Enternasyonal Komünist Partisi



Almanya’da AfD
Burjuva İllüzyonizminin Bir Başka Biçimi

 Almanya için Alternatif’in (AfD) Nazizme yaptığı açık ve doğrudan atıflar nedeniyle yaptığı açıklamalar, hem Almanya’da hem de yurtdışındaki diğer siyasi partiler arasında endişelere yol açtı. Biz ise “açıklamalara” fazla önem vermeyen karşıt bir yaklaşım benimsediğimizden birkaç gözlemde bulunmak istiyoruz.

 Burjuva ideolojisine göre, halkın -egemen halkın- iradesinin ifade edildiği araç olması gereken demokratik mekanizma; hem uluslararası hem de ulusal düzeyde çok küçük bir burjuva çevrenin, kapitalizmin oligarşilerinin keyfi iradesini dayatmak için müthiş bir araçtır. Seçmen kitlesi burjuvazinin dayattığı yöne doğru yönlendirilmektedir. Burjuvazi, ‘siyasi tartışma’nın “gündemini” belirler: Güvenlik, göç, ulusal egemenlik (ki bu elbette zayıflatılmaktadır), demokrasi ya da faşizm, Rusya ya da Amerika vb.

Seçim cephesinde burjuvazi yenilmezdir.

Bunun yerine, her ülkede burjuvazinin işçilere karşı neler planladığını ya da rakip burjuva devletler arasında nelerin tezgahlandığını inceleyebiliriz. Bu sefer Almanya’da ne oldu?

16 federal eyaletten biri olan Saksonya-Anhalt’ta, “aşırı sağ” parti AfD, 6 Eylül seçimlerinde oyların %44’ünü alarak çarpıcı bir sonuç elde etti; 2021’deki %21’lik oy oranını ikiye katlayarak eyalet parlamentosundaki 83 sandalyenin 39’unu kazandı.

Ancak AfD, hem sağcı hem de solcu partilerin iddia ettiği gibi bir ‘düzen karşıtı’ güç değildir; diğerleri kadar burjuva ve muhafazakârdır; görünürdeki farklılıklarına rağmen, “güvenlik” ve göçmen karşıtlığı üzerine kurulu uzun uzadıya demagojisinin ardında, devlet ve sermayenin tek gündemiyle aynı çizgide yer almaktadır.

Parti, savaşa ve Ukrayna’ya silah gönderilmesine karşı olduğunu, Rusya ile ilişkilerin yeniden tesis edilmesinden yana olduğunu söylüyor; ancak – açıkça refah devletinin aleyhine olacak şekilde – ulusal yeniden silahlanmayı ve zorunlu askerlik hizmetini destekliyor.

Bu hareket, ABD’li kapitalistler tarafından finanse ediliyor ve İsrail Devleti tarafından destekleniyor.

Bunun yanı sıra AfD, Zentrum sendikasının liderliğini sürdürmekte ve bu yolla işçilerin hoşnutsuzluğunu, farklı ten rengine sahip yoldaşlara yöneltmeye yardımcı olmaktadır.

Bu, tüm partilerin demagoji yarışına girdiği bir “tersine göç” meselesidir; tıpkı İtalya ve ABD’de olduğu gibi. Buralarda ‘sağcı’ hükümetler, ‘solcu’ hükümetlerden daha az sayıda göçmeni sınır dışı etmiştir. İspanya’da Sánchez, Meloni’den daha fazla göçmeni engellemekle övünmüştür. Amaç “yerli işçileri korumak” değil, farklı etnik kökenlerden işçileri birbirleriyle aşağıya doğru yarıştırarak ve sayıları aşırıya kaçtığında onları ülke dışına atarak, kapitalistlerin ücretlileri daha iyi sömürmesine olanak sağlamaktır.

Karşıdevrim dönemlerinde işçiler, burjuva “alternatiflerinin” yarattığı aldatmacaya kolayca kapılırlar. Güçlü bir sınıf hareketinin yokluğunda, hızlı bir şekilde proleterleşmekten korkan küçük burjuvazi ile birlikte milliyetçi yanılsamalara, kendilerini ezenler arasında görece “daha az kötü” olan seçeneğe sürüklenirler.

Almanya’daki fabrika kapanışları, toplu işten çıkarma duyuruları ve sosyal yardımlar ile emekli maaşlarındaki yapılan kesintilerle kendini gösteren krizin derinleştiği bu ortamda, işçi sınıfının oyları, bu yoksullaştırma politikalarının yanı sıra yeniden silahlanmayı ve Ukrayna’daki savaşa desteği hararetle savunan mevcut tüm partiler için dibe vurmuştur.

Demokratların ve liberallerin korktuğu gibi, Batı’yı bir “kara dalga” mı saracak? Burjuvazinin, bunu yapabildiği sürece kendi diktatörlüğünü parlamenter söylemlerin arında gizlemekte çıkarı vardır. Gerçek, yaygın ve örgütlü işçi mücadelelerinin yokluğunda, kapitalist sınıf, Lenin’in deyimiyle “kapitalizm için en iyi ambalaj kağıdı” olan demokrasi yalanını tercih eder. Tam da bir örtü işlevi görerek proleteryayı, reformist politikaları hayata geçirme ve ekonomik krizin üstesinden gelme sürecinde “seçim yapabileceğine” ve “katılabileceğine” inandırır.

İşçi sınıfının örgütlü mücadelelerinin yokluğunda burjuva propagandası, işçi sınıfının öfkesini, sözde “saldırı altında” olan gerçekte ise var olmayan bir demokrasinin savunulmasına yönlendirmeyi başarır; ekonomik krizlerin gerçek nedenlerini ve kapitalist kurumların rolünü işçilerden gizler ve işçilerin bilincini ve mücadelesini – hem sağdan hem de soldan – muhafazakar politikalara doğru yönlendirir.

Ancak sermayenin tek partisinde yaşanan tüm dönüşümlere rağmen burjuvazi, faşist seçeneği her zaman hazır tutar. Krizin derinleşeceğini ve işçilerin koşullarını daha da kötüleştirmek zorunda kalacağını bilir; bu nedenle daha şimdiden, demokrasi kisvesi altında baskıcı kararnameler ve giderek daha sıkı siyasi kısıtlamalar yoluyla hazırlık yapmaktadır.

İşçilerin mücadeleleri güçlendiğinde burjuvazi, devletin yönetimini – tıpkı 1922’de Mussolini ve 1933’te Hitler’in yaptığı gibi – açıkça faşist bir rejime devredecektir ve bu rejim, parlamentoda güven oyu alarak demokratik yolla iktidara gelecektir. Faşizm, demokratik devletin penceresinden değil ön kapısından girer.

Bu siyasi manevrada seçim sonuçlarının hiçbir anlamı yoktur – bu, sadece “siyasi yorumcuların” işsiz kalmamasını sağlamak için tasarlanmış bir yüzde oyunudur.

Demokrasi ve faşizm, belirli ekonomik ve toplumsal aşamalarda birbirine zıt değil, aksine birbirini tamamlayan kapitalist yönetim biçimleridir. Buna karar verecek olan AfD, CDU ya da SPD değil, onları finanse eden ve kontrol eden sanayi ve finans devleridir.

Burjuva soluna verilen oylar da açık diktatörlüğe doğru giden durdurulamaz gidişi engelleyemez; bunu ancak, demokrasinin arkasına saklanan burjuva sınıfının diktatörlüğüne karşı işçilerin toplumsal mücadelesi başarabilir.

Burjuva propaganda makinesini parçalamanın ve onun siyasi rejimini yıkmaya girişmenin yolu, seçim sistemi ve parlamento kretinizminin dışında, ücretli emekçilerin ve proletaryanın savunma amaçlı sınıf mücadelesinde, yani sendikal mücadelede yatmaktadır; bu mücadele, dünya kapitalizminin ekonomik krizi derinleştikçe kaçınılmaz olarak siyasi bir sınıf mücadelesine dönüşecektir.

Canlı bir işçi hareketinin -yani güçlü, sınıf temelli bir sendikanın- yokluğunda işçiler, öfkelerini var olmayan bir iç düşmana – göçmenlere – ve dış düşmana – ulusal burjuvazinin dünya pazarının paylaşımı uğruna çatışma içinde olduğu devletler koalisyonuna – yöneltmeyi amaçlayan boş burjuva “siyasi tartışmasının” içine hapsolurlar.

Sınıf temelli bir sendika, göçmenler ve işsizler de dahil olmak üzere işçi sınıfının en çok sömürülen kesimlerini örgütlemek için mücadele eder.