|
|||
|
|
|||
|
Çalışan ve İşsiz İşçiler: Sömürülenler Arasındaki Vahşi Rekabete Karşı Tek Bir Mücadele Çerçevesi (“Lavoratori occupati e disoccupati, un unico inquadramento di lotta contro la bestiale concorrenza fra sfruttati”, Il Partito Comunista, No.23, 1976) |
İşsizlere yönelik önlemler ve “planlar”, uluslararası burjuvazinin, sürekli artan işsiz işçi kitlesinin kendisine oluşturduğu tehlikenin oldukça farkında olduğunu ve kendini korumaya çalıştığını göstermektedir. Gerçekte, kapitalist rejim için tek bir çözüm olabilir: işsiz kitlesinin, çıkarlarının hâlâ üretimde olan işçilerle aynı olduğunu fark etmesini engellemek ve işsizlerin sorunlarının işsizler olarak işçi sınıfının geri kalanından ayrı bir şekilde çözülebileceğine gerçekten inanmalarını sağlamak.
İşsizlere yönelik önlemler ve “planlar”, uluslararası burjuvazinin, sürekli artan işsiz işçi kitlesinin kendisine oluşturduğu tehlikenin oldukça farkında olduğunu ve kendini korumaya çalıştığını göstermektedir. Gerçekte, kapitalist rejim için tek bir çözüm olabilir: işsiz kitlesinin, çıkarlarının hâlâ üretimde olan işçilerle aynı olduğunu fark etmesini engellemek ve işsizlerin sorunlarının işsizler olarak işçi sınıfının geri kalanından ayrı bir şekilde çözülebileceğine gerçekten inanmalarını sağlamak.
İşsizlik sorunu, yalnızca kapitalist üretim tarzının alanında var olabilir. Emeğin ürünü, üretim araçlarına sahip olan sınıfın tekelindedir. Bu ürün meta biçimini alır, yani tüketilebilmesi için satılması ve kâr getirmesi gerekir; aksi takdirde kapitalist sınıf için üretimin kendisiyle ilgili tüm çıkarlar ortadan kalkar. Sonuç olarak, dünyanın metalarla dolup taşması gerçeği, kapitalist üretim biçimi açısından, kalan az sayıdaki tüketiciyi kapmak için dünya pazarındaki rekabeti yoğunlaştırma ihtiyacına dönüşür; yani, ister aynı “vatan”a ait olsun ister farklı bir “vatan”a ait olsun, rakibi alt etmek amacıyla üretim maliyetlerini düşürme ihtiyacına dönüşür.
Üretim biçiminin ilk sapkın sonucu: Aşırı üretim krizi “göreceli”dir; yani, insanların elinde maddi olarak tüketemeyecekleri kadar çok ürünün olması ve bunun da üretimi azaltmakla çözülecek olması söz konusu değildir. Gerçekte, kapitalizm yalnızca ödeme gücü olan tüketicileri tanır ve üretim mekanizması aşırı üretim nedeniyle tıkanırken, insan kitleleri hâlâ en temel geçim imkânlarından mahrumdur. Bir yanda satılamayan devasa bir meta yığını, diğer yanda ise bu malları satın alamadıkları için açlıktan ölen sonsuz bir insan yığını.
Emek ürünleri ile emekçi insanlık arasında, devletin silahlı gücüyle, kanunlarla ve yasalarla korunan ve yalnızca üretimden kâr elde ettiği ölçüde üretmeye istekli olan bir toplumsal sınıfın, üretim araçları ve ürünler üzerindeki tekeli durmaktadır. Bu mümkün değilse – ki kapitalist sistemde bu durum periyodik ve kaçınılmaz olarak imkânsız hale gelir – bir tarafta ürün yığını çürürken, diğer tarafta üretici kitlesi açlıktan ölür; ikisinin arasında ise özel mülkiyetin kutsal hakkını her türlü yolla savunmaya hazır olan polis, mahkeme ve yargıç yer alır.
Dolayısıyla kapitalist sistem için kaçınılmaz olarak, insan ihtiyaçlarına ya da insanlığın maddi tüketim imkânlarına göre değil, kapitalist sınıfın ödeme ve kâr elde etme imkânlarına göre aşırı üretim yapmış olması gerçeği, rekabetin şiddetlenmesi ve kapitalistin veya kapitalist devletin mallarının, diğer kapitalistler tarafından üretilen diğer mallara tercih edilerek piyasada satılabilmesi için üretim maliyetinin düşürülmesi ihtiyacına dönüşür. Ancak kapitalist sınıfın kârını sabit tutarken üretim maliyetini düşürmenin tek bir yolu vardır: hammadde maliyetini düşürmek (yani hammadde üreticileri üzerinde baskı uygulamak, emperyalizm, sömürgecilik) ya da emek maliyetini düşürmek, yani toplumsal ürünün işçilere ücret şeklinde giden kısmını azaltmak.
İşsizlik olgusu işte burada belirlenir: Bir kesim işçi için sömürü, işin temposu ve işin eziyeti (evden çalışma, “kayıt dışı” çalışma, çalışma gününün uzatılması vb.) yoğunlaşırken, bir başka kesim ise üretici faaliyetten dışlanarak sosyal yardımlarla yaşamaya ya da açlıktan ölmeye zorlanır.
Kapitalist üretim biçiminin bir başka sapkın sonucu: fabrikada emek yoğunluğu artarken, makinelerin hızı, çalışma gününün uzatılması vb. nedenlerle her gün sözde “beyaz cinayetler” sonucu insanlar hayatını kaybediyor, yani aşırı çalışmadan ölüyor. Fabrika dışında ise üretken faaliyete katılmaları engellenen ve giderek büyüyen bir insan kitlesi bulunuyor. Bu iki kitle arasında ise yine polis, mahkeme, yargıç, rahip, üç renkli sendikacı, yani bayrağında “her ne pahasına olursa olsun özel mülkiyetin savununun, kapitalist kâr elde etme hakkının savununun” yazan kapitalist devlet aygıtı yer alır.
İşsiz kişi, işsiz bir kişi olarak hayatta kalma sorununu asla çözemeyecektir.
Eğer kapitalist sınıf, çalışan işçiye verdiği aynı cüzi ücreti, yani tam ve eksiksiz ücreti ona verebilseydi, kapitalist sistemin işsizliği yaratmasının asıl amacı ortadan kalkardı; yani kapitalistin üretim maliyetini düşürme ihtiyacı ortadan kalkardı. Sonuç olarak, burjuvazinin uygulamaya koyduğu tüm düzenlemeler, “planlar” vb., işsizleri çalışan işçilerin seviyesinden daha düşük bir düzeyde tutmanın araçları olmaktan öteye gidemez; yani bunlar, az ya da çok ayrıntılı, az ya da çok rafine işsizlik yardımlarından ibarettir.
Burjuvazi, işsizlere iş imkânları sunar, ancak bu imkânlar her zaman çalışan bir işçinin maliyetinden daha düşük bir genel düzeyde olur. Bu, çeşitli yollarla uygulanır. Birincisi, işsiz kitlesini bölerek ve bu kitle içinde en korkunç rekabeti yaratarak: Asla herkese iş olmayacak, sadece bir kısmına olacak; bazılarına çalışıp ücret alabilme “ayrıcalığı” tanınırken, yoldaşlarının büyük çoğunluğu açlıktan ölmeye terk edilecektir. İkincisi, işsizleri çalışanlardan daha düşük bir ücretle istihdam etmek, yani işsizler ile çalışanlar arasındaki rekabeti yoğunlaştırmak ve kaçınılmaz olarak çalışanların ücretlerini düşürmektir.
İşçi sınıfı, bu gerçeği her gün hayatı yaşayışlarında gözlemlemek zorunda kalıyor: İşsiz kitlesi, üretimdeki işçiler üzerinde baskı oluşturuyor; bu işçiler ise işlerini korumak adına, yani işsizler tarafından yerlerine geçilmemek için, ücretlerinin fiilen düşürülmesine, giderek daha insanlık dışı koşullarda ve giderek daha yoğun bir tempoda çalışmaya mecbur kalıyorlar. Bir fabrikada her gün acı çekip ölebilme “ayrıcalığı”, bundan yararlanabilecek kadar “şanslı” olan işçi sınıfının o kesimi için değerli hale geliyor. Sömürülen, çalışabilen birine sahip olma “ayrıcalığı” varken, ücretin miktarını, güvenlik önlemlerini, çalışma saatlerini kim umursar ki?
Örneğin, beş yıl önce on beş milyon İtalyan işçiye ödenen ücretlerin toplamını ele alırsak, üretimdeki artışa rağmen bu toplamın muazzam ölçüde azaldığını görürüz: yani İtalyan işçi sınıfı, toplam ürüne oranla, beş ya da altı yıl öncesine kıyasla sosyal üründen çok daha az bir pay almaktadır. İşgücü maliyetleri düşürülmüştür; İtalyan malları dünya pazarına “rekabetçi fiyatlarla” girmektedir, yani Alman veya Amerikan mallarına tercih edilerek satılabilmekte ve böylece kapitalist kapitalist kar güvence altına alınabilmektedir. Bu, kapitalist üretim biçiminin ve onun ayakta kalmasında çıkarı olan sosyal sınıfların ulaşmayı amaçladığı sonuçtur.
Ancak burjuvazi ve onun devleti, çalışan ve işsiz işçiler arasındaki ayrım ve rekabetten siyasi nitelikte başka bir sonuç daha beklemektedir: Üretim biçiminin krizinin şiddetleneceğini ve işçi sınıfının genel koşullarını giderek daha da baskılamak zorunda kalacağını çok iyi bilmektedir. Ayrıca, işçi sınıfının maddi koşullarının sürekli kötüleşmesinde, burjuva devletine bir kez daha saldırmak ve insanlığı periyodik olarak enerjilerinin katledilmesine sürükleyen sosyal ve siyasi tekeli bir kez ve sonsuza dek kırmaya çalışmak için bir itici güç bulabileceğini de bilmektedir. O zaman kriz, ekonomik bir krizden sosyal ve siyasi bir krize, bu rezil üretim ve yaşam biçiminin korunması ya da yok edilmesi için sınıflar arasında şiddetli bir çatışmaya dönüşecektir. Burjuvazinin tüm çabaları bu geçişi engellemeye ya da en azından, böyle bir durum gerçekleştiğinde işçi sınıfının olabildiğince zayıf ve bölünmüş olmasını, yani tek bir beyin ve tek bir amaç tarafından yönlendirilen tek bir kitle olarak tepki verme imkânından olabildiğince mahrum kalmasını sağlamaya yöneltir.
İşsizler ordusu da çalışan işçilerden kopuk hissettiği ve hayatta kalma sorununu çözmek için “sadece kendilerini düşünen” çalışan işçilerden hiçbir destek alamayacağını, tamamen burjuva devletin yardımlarına ve sadakalarına bağlı olduğunu düşündüğü ölçüde, bu amaca hizmet eder.
Çaresiz, patronlardan ve onların devletinden herhangi bir türden bir yardım veya iş dilenmek zorunda kalmış, çalışan işçilerin “ayrıcalıklı” olduğuna ve onlardan hiçbir şey beklenemeyeceğine ikna olmuş işsiz kitlesi, burjuvazi tarafından işçi sınıfına karşı seferber edilebilir; çalışanların koşullarının baskılanmasına karşı direnme girişimine karşı burjuvazinin saldırı birliklerini oluşturabilir. İşçi hareketinin tarihi bize, burjuvazinin binlerce kez işçi sınıfının cellatlarını işsiz kitleler arasında, lümpen proletaryadan, açlıktan ölmek ya da burjuvazinin emekçilerin aşırı sömürüsünden elde ettiğinin kırıntılarıyla yaşamayı kabul etmekten başka seçeneği olmayan işçiler arasından seçmeyi başardığını gösterir.
Haziran 1848’de, Paris’teki isyancı işçiler, sadece büyük sermayenin senet ödemelerinde erteleme tanıdığı “epicierlerin” (küçük işletmeciler) silahlarıyla değil, aynı zamanda lümpen proletarya olmaya itilmiş işsiz işçiler arasından askere alınan “hareketli muhafızlarla” da karşı karşıya kaldılar. Daha yakın zamanlarda ise faşizm ve Nazizm, yarı iflas etmiş küçük burjuvazi ve lümpen proletarya sosyal tabakalarından oluşturdukları ordularıyla, proletaryanın sınıf örgütlerine ağır darbeler indirdiler.
İşçi sınıfı için mesele budur. Ancak burjuvazinin, kendi çıkarları için proleter sınıfın güçlerini bölme girişimi, yalnızca siyasi ve sendikal oportünizmin işçilere dayattığı gerçek anlamda korporatist politika yüzünden mümkündür. PCI’ya da sosyal demokrat partiler gibi sahte işçi partilerinin burjuva niteliği ile bu partilerin ilham verdiği ve arzu ettiği mevcut sendikal politikanın işçi karşıtı niteliği, tam da işsizlik sorunu üzerinde belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İşçi önderleri kılığına girmiş bu leşçiller, özellikle bu alanda burjuvazinin bir ajanı olarak işlevlerini yerine getirerek, çalışanların kaderini işsizlerinkinden ayırır ve işsizleri kapitalist devletin insafına terk eder. Böylelikle işçi sınıfına karşı burjuva gericiliğinin önünü açar, “anti faşist” söylemlerinin ardında faşizmin yolunu hazırlar. Bu politika halihazırda uygulanmaktadır, geleceğe ait bir şey değil, bugüne aittir ve hatta geçmişte de yaşanmıştır.
Bu yıl imzalanan tüm iş sözleşmelerinde, spesifik olarak da tekstil sektörüne ilişkin en son sözleşmede şunlar yer almaktadır: 1) Fazla mesai kabulü, tesisin en verimli şekilde kullanılması ilkesi, bir işçinin 12 veya 16 saatlik vardiyalarda çalışma imkânı. Bu, patronun daha az sayıda işçi ile aynı üretim düzeyine ulaşma imkânı anlamına gelir; yani fabrika kapılarının dışında bekleyen binlerce işçiye ihanettir. 2) İzinli işten çıkarılmanın, personel azaltımının ve işçilerin “hareketliliğinin” kabulü. Bu, işverene işsiz sayısını artırma imkânı vermek anlamına gelir. 3) “Üçüncü taraf” işgücüne, evden çalışmaya ve diğer “kayıt dışı” işgücü biçimlerinin kabulü ve hatta yasallaştırılması (bkz. tekstil sözleşmesi). Bu, işsizliğe düşürülen işçilerin, yetersiz istihdam biçimleri, açlık ücretleri ve çocuk işçiliğinin kullanımı yoluyla sömürülme ihtimali anlamına gelir.
Sendikaları yönlendiren oportünist siyaset, çalışanları işsizlerden ayırarak her ikisinin de aşırı sömürülmesini teşvik ederken, işsizler fiziksel açıdan dahi yoldaşlarından ayrılmaktadır. Bir gün öncesine kadar üye oldukları sendika örgütü, işçinin sadece bir işvereni olduğu sürece sendika üyesi olabileceğini, işçi olduğu için değil, varsaydıkları meşhur “maaş kesintisi” varsa sendika üyesi olabilmeleri nedeniyle, artık tüzük gereği onları kabul etmemektedir. Aynı zamanda, işsizlerin çıkarlarını ve taleplerini savunması beklenen bir “işsizler sendikası”nın kurulması için her türlü çaba gösterilmektedir; sanki bu talepler, burjuva devletinden gelecek yardım taleplerine dönüşmeden kendi başlarına var olabiliyormuş gibi. Böylelikle, çalışan ve işsiz işçiler arasında bir uçurum oluşturulmakta ve işsizler, psikolojik olarak dahi işçi sınıfının geri kalanından ayrılmaktadır.
Ancak hepsi bu kadar da değil; işsiz işçiler, dayanılmaz yaşam ihtiyaçları nedeniyle burjuva rejimin kurumlarına karşı ayaklandıklarında, “provakatörleri izole etmek” amacıyla çalışan işçilerin sükûnetine başvurulur ve “şiddete” karşı devletin baskısı alkışlanır. Bu siyaset sayesinde, uluslararası sermaye işsizliğe yönelik “planlarını” hayata geçirebiliyor; bu planların tek amacı ise, ekonomik rekabet açısından işsizleri üretimdeki işçilere karşı kışkırtmak ve sosyal ve siyasi açıdan işsizleri işçi sınıfının tamamına karşı hamle yapabilecek bir kitleye dönüştürmektir.
Ekonomik kriz, tüm işçi örgütleri üzerinde oportünist politikanın hakimiyeti sayesinde, sınıfın birbirine zıt kutuplara bölünmesini kolaylaştırmaktadır. Sınıf, bu bölünmeye tek bir şekilde tepki verebilir: istihdam edilen ve işsiz işçilerin yaşam koşullarının savunmasını bir bütün olarak üstlenerek. Sınıfın etkin gücü, üretimde çalışan işçilerde yatmaktadır. Bu nedenle, işsizlerin savunulması meselesi, çalışan işçilerin mücadelelerinin ve taleplerinin merkezinde yer almalıdır. İşçiler, işsizlerin, işten çıkarılanların ve emeklilerin, işçi sınıfının üyeleri oldukları ölçüde tam ücretlerini almalarını talep etmek için mücadele etmelidirler; işsizlerin, “yeni yatırım” olsun ya da olmasın, üretime yeniden dahil edilebilmeleri için çalışma saatlerinin ve emek yoğunluğunun azaltılması için ve her türlü “kayıt dışı” emeğe karşı mücadele etmelidirler. İşsiz işçilerin maruz kaldığı her türlü aşırı sömürüye karşı mücadele etmeli ve işsizler herhangi bir işte istihdam edildiklerinde diğer işçilerle aynı koşullarda çalıştırılmalarını talep etmelidirler.
İşsiz işçinin, henüz çalışırken üye olduğu sendika örgütünde üye kalma hakkına sahip olması talep edilmelidir, emekli işçi için de aynısı yapılmalıdır. İşsiz işçiyi kendi kategorisinden dışlayarak, çalışan işçilerden ayrı olarak örgütlenmiş “özel” bir işsizler kategorisi yaratmaya yönelik her türlü girişim reddedilmelidir.
Üretimdeki işçi sınıfı, işsizlerin burjuva kurumlarına yönelttiği şiddet olaylarına karşı işsizlerle dayanışma hissetmeli ve ifade etmelidir; yatırım olsun ya da olmasın, kâr olsun ya da olmasın, rekabet gücü olsun ya da olmasın, milyonlarca üyesinin kapitalist sadakaların insafına kalmasına izin vermeyeceğini burjuvaziye söylemesi gereken, üretim araçlarını elinde tutan işçi sınıfının kendisidir.
İşsizlere tam ücret, tüm fazla mesai uygulamalarının kaldırılması, çalışma saatlerinin ve iş yükünün azaltılması. İşte bunlar, kapitalist kâr ve “dünya ekonomisi” adı altında korunan bu kâr düzenine karşı çalışanları ve işsizleri tek bir sınıf cephesi içinde birleştiren taleplerdir.
İşsizlere tam ücret, tüm fazla mesai uygulamalarının kaldırılması, çalışma saatlerinin ve iş yükünün azaltılması. İşte bunlar, kapitalist kâr ve “dünya ekonomisi” adı altında korunan bu kâr düzenine karşı çalışanları ve işsizleri tek bir sınıf cephesi içinde birleştiren taleplerdir.
İşsizlere tam ücret, tüm fazla mesai uygulamalarının kaldırılması, çalışma saatlerinin ve iş yükünün azaltılması. İşte bunlar, kapitalist kâr ve “dünya ekonomisi” adı altında korunan bu kâr düzenine karşı çalışanları ve işsizleri tek bir sınıf cephesi içinde birleştiren taleplerdir.