kaldı.

Türkiye’nin uyuyan proletaryası, köylülüğün geniş kesimleriyle bağ içinde, kaçınılmaz olarak bu demokratik devrimin egemeni haline gelecektir.

Emperyalizmin boyunduruğundan kurtuluş mücadelesinin birinci evresinin tamamlandığının ayırt edici izleri olan bu olgular dikkata değerdir.

Bu mücadelenin ikinci evresi, demokratik devrimde proletarya egemenliğinin başlamasından doğmaktadır. Burjuvazi ile proletarya, yanısıra emekçi köylülük arasındaki sınıfsal çelişkiler, yerli sermayenin gelişimi, sömürü oranlarının yükselmesine ve yabancı sermaye akışına dayalı olarak ivme kazandığı ölçüde artmaktadır. Türk burjuvazisi, yabancı sermaye temsilcileriyle, daha yakın bir zaman önce, kurtuluş mücadelesinin sonucunun yarattığı güçler arasındaki yeni ilişkiye uygun düşen bir anlaşmaya vardı.

Oysa yerli burjuvazinin artışı, aynı zamanda Türkiye proletaryasının da artışı anlamına gelir. Türkiye proletaryasının sınıf bilincinin gelişimi, son yıllarda, kapitalist ilişkilerin ülkede gelişiminin genel akışına uygun biçimde ilerlemektedir; kapitalist ilişkilerin artışı, sanayi proletaryasının gitgide artan yeni kadrosunu oluşturmaktadır.

Nihayet, nasıl ki Türk kapitalizmi ilk gençliği yaşıyorsa, Türk proletaryası da kendi çıkarları doğrultusundaki mücadelede artan bir etkinlik göstererek, kendi sınıfsal çıkarlarının kabul edilmesinin şafağında yaşıyor (1920-23’te işçilerin tümünün %10’u grev yaptı. 23’ten 25’e kadar 50,000 işçi grevdeydi, yani işçilerin %25-30’u). Kısacası, bu dönem, işçi hareketindeki yükselişin eşlik ettiği sınai yükseliş olarak nitelenebilir.

Ancak aynı zamanda Türk burjuvazisinin proletarya hareketinin böylesi bir genişlemesinin sonuçları konusundaki endişesi de artıyor. Baskılar burjuvaziye yetersiz görünüyor. Bu nedenledir ki geçmişinde zengin bir polis sosyalizmi (Hilmicilik, 1921’de Kemal Paşa’nın komünist partisi vb.) deneyimine sahip Türk burjuvazisi, şimdi de kendiliğinden işçi hareketlerinin sömürücülere karşı devrimci proleter sınıfının bilinçli mücadelesi haline dönüşmesine ket vurmak için harekete geçmektedir.

Türk burjuvazisi, ileri işçilerin devrimci Marksist fikirleri almasına ve komünist öncünün geniş işçi yığınlarıyla ilişkiye geçmesine ket vurmak için harekete geçmektedir. Ve nihayet burjuvazi, komünist öncü içinde burjuva veya yarı burjuva unsurlarla, bunları akıl yürütecek yazarlardan oluşmuş sekter bir gruba dönüştürerek, beşinci kol olarak, işbirliği yapıyor. Nitekim, bu alanda Rus burjuvazisinin (Struve, Bulgakof ve Berdiayef’inki gibi legal marksizm) ve İngiliz burjuvazisinin (Fabiancılık) tarihsel deneyimi, iktidara gelmiş Türk burjuvazisinin sınıfsal konumu için genel olarak yeterince kullanışlı görünüyor.




Türk Muhalefeti’nin Leninbund’a Mektubu
Die Fahne Des Kommunismus, 20 Eylül, 1929


Değerli yoldaşlar!

Biz Türk muhalif yoldaşlar, sizlere en yürekten selamlarımızı gönderir ve ortak idealizimize sadıkane ve ısrarla hizmet edeceğimize sizi temin ederiz. Muazzam mücadelemizi sarsılmaksızın devam ettireceğimize ve hedefimiz olan proleter dünya devrimine ulaşmak için olabilecek ve olabilir görünmeyen her şeyi yapacağımıza inanıyoruz.

Değerli yoldaşlar! Karanlık ağır geçmişimizin boş inançları bu yolda adımlarımızın yanında gelmeyecek, tersine, açılmış gözlerimiz ve tutuşmuş yüreklerimizle, gelecek dünya devriminin ateşi ve her dakikanın bizi hedefe biraz daha yaklaştırdığına sarsılmaz inancımızla bu kayalık yolda hızlı adımlarla ilerleyeceğiz.

Aziz öğretmenler! Bizim durumumuz, Türk proletaryasının durumu, sizin yazıda anlatılandan daha kötüdür. Güçlerini feodalizmden kurtulma savaşımına katmış olan Türk proletaryası, Kemalistler tarafından burjuva cumhuriyetini kurmak için istismar edildi, şimdi de bu proletarya, durumunu gittikçe sağlamlaştıran Kemalist devletçe eziliyor ve ağır zincirlerle çarmıha geriliyor. Proletaryayı bu kölelikten kurtarmak istemiş ve bu yolda savaşım yürütmüş olanlar kısmen memleketten sürülüp çıkarılmışlar ya da zindanlara atılmışlardır; geriye kalan çoğunluk ise, Komünist Partisi gibi, mücadelenin güçlüklerinden yılarak, proletaryayı burjuvazinin pençesine yapayanlız terk etmiş, esasen derinliğine duymadıkları proleter savaşım duygusunu kaybetmiş ve fareler gibi saklanacak delik aramışlardır. Burjuvazi savaş alanını boş görüyor, kendisini ülkenin itirazsız efendisi olarak hissediyor ve yenik düşmüş, talihsiz proletarya karşısında sevinçten göbek atıyor. Burjuvazi, gücünü kıracak ve zincire vurulmuş proletaryayı kurtaracak daha kuvvetli ve şiddetli bir darbenin dışarıdan geleceğini bilmiyor ya da bilmek istemiyor, oysa proletarya, bu yardımdan ötürü, burjuvaziye hak ettiği yanıtı verecektir.

Büyük savaşımın değerli öncüleri! Burjuvazinin sırtına inecek darbe, sizlerin önderliğiniz, sizlerin doğrultunuz, sizlerin maddi ve manevi yardımlarınızdır! Sizlerden alacağımız böyle bir silah, böyle bir savaşım aracı olan biz Türk muhalefeti, bu araçtan, burada proletaryayı kurtarmak ve ayakları üstünde durur hale getirmek, yaralarını iyileştirmek ve bu biçare proletaryadan dünya proletaryasının demirden bir parçasını yaratmak için azami şekilde yararlanmayı kendimiz için görev biliyoruz. Bizim görevimizdir bu! Ve bu savaşımda, sizin talimatlarınıza uyarak, hiçbir engelden yılmayarak, gözlerimiz ileriye çevrili, hedefe doğru hızla, başlarımız dik olarak yol alacağız. Mektubunuzda anlattığınız tehlikeler bizleri gölgelerimiz gibi adım adım izleyecek; fakat biz bu tehlikelerden ürkmeyeceğiz, bunlara önem vermiyoruz; çünkü biz burjuvazi için, onun bizim için olduğundan daha büyük bir tehlike oluşturuyoruz.

Şimdi çok dikkatli olmamız, işe kurnazca başlamamız, şeytana pabucunu ters giydirmemiz gerektiği konusunda sizinle aynı fikirdeyiz; özellikle, daha önceki muhalefetleri yeni, genç, sağlıklı bir Leninist muhalefet etrafında birleştirmek istediğimiz sırada, parolamız; tam ve kesin gizlilik ve sımsıkı beraberliktir. En küçük bir yanlışın bize önüne geçemeyeceğimiz kadar büyük zararlar verebileceğini ve bu zararların hareketimizi, kısa bir süre için de olsa, felce uğratacağını biliyoruz. Bu, geri kalmış bir ülkede hızlı, canlı ve başarılı olarak çalışmak zorunda bulunan bizler için çok kötü ve tehlikeli olacaktır. Her büyük tehlikenin en büyük zaferi ve en güzel ödülü içinde gizlediğini ve onlara ulaşmak için bütün bu tehlikelere göğüslerimize siper edeceğimize emin olmanızı bir kere daha belirtmek isteriz.

Sözlerimize son verirken, bizi kendi muhalefet saflarınıza kabul etmenizden duyduğumuz sevinci ifade eder, sizlere komünistçe ateşli selamlarımızı gönderir ve bizleri unutmamanızı dileriz.

Türkiye Muhalefeti




Troçki’nin “Rusya’daki Gerçek Durum”una Giriş
1929

Troçki’nin “Rusya’nın Gerçek Durumu” adlı eserinden yola çıkarak yayımladığımız bu çevirinin bugünkü Sovyetler hakkında yayımlanmış sayısız eserden tamamıyla ayrı bir özelliği vardır. Bu ne Sovyet düşmanları tarafından, ne de onun meddahlarının becerisiyle yazılmış bir esere benzer.

Bilindiği gibi Avrupa ve Amerika’da çeşitli dillerde bazı adamlar tarafından Sovyet Rusya hakkında birçok kitap yazılmıştır. Çevirdiğimiz bu eser – dediğimiz gibi- bunların hiçbirine benzemez. Yazarın durumu bunu ispat için yeterlidir.

Troçki’yi, Lenin ile beraber, Sovyet Rusya’nın esasını koyan ve Kızıl Orduyu teşkil eden “Yoldaş” Leo Troçki’yi kim bilmez?!

Lenin’den sonra kendisini Komünizmin ve Bolşevizmin en büyük lideri gibi gören ve bazen hatta Lenin’in liderliğini bile bir takım kayıtlarla kabul eden Troçki şimdi, Lenin’den sonra, idareyi eline geçirmiş bulunan Stalin tarafından partiden çıkarıldıktan sonra, zararlı bir karşı devrimci gibi, şimdi de Sovyet sınırı dışına sürülmüştür.

Kendisi ile beraber Stalin rejimine karşı muhalefete geçen Zinovyev ve Radek gibi liderlerin tekrar parti bürosuna, yani Stalin’e sığınma eylemlerine rağmen, Troçki, kendisini Komünizmin hakiki lideri sıfatıyla görmekte ve taraftarlarına manevi rehberlik etmektedir.

Verne adını taşıyan bölgede sürgün yerinde yazdığı mektuplar, makaleler, bazen de kitaplarla o, kendi taraftarlarını medeniyetin durumu hakkında aydınlatır ve ne yapmak gerektiği konusunda onlara direktifler verirdi. Benzer bir işleve uygun olarak yazdığı bu cilt vaktiyle gizlice basılarak Rusya’da dağıtılmıştır. Sonra Troçkistlerin takibine başlanınca bu kitap da toplatılmış, fakat bir kopyası, bir yolunu bularak Almanya’ya kadar gelmiş ve burada Almancaya çevrilerek Avalun – Verlag Hellerau Yayınevi tarafından basılmıştır.

Biz bu önemli kitabın bazı kısımlarını yayımlamaya karar verirken ne Troçki’nin tezlerinin savunusunu ne de onun Stalin taraftarları ile yaptığı tartışmanın haklı olup olmadığını dikkate aldık. Amacımız hiç şüphesiz bugün Rusya’daki gerçek duruma, bulunduğu makam sebebiyle herkesten daha çok bilgi sahibi olacağı ortada olan bir kişinin “Rusya’daki koşul hakkındaki bilgilerini Doğu siyasi meclislerine ve kamuoyuna, özellikle Türkçe okuyan okurlara bildirmektir. Bu bilgilerin gerçek değerine hiçbir zarar vermemek için biz, çevirdiğimiz bölümleri ne yorumluyor ne de eleştiriyoruz.

Söyleyin, dün Kızıl Ordu başkumandanı, Sovyetlerin Savunma ve Donanma Komiseri, Lenin’in arkadaşı ve Dünya Komünizminin lideri, bugün gazaba uğramış ve kovulmuş olsa da Komünizm devriminin idealistik ilkelerini ısrarla savunan “Ortodoks Komünizm” taraftarlarının yılmaz önderi Leo Troçki (Bronstein) olduğunu dikkate alarak, sonucu değerli okurlar kendileri çıkarsın!






Sonuç
Bu Gelenek Bizim İçin Ne Anlama Geliyor?

Türkiye’deki sol geleneğin en önemli sorunu ulusal sorundu. İstanbul, Anadolu ve Bakü solcuları arasında nüans farklılıkları olsa da, yıllar boyunca Türkiye’de bu konuyu ele alış biçimleri, Kemalistlere ve genel olarak ulusal harekete karşı takınacakları tutum, Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi’nin Ulusal ve Sömürge Sorunu Üzerine Tezleri’nin örnek bir uygulamasıydı.

Komintern, Batı Avrupa partilerini sosyal demokratlarla birleşik cepheler ve hatta işçi hükümetleri kurmaya ikna etmeye çalışırken, Türkiye’deki sol, sosyal demokrat ve sosyalist partileri yok etmeye ve tabanlarını kızıl sendikalara kazanmaya kararlıydı. Bu nedenle, Türkiye’deki sol, başından itibaren tek sendika cephesi olarak adlandırılan, aşağıdan birleşik sendika cephesi taktiğini uyguladı.

Anarşizme her zaman karşı çıkan sol, Avrupa’daki “konsey komünistlerinin” hatalarına asla kapılmadı. Türkiye’deki sol, İtalya’daki sol gibi, her zaman Leninistti.

Örgütsel konularda sol, başlangıçta parti disiplini çerçevesinde sabırlı bir mücadele yürüttü, ancak sonunda Türkiye’deki parti ve proletaryanın çıkarlarının tehlikede olduğu anlaşılınca fraksiyon mücadelesine girmek zorunda kaldı. Sonunda sağ ile hesaplaşmanın zamanı geldiğinde, solun çözümü demokratik olmaktan Ziyade organikti; seçimler ve kongre çoğunlukları yerine en iyi yoldaşların seçilmesine dayanıyordu.

Solun, o dönemin heterojen hareketinde birçok düşmanı vardı, ancak en önemlisi şüphesiz Aydınlık’tı. Siyasi ve sınıfsal yapısı burjuva olan Aydınlık, hareket içinde her zaman bir burjuva sınıf bloğu olarak hareket etti, sendikal çalışmaları sabote etti ve solun liderlerini sürekli karaladı.

Aydınlık’ın eylemleri, solun kızıl sendika tabanındaki işçiler arasında bir tepki yarattı ve sol bunu parti içinde proleter hegemonyası olarak formüle etti. Ancak solun liderleri, komünist olmak için işçi olmak gerektiğini veya proleter olmayan kökenli kişilerin partiden ihraç edilmesi gerektiğini asla iddia etmedikleri ve entelektüellerin parti çalışmalarında rol oynadığını inkar etmedikleri için işçici değillerdi. Onların kriterleri sosyolojik değil, politikti. Karşı çıktıkları şey, parti liderliğini domine eden ve parti pozisyonlarını belirleyen burjuva bir sınıf bloğuydu. Dolayısıyla, bağlam göz önüne alındığında, proleter hegemonyası formülasyonu doğruydu. Elbette bugün, bunu militanların sınıf kökenine bakılmaksızın, parti içinde proletaryanın tarihsel programının tam hegemonyası olarak yorumlayabiliriz. Türkiye’deki sol ile İtalya’daki sol arasındaki en önemli fark, Türkiye ile Rusya arasında sıkışıp kalan ilkinin bir akım olarak hayatta kalmayı başaramamış olmasıydı. İtalya’daki sol ise, hayatta kalmakla ve iki geleneğin ortak ilkelerini yaşatmakla kalmadı, aynı zamanda tüm hareketin sonraki on yıllarda yaşadığı felaket deneyimlerinden doğru dersleri çıkardı ve sonunda 1952’de Enternasyonal Komünist Partisi’ni yeniden kurdu.

İtalyanca ve Türkçe dillerinin uzaklığı nedeniyle, Türkiye’deki sol hala varlığını sürdürürken, iki sol arasında bir bağlantı kurulamamıştı.

Ancak şimdi, Türkiye’deki uzun süredir ölü olan solun militanlarının, boğulmuş ve unutulmuş sözleri uzaktan yankılanırken, onların zamanda yoldaşlarımız olarak partimizle birlikte olduklarına inanıyoruz. Yalnız değiller. Troçki’nin Rusya’da muhalefetinin ortaya çıkmasından önce İran, Kafkasya ve Orta Asya gibi dünyanın çeşitli yerlerindeki komünist partilerde de benzer sollar vardı ve bu gelenekler araştırılmayı bekliyor. Enternasyonal Komünist Partisi olarak görevimiz, sol geleneklerin fiziksel olarak var olduğu dönemin koşullarının bize engel olduğu bağlantıları, onların belgelerini ve tarihlerini inceleyerek ve deneyimlerinden dersler çıkararak kurmaktır.

Ancak bu şekilde, gömüldüğü ve unutulduğu geniş topraklarda gerçek komünizmin dirilişini gerçekleştirebiliriz. Bu anlamda, daha fazla kaynak bulunmaması nedeniyle şimdilik sonlandırdığımız Türkiye’deki enternasyonalist sol üzerine bu çalışma, yalnızca geçmişin bir incelemesi değil, tarihin ortaya çıkardığı en iyi komünist gelenekler arasında gururla yer alan ve geleceğin ait olduğu bir geleneğin sunumudur.






Notlar
  1. Zenginliğini savaş sırasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın himayesine borçlu olan savaş zenginlerinden ve partinin ticari işlerdeki aktif üyelerinden Sabur Sami, bu sıralar Alemdar gazetesini rüşvet yoluyla ayarladı, yani İttihat ve Terakki Fırkası’nın gizli örgütü bu kişi vasıtasıyla gazeteye para yardımı sağlıyordu. Bu arada, aynı kişi, Kayseri’de oturan kardeşleri Nurullah Sami ve Raşit Sami ile birlikte, gizlice Anadolu hareketine çalışıyordu. En önemli Türk-Yunan çarpışmaarı sırasında (Temmuz-Eylül 1921) sol ittihatçıların Yeni Gün gazetesini Nurullah Sami çıkarıyordu. Geri dön

  2. Bu büyük çiftlik sahipleri Aydın vilayetinde, Eskişehir kazasında ve Güney Batı Anadolu’da oldukça büyük etkiye sahipti. Karahisar kazasında, Menteşe’de ve Eskişehir’de harekete hevesle katıldılar. 70 köyü bulunan, Menteşe yöresinin toprak sahiplernden Hacı Ali Bey bu köylerin köylülerini büyük tarım yöntemleriyle çalıştırıyor ve büyük tahıl ticareti yapıyordu; bu bölgede milli hareketin gelişmesi için gerekli paranın büyük bir bölümünü bu büyük çiftlik sahibi sağlıyordu. Eskişehir’deki büyük çiftlik sahiplerinden Köprülü, Halil Ağa, Yeşil Ağa, Zade Halil ve Hacı Hafız Ömer MK’nin en aktif üyelerindendi. Geri dön

  3. Partisi adına Sivas Kongresine katılmak üzere Ankara’ya gelen Sosyal Demokrat Parti temsilcilsi, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın kendisine Kongre’ye katımasına izin verilmediğini bildiren bir telgraf vermesi üzerine, Eskişehir’e dönmek zorunda kaldı. Bunun sayesinde Eskişehirli işçiler milli birliğin neye yol açtığını hissettiler. Geri dön

  4. Bugün TBMM’nin oturumlarının yapıldığı binayı İttihat ve Terakki Fırkası Ankara Kulübü için kurdurtan İttihat ve Terakki Fırkası Sorumlu Sekreteri Necati Bey, Bursa, Aydın ve Saruhan vilayet komitelerinde çalışayordu. Bugün ise Saruhan milletvekili olarak TBMM’de yer alıyor. Geri dön

  5. Seçimler, 1878’de Mithat Paşa’nın geçirdiği ve bu defa seçimleri öne almak için kimi değişikliklerin yapıldığı seçim kanununa göre yapıldı. Bu kanun seçimin iki aşamada yapılmasını ve seçme hakkını kazanmak için belirli bir mülk sahibi olmayı ve belirli bir miktarda para ödemeyi öngörüyor. Bu burjuva kanunu, sermaye sahipliğine dayanıyordu. Kanunun hudut koyan şartları dikkate alındı, seçimlere müdahaleyi yasaklayan hükümleriyse unutuldu. Geri dön

  6. Savaş sırasında İzmir valisi olan ve Yunus Nadi ile ortaklık içinde üzüm ve tütün ticaretinden, askeri kurmay olarak ticarette aracı sıfatıyla apolet ticaretinden milyonlar vuran, demiryollarını eline geçirdikten sonra yerli tüccarları da etkisine alan Rahmi Bey, İngiltere ile dostluk propagandası yapan ve Mondros Antlaşması’nın bağlanmasına aracılık eden İttihat ve Terakki Fırkası “kardeşlerinin” önde gelenlerinden biriydi ve Malta hapishanesinden Londra’ya kaçtı. Geri dön

  7. 16 Ekim 1920 tarih ve 1640 nolu bu genelde İçişleri Bakanı Adnan Bey’in imzasıyla dağıtıldı.Geri dön

  8. Muvazzaf ordu ile milli kuvvetler arasındaki savaştan kendi amaçları için yararlanmak isteyen Yunan ordusu Bursa’dan Eskişehir’e doğru taarruza geçti (Ocak-Şubat 1921). Bu taarruz Eskişehir yönresindeki İnönü cephesinde üstünlük sağlayan muvazzaf ordunun zaferiyle sonuçlandı. Bugün Birinci İnönü zaferi olarak bilinen bu üstünlük, mıvazzaf ordunun yabancı ordulara karşı kazandığı ilk zaferdi. Bu zafer sonucunda hükümetin ve asker grubunun durumu güçlendi. Önceleri savunma amacıyla tarım, ticaret ve sanayi alanındaki tasarruf için özel bölgeler hedefleyen burjuvazinin hesapları yanlış çıktı: ekonomik ve ticari kriz başladı. Askerlerin tahakkümü burjuvazi için zararlı olabilirdi. Bu yüzden asker grubunu zafer dolayısıyla kutlamakla bilrlikte, Avrupa ile uzlaşmaya itmek gerekiyordu. Hükümeti Avrupa ile uzlaşma denemesine iten, işte bu burjuvalar oldu. Geri dön

  9. Liberal-burjuva Yeni Gün gazetesinin yayıncısı ve sahibi Yunus Nadi aynı zamanda hükümetin “komünist partisi” MK’nin üyesiydi. O, TBMM’nin Bakü elçisi Memhduh Şevket ile aynı gruba dahildir.Geri dön

  10. Bomonti fabrika işçilerinin en küçük grevinde 9 yaralı, 6’sı kadın. Bu grevciler 50 jandarmayı silahsızlaştırdı. Geri dön