Enternasyonal Komünist Partisi Marksist Bilgi Teorisi Üzerine


Felsefe Notları

(Defterler, No. 1, 1928)




Özet - Sentez

1. Düşünce Tarihinde Sosyalizm
Gerçek bir hareket ve bir dizi görüş veya teorik bakış açısı olarak sosyalizm,
şu anda bizi ilgilediren ikinci yönüdür;
salt siyasi veya sosyo-ekonomik konularda bir fikriler sistemi değil, dünyanın tüm yöleri ve parçalarıyla kapsamlı bir anlayıştır.
Sosyalist kavrayış ile geçmişteki temel felsefi ekoller arasındaki ilişkiler ve farklılıklar:
– Eski Yunan kozmolojik felsefesi
– Yunan idealizmi (Hristiyan skolastisizmi
– Bilimsel Rönesans dönemi
– İngiliz empirizmi
– Alman idealist felsefesi
– Fransız Aydınlanması (19.yüzyil pozitivizmi)
– Yakın dönem neo-idealizmi ve neo-spiritüalizmi
Diyalektik yöntem ve metafizik
Sosyalizm,tarihsel ekonomik greçekleri bilimsel bir yöntemle ele alır.Onun için felsefenin indirgendiği nokta budur.
Marksist okulun teorik yönündeki ana çizgisi.
Sapmalar ve revizyonizm.
Teorik uyumsuzluklar.
2. Giriş Bölümü
Marksizmi karakteristik tezleri.
Ekonomik determinizm.
Artık değer teorisi.
Sınıf partisi ve devlet teorisi.
Felsefe.
3. ’Önkabul’ Bilgiler ve Bilgi Teorisi
Dünya ve düşünce
Matematik ve mantık, aklın iç yapılarının değilü deneyimin sonuçlarıdır.
4. Dünyanın Şematik Yapısı
Monizm ve düalizm.
Spiritüalizm;Tanrı’nın varlığı.
5. Doğa Felsefesi
Zaman ve mekan.
Zaman ve mekanın sonsuzluğu sorunu.
Düşünülemez olanı çelişkili ve yanlış olarak kabul etme iddiası.
Sonsuz sayı dizisi ve bu ikili alamın zamanın anlarına ve mekandaki noktalara uygulanması.
Diyalektiğin bu soruya nasıl yardımcı olduğu.
6. Evrenin Kökeni. Kant’ın Teorisi
Yalnızca yerçekimi ve ısıyı değil, atom içi enerjileri ve maddenin elektriksel teorisini de dikkate alan en yeni kozmogonik hipotezlerden bahsediş.
Hareketin,hareketsizliğin ve denge durumunun göreliliği.
Hareket ve konum enerjisi.
Göreliliğin diyalektik olmasının nedeni.
Einstein’ın teorisi.
Termodiamik teorisi.
Madde ve enerjinin korunumu ve kimyasal elementler hakkındaki modern veriler.
7. Organik Dünya
Bir olgular grubundan diğerine geçişin karakteri.
Organik dünyanın teleolojisi(vitalizm ve mekanizm).
Darwin ve türlerin dönüşümü.
Adaptasyon, varoluş mücadelesi,doğal seçilim,kalıtım.
Türlerin kökeni.
Hayvanlar bitkiler alemi, organik ve inorgaik dünya arasındaki sınıflar: yaşamın kökeni.
8. Biyoloji
Örgütlü organizmaların bir öğesi olarak hücre.
Yaşamın tanımı sorunu.
Albuminoid organizmalar, kimyasal bileşimleri ve yaşamları.
Bitkiden hayvana geçiş.
Duyular ve sinir sistemi.
Metabolizma,büyüme,hareket vb.
9. Ahlak ve Hukuk.Ölümsüz Doğruluklar
Üç bilgi grubu içindeki bilgide ebedi gerçekler var mıdır?Yoktur ve insan düşüncesinin egemenliğinden söz etmek de mantıklı değildir. Tıpkı doğru ile yanlış arasındaki karşıtlığın mutlak olmadığı gibi,iyi ile kötü arasındaki karşıtlık da mutlak değildir.Mutlak bir isan ahlakı yoktur;olası ve bilinen çeşitli ahlak kurallarının ortak bir temeli de yoktur.Her ahlak,tarihsel bir duruma ve bir sınıfın egemenliğine karşılık gelir
10. Ahlak ve Hukuk. Eşitlik
Doğuştan eşitlik doktrininin absürtlüğü
Toplumsal eşitsizliklerin kökeni.
Eşitlik taleplerinin tarihsel önemi: antik dünya, Hristiyanlık, feodalizm, kapitalizm.
Eşitliği proleter bir talep olarak bile,mutlak bir ilke değil,koşullu bir formül olması.
11. Ahlak ve Hukuk: Özgürlük ve Zorunluluk
Özgür iade ve belirlenme(determinizm) sorunu. Özgürlük, ancak doğal zorunlulukların bilgisi olarak kavranabilir. İnsan teknolojisinin başarıları özgürleştiricidir. İnsanlığın en büyük kuruluşunun gerçekleşeceği anlam
12. Diyalektik:Nitelik ve Nicelik
Çelişki bir çelişki midir?
Diyalektik yöntem ve çelişki.
Hareket.
Yaşam.
Düşünce alanında ve temel matematikte çelişkiler.
Marx ve asgari sermaye bağlamında niceliğin niteliğe dönüşümü.
Erime ve buharlaşma örneği.
Parafin serisine bir örnek.
13. Diyalektik: Yadsımanın Yadsıması
Dühring’in Marx’ın formülünü uygulamasını yanlış yorumlaması.
Marx ve mülksüzleştirenlerin(mülk sahiplerini)mülksüzleştirilmesi.
Marx’ta yadsımanın yadsınmasına dair örnekler.
Kanıtın,formülün erdeminde değil,tarihsel-ekonomik verilerde aranması.
İspatlama aracı olaak diyalektik ve mantık.
Diyalektik sürecin çeşitli örnekleri: tahılın çimlenmesi, böcek döngüleri.
Temel ve ileri matematikten örnekler.
Felsefe tarihinden ve Rousseau’dan(eşitsizliğin kökeni)alınan tarihsel örnekler.
Yadsımanın Yadsınmasının niteliği.





Giriş

Friedrich Engels, Anti-Dühring adlı eserinin 23 Eylül 1885 tarihli ikinci baskısının önsözünde, ortaya koyduğu doktrinlerin kökenini şöyle özetlemektedir.

Komünist dünya görüşü Marx’a dayanır ve ilk kez Felsefenin Sefaleti ve 1848 tarihli Komünist Manifesto’da ortaya çıkmıştır. Ardından, Kapital’in yayınlanmasına kadar yirmi yıllık bir olgunlaşma evresinden geçerek, o andan itibaren “bir yanda proleterlerin, diğer yanda özgür düşünceli bilim insanlarının” bulunduğu tüm ülkelerde giderek yaygınlaşmıştır.

Felsefenin Sefaleti ve Kapital esas olarak ekonomik konuları ele almıştır; Manifesto ise bir siyasi partinin programını oluşturduğu için, bunun sadece yeni bir iktisat ekolü ve yeni bir parti meselesi olduğu düşünülebilirdi.

Eksik olan, komünist görüşün dünyaya ilişkin genel kavrayışını özetleyen, dünyayı doğanın bize döndüğünü olgular bütününü, elbette insan ve onun işlevleriyle beraber ele alan bir metindi. Tek başına bu metin, komünist hareketin teorik içeriğini ve yalnızca karşıt sınıflar ve partilerle değil, aynı zamanda genel olarak dinsel, felsefi ve ideolojik söylem ve tutumlarla ilgili alınması gereken gerekli tavrı açıklığa kavuşturabilirdi.

Yeni doktrinin tezlerinden biri, hiçbir yazar veya ekolün ‘gerçeğin’ tam ve kesin ‘sistemini’ sunamayacağı olduğundan, bu görevi açıkça ve profesyonelce yerine getirmek özellikle zordu. Engels, sosyalizmi benimseyen ve beraberinde ciddi bir ideolojik karmaşa getiren Alman profesör Dühring’in yazılarında bir polemik fırsatı yakaladı; Dühring’in yazıları bugün tüm geçerliliğini yitirmiştir.

Yeni doktrinin tezlerinden biri, hiçbir yazar veya ekolün ‘gerçeğin’ tam ve kesin ‘sistemini’ sunamayacağı olduğundan, bu görevi açıkça ve profesyonelce yerine getirmek özellikle zordu. Engels, sosyalizmi benimseyen ve beraberinde ciddi bir ideolojik karmaşa getiren Alman profesör Dühring’in yazılarında bir polemik fırsatı yakaladı; Dühring’in yazıları bugün tüm geçerliliğini yitirmiştir.

Engels, yeni doktrinin aksine, Dühring’in eserinin öğretisini takip edebilmişti. zira yeni doktrinin öğretisi, fiziksel, organik ve insan dünyasının tüm bilimlerinden elde edilen temel verilerinin özetinden oluşacak ve insan düşüncesi ve eyleminin sorunlarının incelenmesiyle sonuçlanacaktı. Geleneksel düzende, sıra kısmen tersine çevrilmiştir ve bu, en azından dil açısından geleneksel araçlarla çalıştığımız için bugün bile kaçınılmazdır.

Anti-Dühring’den elli yıl sonra, çeşitli alanlarda edinilen bilgiler çoğalmış, hatta değişmiştir; ancak tersine, toplumsal koşulların tarihinin ve onun düşünceye yansıyan tarihinin iniş çıkışları, o zamanlar zaten mücadele edilen güçlüklerden bizi pek fazla kurtarmamıştır.

Komünist düşüncenin dünya görüşünün incelenmesi için Engels’in kitabı önemini sürdürmektedir, ancak bilim alanındaki son gelişmeleri dikkate almadan, hatta sözde felsefenin çağdaş metinlerini büyük ölçüde göz ardı ettiğimizi de göz önünde bulundurarak, bu kitap üzerinde çalışmak zor olacaktır.

Dühring, bugün pek ilgi çekici olmasa da ve onu alıntılamaktan bile vazgeçilebilse de, sonraki bölümlerde ortaya çıkan sonuçların kaçınılmaz olarak öngörülmesini gerekli kılmasına karşın, Engels’in eserinin öğretisini takip etmek mümkündür.

Bilim veya sözde bilim alanından ve tüm geleneksel veya son moda ideolojik yorumlardan doğan ve yeniden ortaya çıkan çeşitli sorunlar karşısında, doktrinin en iyi bilinen ve çoğunlukla onu ayıran özellikleri olan postulatlarını (varsayımlarını) koordine etmek gerekir; zira bunlar, burada ele aldığımız genel bağlantının eksikliği nedeniyle, çoğunlukla yanlış anlaşılmış ve yanlış ifade edilmiştir.

Sosyalizm, dar anlamıyla, ekonomik eşitliğe dayalı bir toplumsal düzen programından fazlasıdır; aynı zamanda, işçilerin çıkarlarını savunmak için bir toplumsal ve siyasi hareketten de fazlasıdır. Marksist anlamda sosyalizmi (ki bu, komünizmin orijinal tarihsel adıyla özdeşleşmiştir.) kabul etmek, doktrinin ve kolektif eylemin temel noktaları olarak aşağıdaki temel ilkelerin kabul edilmesinden oluşur:
    1. Ekonomik determinizm veya tarihsel materyalizm, insan topluluklarının eylem ve düşüncelerinin belirlenmesi ve gelişiminin olumlu bir açıklaması;
    2. Değer ve artı değer doktrini ve kapitalist üretimin gelişme yasalarıyla birlikte bilimsel açıklaması;
    3. İşçi sınıfının hareketini ve mücadelesini, iktidarı ele geçirmek için onun siyasi organı olan partiyi, işçi devletini veya proletarya diktatörlüğünü tanımlayan programatik sınıf, parti ve devlet doktrini.

Bu üç doktrin, Anti-Dühring’in ikinci ve üçüncü bölümlerinde (Ekonomi Politik – Sosyalizm) yazılmıştır.

Bunlardan birincisinin temel unsurlarıyla, eserin birinci bölümü (Felsefe) incelendiğinde de karşılaşılır; ancak ikincisi, Kapital’in çizgisinde bir incelemeyle daha uygun bir zemine oturur; üçüncüsü ise özellikle Manifesto’nun programatik kısmı temelinde gelişir ve bu özellikle önemli olduğundan dolayı, proleter mücadelenin daha da geniş tarihsel deneyiminden yararlanan, Lenin’in Devlet ve Devrim’i, bilinen saptırılma ve revizyone edilme çabalarından sonra onarıcı bir değere sahip olması bakımından özellikle önemlidir.

Engels’in taslağını çizdiği türden genel bir çalışma, yalnızca en iyi bilinen tarihsel, ekonomik ve politik tezleri koordine etmekle kalmaz, aynı zamanda bunları kabul eden ve bilinçsizce dışsal etkilerin nesnesi olmayı reddeden bireyin, geleneksel veya doğaçlama olarak, eksik düşünce akımlarına bağlı kalma “özgürlüğüne” sahip olmadığını, örneğin Protestan ya da Yahudi, teozof ya da spiritüalist, Platoncu ya da Spencercı, korumacı ya da Paretocu vb. olarak kalamayacağını veya olamayacağını,bu tür tutumları, proleteryanın ilerlemesine karşılık gelen düşünce veya eylem akımı içindeki hizalanmasıyla belirlenen tutmlardan ayırırken, aynı zamanda bu tutumları ortaya koyar.




Bölüm I

Geleneksel anlayışa göre, felsefe, dünya ve yaşama dair bilincin en yüksek biçimlerinin ortaya çıkışıdır; daha geniş bir anlamda, tüm bilgi ve iradenin ilkelerini kapsar. Her varoluş ve bilgi biçiminin ilkeleri felsefenin konusudur.

Bu ilkeler, bilme ve istemenin karmaşıklığını parçalara ayırabileceğimiz veya yeniden birleştirebileceğimiz en basit yapı taşlarıdır. Bir kez edinildikten sonra, bu ilkeler sadece bilinen ve ulaşılabilir bilgiler için değil, aynı zamanda henüz erişilememiş ve bilinmeyen alanlar için de değerli olacaktır

Böylece, felsefenin ilkeleri, farklı şekillerde eksik olan bireysel bilimlerin, doğayı ve insan yaşamını açıklayan birleşik bir sistem haline gelmek için ihtiyaç duydukları nihai tamamlanmayı temsil eder.

Bu nedenle felsefenin asıl konusu, öncelikle tüm varoluşun temel biçimleri ve ardından doğanın ilkeleri ve insan dünyasının ilkeleri doktrini olur.

Böylece, az çok tüm felsefi sistemlerin bize sunduğu üç grup ortaya çıkar. İlk grupta, varlığın ilkeleri, yani saf düşünceden aracılığıyla elde edilen temel tezler söz konusudur. Diğer iki grupta ise bu tezler doğaya ve insan dünyasına uygulanır

İlk grubun sonuçları, bir çok ekoller için az çok kapsamlıdır, ancak bir anlamda her zaman ön kabuller olarak ortaya konur

Aşkınlık felsefesi, bu ilk ilkelerin insan aklının sınırlı gücüyle ulaşılamaz olduğunu varsayarak, bunları ya daha yüksek bir bilinç, yani tanrısallık tarafından verilen olumlu vahiyler olarak ya da insan bilincine, hissedilen ancak analiz edilemeyen ve anlaşılamayan bir güç tarafından gönderilen bilgiler olarak ifade eder.

İçkinlik felsefesi, dış dünyanın bilgileri ve duyumları düşünceyi etkilemeden önce uyguladığını iddia ettiği saf düşünce yoluyla bu ilkeleri oluşturur.

Son olarak, deneyim felsefesi bile, deneyimde faktörlerden birinin insan benliği olduğu tezinden pek kaçamaz; deneyimin sonuçlarının bilişsel tertibinde ise bu daha da belirgindir.

Son olarak, deneyim felsefesi bile, deneyimde faktörlerden birinin insan benliği olduğu tezinden pek kaçamaz; deneyimin sonuçlarının bilişsel tertibinde ise bu daha da belirgindir.

Bunlar, “bilgibilimi" (gnoseoloji) sorusuna verilen çeşitli cevaplardır; ancak, çeşitli ön koşullara atfedilen farklı önemler bir yana, dış dünyayı maddi ve manevi, organik ve inorganik vb. çeşitli ayrımlarla ele almadan önce, bu soruyu dolaylı ya da dolaysız bir şekilde çözmenin gerekliliğinden kaçınılamayacağı tartışılmazdır, zira bu tür bir irdelemenin her unsuru, inanın bilişsel eylemini içerir.

Ve bu ön koşullar kabul edildiği sürece, felsefe ayrı bir doktrin olarak var olur ve pozitif ve deneysel bilginin boşluklarını “doldurma” iddiasını sürdürürken; bu iddiası, daha önce bahsetiğimiz ekollerde asgari düzeyde belirli biçimsel şemalardan yola çıkarak, “sahte görünüşlerine” rağmen, düşünen Ben’in içinden dışa yansıyarak azami düzeyde dünya-inşası sürecini amaçlama iddiasında bulunur.

Her ne olursa olsun, bu her zaman bir ilkeler meselesidir, yani dış dünyadan değil, düşünceden çıkarılan temel tezler meselesidir. Bu ilkeler, gerçek dünyaya uygulanmak üzere tasarlanmış oldukları ölçüde, her varlık için geçerli olmalıdır, dolayısıyla sadece birinci grubu değil, diğer iki grubu da koşullandırırlar.

Hegel’de ikinci grup doğa felsefesi, üçüncü grup ise tin felsefesidir. Sonraki iki grubun verileri, tamamen ideal olan birinci grubun yapılarından türetilmiştir.

Bu geleneksel kavramlara, bunların tamamen tersine çevrilmesi yönünde karşı çıkılmalıdır. İnsanın düşünmesi, bir dizi başka doğal süreçlerin neden olduğu ve koşullandırdığı bir süreçtir.

Düşüncenin yasaları ve ilkeleri, araştırmanın başlangıç noktaları olarak kabul edilemez, aksine araştırmanın varış noktalarıdır.

Bunlar, ilkelere göre yönetilmeyen dış dünyadan, yani doğadan ve insan aleminden alınmıştır: aksine ilkeler, doğal ve tarihsel gerçeklerle uyumlu olduğu ölçüde doğrudur.

Bilinç ve düşünce, önceden var olan ve aynı zamanda varlık ve doğaya karşı duran verili şeyler değildir; tıpkı insanın doğanın bir ürünü olması gibi, bunlar da insan beyninin ürünleridir ve dolayısıyla düşüncenin ve onun ilkelerinin, nihayetinde doğanın ürünleri olarak, doğanın tümüyle çelişmekten ziyade onunla uyum içinde olduklarını anlamak kolaydır.

Eğer varlığın, yani dünyanın şemasını aklımızla değil, aklımız aracılığıyla gerçek dünyadan türetmeye çalışırsak, o zaman felsefeye değil, dünyaya ve dünyada olup bitenlere dair pozitif bilgiye, yani pozitif bilime ihtiyaç duyarız.

Böylece felsefenin kendisi artık gerekli olmadığından, herhangi bir sisteme duyulan ihtiyaç da ortadan kalkar. Doğal süreçlerin sistematik bir bağlantısı olduğu kavramı, bilimi bunu her yerde, özelde ve genelde aramaya zorlar. Ancak bu genel bağlantının kesin ve eksiksiz bir temsili, yani dünya sisteminin kesin bir zihinsel imgesinin inşası, bizim için her zaman imkansızdır. Böyle bir sonuç, sonraki her olayın ve beyin işlevlerinin karmaşıklığının ve farklılaşmasının (bunun sürekli olumlu bir anlamı olan ebedi bir süreç olduğunu iddia etmeden) bilgi sisteminde artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceği sonucunu doğurur.

Bilgiyi sistematik hale getirme çabaları, nesnel olarak tarihsel durumla ve öznel olarak da yazarın fiziksel ve zihinsel özellikleriyle sınırlı olduğu için geçici ve belirsizdir.

İnsan bilgisinin oluşum sürecinin belirsiz görünmesi gibi, ister tanrı tarafından öğretilmiş ya da düşüncenin derinliklerinden çıkarılmış olsun, ister sezgiler olarak sunulmuş ya da sabırla mantığın mutlak gereklilikleri olarak üretilmiş olsun, değindiğimiz bütün önkabül bilgileri reddetmek gerekir.

Gerçeklikle olan tüm bağlarımızın bilgi yoluyla elde edildiği ve bu nedenle gerçekliğe dair vardığımız sonuçların düşüncemize özgü unsurlar içerdiği şeklindeki geleneksel itirazdan daha önce de bahsetmiştik.

Böylece, dediğimiz gibi, deneyimin sonuçlarına büyük değer atfedenler bile, saf matematik ve mantık gibi belirli bilgi kriterlerinin deneyimin dışında üretildiğini kabul ederler.

Böylece, dediğimiz gibi, deneyimin sonuçlarına büyük değer atfedenler bile, saf matematik ve mantık gibi belirli bilgi kriterlerinin deneyimin dışında üretildiğini kabul ederler.

Mantığın düşünce biçimlerinin bir bilimi ve araçsal tekniği olarak varlığını inkar etmiyoruz; aslında, Marksist anlayışta mantığın kullanımının, daha sonra tartışacağımız diyalektik, yani şeylerin ve dolayısıyla onların zihinsel imgelerinin arasındaki ilişkilerin bilimi ile birlikte kullanıldığı iyi bilinmektedir.

Ancak açıklığa kavuşturulması gereken nokta, mantığın bizim zihnimizde önkabul olarak önceden kodlanıp daha sonra şeylere uygulanmadığı, gerçekliğe uygulanması ve onunla örtüşmesiyle yapılandığı ve olumlandığıdır.

Ancak açıklığa kavuşturulması gereken nokta, mantığın bizim zihnimizde önkabul olarak önceden kodlanıp daha sonra şeylere uygulanmadığı, gerçekliğe uygulanması ve onunla örtüşmesiyle yapılandığı ve olumlandığıdır.

Bilginin edinilmesinde deneyime atfedilen rol ne olursa olsun, çok eski bir itirazla karşı karşıya kalırız: duyularımızın deneyimi bizi birçok kez yanlış sonuçlara ulaştırır; buna inanmayız, ancak akıl yürütme yoluyla bunu düzeltiriz; bu nedenle, aklın işlevi her türlü deneyimden önce gelmelidir.

Dünyanın incelenmesinin temelinde az ya da çok kapsamlı önkabül verilerin yer almasının gerekliliğini kanıtladığını iddia eden bu dört argümanı ele alalım.
    1. Benlik ile dış dünya arasındaki ilişki olarak bilme edimi, benliğin, yani düşüncenin özellikleri tarafından koşullandırılır.
    2. Matematiğin sonuçları, saf düşüncenin ürünleridir.
    3. Mantık yasaları, en azından dar bir anlamıyla, saf düşüncenin ürünleridir.
    4. Düşüncemizde belirli kritik ön koşullar eksikse, deneyimin kullanımı imkansızdır.

1 – Şüphesiz, bilgimizi düşünce yoluyla ve daha somut olarak sözlü ve yazılı dil aracılığıyla ifade eder, kaydeder ve iletiriz. Böylece biriken verilerilerden sorgulama ve akıl yürütme ile varsayımlar veya öngörüler şeklinde yeni sonuçlar elde ederiz ve bu sonuçlar da genellikle gerçek dünyadaki olaylarla doğrulanır. Bu sistemin tamamının – kavram, akıl yürütme, öngörü – insan, dahası düşünen insan özne olmadan var olamayacağı ve bu sistemin ilişkileri ve bağlantılarının dışsal, insan dışı bir dünyanın değil, bizim tarafımızdan bilinen ve düşünülen bir dünyanın özellikleri olduğu argümanı oldukça doğru görünmektedir.

Bu sorunun esas zorluğu, her şeyden önce onu tercüme etmeye çalıştığımız dilin kusurlarında yatmaktadır.

Bu sorunu düşünerek çözebileceğimizi iddia edersek, kendimizi, bizi her sonucun düşüncenin içsel yasalarının koşullanmasıyla ortaya çıktığına ikna etmek isteyenlerle aynı kefeye koyarız. Oysa doğru yöntem tam tersidir: sorunun ortadan kalkması için düşünce aracının, yani dilin içkin mekanizmasının düzeltilmesi ve mükemmelleştirilmesi gerekir.

Gerçek şu ki, dil mekanizmasının sadece dönemden döneme ve insandan insana (temel yasalar çeşitli yaşanmışlıklarda ortak kabul edilebilir ve edilmelidir) değil, aynı zamanda ekolden ekole, yazardan yazara, araştırmacıdan araştırmacıya da değiştiği bir gerçektir.

Dilsel terimlerin ve ilişkilerin değeri sürekli olarak değişir ve gelişir: Son tahlilde, değişikliklerin geçerliliğini belirleyen, dış dünyanın deneyimidir. Ancak bu değişikliklerin yavaşlığı, bu tür değişimlerin önemsiz olduğuna ve dolayısıyla mutlak bir düşünce içeriği ile sınırlı olduğuna inanmamıza neden olur.

Tüm bunlar, mantıksal şemaların ve matematiksel ilkelerin sözde önkabul geçerliliğinin tartışılmasıyla daha da netleşecektir. Gerçekte, düşüncenin uyum sağlamaya yatkınlığı kesinlikle sınırsızdır; bir dönem için düşünülemez olan ve düşüncenin mutlak özellikleri nedeniyle öyle kabul edilen şey, bugün tamamen düşünülebilir; ve aynı şekilde, farklı dönemler yerine farklı ırklar veya farklı sosyal sınıflardan bireyleri, bu bireylerin birbirinden farklı zihinsel gelişimlerini vb. karşılaştırırsak, aynı şeyin yine mümkün olduğunu görürüz.

Özellikle soyutlama ve genelleme yeteneği, hem kolektif hem de bireysel düşünme yeteneğinin uzun süreli kullanımıyla kazanılır ve bu kullanım, deneysel koşulları karşılayan sonsuz sayıda belirli uygulamanın tekrarlanmasından oluşur.

Düşüncenin sözde mutlak kalıpları, çoğu zaman yerini başkalarına bırakmaya mahkum olan genellemelerden ibarettir ve bu nedenle kesin bir değeri yoktur: her halükarda, başlangıç noktası işlevi gören ilkel, değiştirilemez ilkelerin tam tersidirler.

Tüm bunları doğrulayan tarihsel, etnografik vb. gerçekler sayısızdır. Vahşi insan üç veya beşten fazla bir sayı düşünemez, sıradan insan, düşüncesinde temel matematiğin bir kanıtını net olarak görmek için çaba sarf etmek zorundadır ve sonlu büyüklüklerin sonsuz küçük parçalarıyla hesap yapmanın herhangi bir anlamı olduğunu kabul etmez.

Öte yandan, modern matematikçiler bu tür hesaplamaları olağan bir şekilde yaparlar, ancak üçten fazla boyutlu diferansiyel formlar, Kantor sayılar (biri diğerinden büyük olabilen, transfinit olarak da bilinen, iki sonsuz sayı) vb. gibi daha ileri soyutlamalarla karşı karşıya kaldıklarında huzursuzluk hissine kapılabilirler.

Bazı tezlerin sacmalığını kanıtlamak için defalarca kullanılan bu düşünce imkansızlıkları, daha sonra tezlerin başarısının da göz ardı edilmesine yol açmıştır.

Dilin spesifik alanlarında, kelimelerin değeri ve ilişkileri üzerine da aynı gözlemler yapılabilir. Örneğin, soyutlamaların soyutlamasını temsil eden ve önkabul savunucularının mutlak düşünce yasalarını dayandırmak istedikleri temel direk olan “olmak” fiili, Hint-Avrupa kökenli, nefes almak anlamına gelen, yani sadece canlı organizmalara özgü olan oldukça somut bir varoluş biçimine dayanır. Yavaş yavaş genelleşmeye ulaşan Skolastisizm, tıpkı klasik idealist felsefenin tüm üst üste bindirilmiş mantıksal şemaların kökenini genellemeye dayandırmaya çalıştığı gibi, tüm maddi, manevi ve ilahi özlerin özelliklerini de ondan türetmeye çalışır.Dilin spesifik alanlarında, kelimelerin değeri ve ilişkileri üzerine da aynı gözlemler yapılabilir. Örneğin, soyutlamaların soyutlamasını temsil eden ve önkabul savunucularının mutlak düşünce yasalarını dayandırmak istedikleri temel direk olan “olmak” fiili, Hint-Avrupa kökenli, nefes almak anlamına gelen, yani sadece canlı organizmalara özgü olan oldukça somut bir varoluş biçimine dayanır. Yavaş yavaş genelleşmeye ulaşan Skolastisizm, tıpkı klasik idealist felsefenin tüm üst üste bindirilmiş mantıksal şemaların kökenini genellemeye dayandırmaya çalıştığı gibi, tüm maddi, manevi ve ilahi özlerin özelliklerini de ondan türetmeye çalışır.

Kelimeler arasındaki sözdizimsel ilişkiler alanında, örneğin Hegel’in muazzam mantıksal yapısının ilk adımlarının, gözlemlendiği gibi, “olmak” fiilinin iki araçsal işlevinin karıştırılmasından kaynaklandığı dikkat çekmektedir. Eğer “Sokrates ölümlüdür” dersek, ‘olmak’ fiili özne ile yüklem arasında bir bağlaç işlevi görür; oysa “Sokrates, Ksantippi’nin kocasıdır” dersek, aynı fiil özdeşliği ifade eder, yani “o, onun kocası olan adamdır.” ifadesine eşdeğerdir.

Düşünce mekanizmasında, bu iki işlev birbirinden farklıdır ve tüm özel “durumları” tanımlayarak incelemek önemlidir. Ancak bu, var olmama dışında hiçbir tanımlamaya veya değişikliğe izin vermeyen varlığın mutlaklığına bir hakaret olurdu...!

Bu nedenle Hegel, Sokrates’in tikel, ölümlü olanın evrensel olduğu, evrensel ile tikel olanın birbirleriyle özdeşleştiği, yani şemanın iç aşamasında uzlaştığı sonucuna varmayı tercih etti: bireysel veya evrensel, vb.

Varlıkla ilgili olan spekülasyonların, en güçlü zihinler (sayısız amatör filozof bir yana) tarafından yapılsa bile hiçbir şey keşfedemeyeceğini varsaymak yerinde olacaktır. Daha ziyade, mineralize, organik ve insani vb. boyutlar arasındaki geçiş fenomenleri hakkında daha eksiksiz veriler elde edildiğinde, mineral cisimler, organizmalar, insan vb. için ortak olan tüm varlık biçimlerinin genelleştirilmesinin kapsamını, dil ve sözdizimsel mantığın mekanizmasında bile daha iyi düzenlemek mümkün olacaktır.

Tartışılan itirazın belli bir kısmının hala geçerli olduğu ya da en azından bilimin ve ilerlemenin olanaksızlığına indirgendiği anlaşılıyor. Sürekli değişimekte olan dil mekanizmasının varlığı, kesin bir karakterden yoksun olsa bile, bu, dilin kullanımının dışında bir bilimin olmadığı ve olamayacağı anlamına gelmez. Eğer, bilim deneysel verilerin yanı sıra dil mekanizması üzerine inşa edilmişse ve bilimden bu mekanizmanın mükemmelliğini bekliyorsak, o zaman bir kısır döngüye girmiş oluruz, çünkü bilim asla dil mekanizmanın kendisinden bağımsız bir değer kazanamaz: ya mekanizmanın bilime dayandığı kendi iç mükemmelliği söz konusudur ve a prioristik teze geri döneriz, ya da dil-düşünce aracı doğası gereği kusurludur ve en azından kısmen, bilimsel işlemler ve bunların konuşma ve düşünce reformları her zaman kusurlu olacaktır.

Ancak bu kısır döngü aynı zamanda geleneksel düşüncenin bir mirasıdır. "Kısır döngü" gibi boş bir ifadeyle yetinemeyiz: bugün, kısır döngü gibi görünen şey yarın öyle görünmeyebilir.

Bilişsel sürece yönelik bu itiraz, günlük yaşamın tüm pratik süreçlerine karşı da ileri sürülebilir, ancak bunlar kısır döngü olarak değerlendirilmez.

Bu süreçlerden herhangi birinin, değiniğimiz özellikleri tasımasına rağmen birkaç örnek verelim.

Günümüzde teraziler milimetrenin yüzde biri hassasiyetinde ölçeklerle üretilmektedir. Bunların yapımında yüksek hassasiyetli makineler kullanılır ve bu makinelerin yapımı, mekaniğin, parçaların boyutlarına dair, a priori olarak, milimetrenin yüzde birinden bile hassas olmamasını gerektiren bir yaklaşım elde etmesini gerektirir. Bu sorunu, bir odaya kilitlenmiş en yetenekli mekaniğe anlatalım; çözemeyecektir, ancak bu, tekniğin bu sorunu rutin olarak çözmesini engellemez.

Saf bir mantıkçıyı konuya dair bütün çabalarından vazgeçirecek düzeyde olan bu kısır döngü, aslında ardışık yaklaşımlarla aşılmıştır. Bunları şöyle özetleyelim: milimetre hassasiyetinde bir alet ve uygun “çarpma” düzenekleri ile milimetrenin onda biri hassasiyetinde bir derecelendirme elde edilmiştir ve dercenin onda biri hassasiyetinde kesen bir alet yapılmıştır. onda biri hassasiyetinde kesen alet yapıldığında, onun mantığıyla, yirmide biri hassasiyetinde kesen bir alet yapılmıştır, vb. Gerçek süreç bundan biraz farklı ve daha karmaşıktı, ancak bu önemli değildir.

Benzer bir örnek, yeni kimyasal-metalürjik kaynaklar anlamında değil, kesici aletlerin uçlarının kesme kabiliyeti anlamında; çeliklerin sertiğindeki gelişmelere atıfta bulunarak verilebilir. Mantıken, bir kesici aletin sertliği 20 birim olan bir ucu varsa, o kesici aletin ucunu kesmek için önceden sertliği 40 birim olan bir kesici uç olması gerekir. Uygulamada ise tam tersi gerçekleşmiştir ve gerçekleşmeye devam etmektedir. Yani, kusurlu olan her zaman alettir ve yine de kendi kusurunun azaltılmasına olanak tanıyan sonuçlar üretir.

Benzer şekilde, gazların ısıl genleşme yasalarını incelemek için yüksek hassasiyetli termometrelere ihtiyaç duyulmuştur: ancak hassas termometreler, gazların genleşme yasasına dair bilgiyle üretilmiştir.

Kısır döngüler vardır, ama sadece sözde; gerçekte, bugün bu olgunun yasası çok ileri ondalık sapmalarda bile bilinmektedir ve santigrat derecenin çok küçük kesirlerini gösteren gaz termometreleri bulunmaktadır.

Dil aracı için de aynı şey geçerlidir: kusurlu olduğunu bilmemize rağmen bu kusurun tam olarak ne şekilde ve ne kadar olduğunu bilmesek bile, onu kullanmaktan çekinmemeliyiz. Bu, kesin olmasa da iyi sonuçlar elde etmemizi ve bu sonuçların dil aracının iyileştirilmesine yol açmasını engellemeyecektir ve bu döngü sonsuza kadar tekrarlanacaktır.

Verdiğimiz örnekler ve benzerleri, gelenekçiler için tartışmalıdır. Bilişsel süreci a priori veriler olmadan açıklamaya çalışırken, maddi şeyler arasındaki aktif süreçlere dair verdiğimiz örneklerde insan ve onun yargısı, önemli bir unsur olarak yer almaktadır. Pratik yaşamın ve insanın çevreyle mücadelesinin iç içe geçtiği kısır döngülerin kırılmasını, insan aklının seçme ve ayırt etme gücüyle ilişkilendirmek mümkündür.

Verdiğimiz örnekler ve benzerleri, gelenekçiler için tartışmalıdır. Bilişsel süreci a priori veriler olmadan açıklamaya çalışırken, maddi şeyler arasındaki aktif süreçlere dair verdiğimiz örneklerde insan ve onun yargısı, önemli bir unsur olarak yer almaktadır. Pratik yaşamın ve insanın çevreyle mücadelesinin iç içe geçtiği kısır döngülerin kırılmasını, insan aklının seçme ve ayırt etme gücüyle ilişkilendirmek mümkündür

Her halükarda, bu iyileştirmelerin keyfi olarak yapılmadığı aşikardır. Tıpkı büyük bilimsel keşifler gibi, teknolojik cihazlar da birbirinden bağımsız birçok yöntemle icat edilmiştir.

Değirmen taşının her yerde dairesel bir şekil alması önemsiz bir gerçektir, ancak bilim ve teknoloji tarihinde çok daha etkileyici örneklere sıkça rastlanır ve bunlar, keşiflerin önceliği konusundaki sistematik tartışmalarda çözüme kavuşturulur.

Son olarak, teknik sürecin belirli aşamalarında insan müdahalesini devre dışı bırakma uygulaması giderek yaygınlaşmaktadır; bunun tek amacı, insanın bilgi ve irade eyleminin bir sürece mutlaka başka türlü yeniden üretilemeyecek bir karkater kazandırmadığını kanıtlamaktır.

Dil tekniğinin, insan öznesinin ona kazıdığı özelliklerden ayrılması, geçmişte akıl yürütme makinelerine ve benzeri çeşitli girişimlere atıflarda bulunmak gibi ironik sonuçlara yol açabilir

Düşüncenin ifade bulduğu dilinin araçsal evriminin, esas itibarıyla dış dünyadaki ilişkiler tarafından büyük ölçüde belirlendiği gerçeği, glottolog Trombetti’nin, tüm dillerin tipinin temelde benzersiz olduğu yönündeki ispatıyla da kanıtlamıştır (her ne kadar bugün tek bir dünya diline duyulan ihtiyaç son derece yersiz görünse de). Bu benzersizlik, insan ırklarının tek bir kökeni olduğu tezinden bağımsız olarak, sayısız fonetik farklılık ve kavramsal gelişme aracılığıyla, takdire şayan bir sabırla keşfedilmiştir.

Bilişsel sorunla ilgili en belirli sonucun, dilin ve düşünce biçimlerinin araçsal yasalarını olduğu gibi kabul etmek, bunları pozitif bilginin gelişimine uygulamak, bu yasaların her durumda, eleştirel karşılaştırmalarının gereksinimleriyle bilginin bütününü daha iyi çerçeveleyecek şekilde değişebileceğini ummak, saf düşüncenin her durumda kendi içsel yasalarını ve ilkelerini ortaya koyabileceğini inkar etmektir.

Pozitif araştırmanın daha yüksek aşamalarında, düşünce organımız olan beyninizin mekanizması, fizyolojsi ve ürünleri arasındaki ilişkileri sorusuna yanıt aranmaktadır; bu yanıt, belki de dış dünya ile insan düşüncesi arasındaki ilişkilere, daha doğrusu bu ilişkilerin nasıl ortaya çıktığına dair genel bir çözüm sunabilir.

Bu, daha sonra aşılarak geçerliliğini kaybedecek bazı yöntem ve pozisyonların geçici olarak geçerli kabul edilerek bu araştırma üzerinde çalışılmasını engellemez.

Bu yöntemin, tüm alanlarda verimli sonuçlar vermiş bir geçmişi vardır: oysa spekülasyonlar, çoğu zaman yalnızca yanıltıcı zorluklar ve gereksiz fedakarlıklara neden olmuştur; nadiren yararlı sonuçlar elde ettiğinde ise, bunlar türettiğimiz yaklaşık ve kesin olarak belirlenmiş yöntemlerin bilinçsizce uygulanmasından elde edilen sonuçlar olmuştur.